Hz. Hatice (r.a.) Hâne-i Saâdetin Unutulmaz Hanımefendisi

Hâne-i Saâdetin Unutulmaz Hanımefendisi:
Hz. Hatice (r.a.)

556 yılında, Kureyş Kabilesi’nin önde gelen isimlerinden Huveylid’in kızı olarak Mekke’de dünyaya gelmiş, iki evlilik tecrübesi geçirmiş, dul bir kadındı Hatice. Hak hukuk kavramlarının tanınmadığı, insanlık değerlerinin hiçe sayıldığı, güç ve itibarın yegâne değer olduğu “Cahiliye” karanlığında “Tâhira” lakabıyla anılan tertemiz bir insandı o. Kadın olmanın en zor olduğu, kız çocuğu sahibi olmanın bile aşağılanma sebebi sayıldığı bir dönemde seçkin ve başarılı bir hanım tüccar olarak toplumdaki saygın yerini almıştı. Ayrıca soylu, güzel ve oldukça zengindi. Bu nedenle kabilesinin ileri gelenlerinden evlilik teklifleri alıyor, ama hiçbirini kabul etmiyordu. Zira evlenmek için uygun kişiye rastlamamıştı, ta ki nesiller öncesinde soyları birleşen Muhammed’i (s.a.v.) tanıyana kadar.
Hatice, ticarî işlerini güvendiği kişilerle ortaklık yaparak devam ettiriyordu. Tavsiye üzerine ahlâkının güzelliği ve güvenilir oluşuyla tanınan Muhammed (s.a.v.) ile anlaşma yaptı ve onu kendi mallarıyla ticaret yapmak üzere Şam’a gönderdi. Dönüşünde onun yaptığı kârlı ticaretten memnun kalan Hatice, dürüstlüğüne de hayran olmuştu. Kendisini daha yakından tanıyabilmek için yolculuk süresince hizmetine verdiği Meysere’ye danıştı. Neticede Muhammed’in (s.a.v.) söz ve fiilleriyle, hâl ve hareketleriyle üstün meziyetlere sahip bir insan olduğuna kanaat getirdi. Bütün bu özelliklerinden dolayı ona evlenme teklifinde bulundu ve bu teklifi kabul gördü. Böylece tam da Yüce Allah’ın “…Temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara lâyıktır.” (Nûr, 24/26) sözleriyle belirttiği üzere Mekke’nin “Tâhira” isimli en seçkin hanımefendisi, kendisi gibi Cahiliye döneminde yaygın tüm kötülüklerden uzak olan, iffeti, hakkaniyeti ve güvenilirliğiyle “Muhammedü’l-Emîn” adıyla şöhret bulan Muhammed (s.a.v.) ile hayatını birleştirdi.
Evlendiklerinde Hatice kırk, Muhammed (s.a.v.) ise yirmi beş yaşlarındaydı. Safâ ile Merve Tepeleri arasında bulunan Hatice’nin evi, sevgi ve saygı temelli, huzurlu, sımsıcak bir yuvanın adresi olmuştu. Bu güzel yuvada altı çocuk dünyaya geldi. Doğan ilk çocuğa Kâsım ismini verdiklerinden Muhammed (s.a.v.) de “Ebü’l-Kâsım” künyesiyle anılmaya başlamıştı. Ne yazık ki Kâsım henüz iki yaşını doldurmadan vefat etti. Daha sonra Zeyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma şenlendirdi yuvalarını. Allah Resûlü’nün peygamberlikle görevlendirilmesinden sonra dünyaya gelen, Tâhir ve Tayyîb isimleriyle de anılan Abdullah da çok fazla yaşamamıştı.
Evlilikleri boyunca Hatice, Muhammed’in (s.a.v.) hep yanında oldu. Ona inanıyor, güveniyor, güzel huylarını takdir ediyor ve onu gerçekten seviyordu. Ramazan aylarını Hira’da inzivaya çekilerek tefekkürle geçirmeye başladığında dahi onunla yakından ilgilendi. Yanına alması için yemeğini hazırlıyor, dönüşü biraz olsun gecikirse onun güvende olduğundan emin olmak için hizmetkârlarını gönderiyordu. Onun bu hâli Muhammed’e (s.a.v.) güven veriyordu. Bu yüzden, ilk vahiy tecrübesini yaşayıp Allah’ın Elçisi olma şerefine erdiğinde bu inanılmaz hadiseyi anlatmak üzere derhal biricik eşinin yanına koşmuştu. Cebrail ile ilk kez karşılaşmanın verdiği heyecan ve korkuyu onunla paylaşmış, onun sözleriyle sükûnet bulmuştu. Zira bu yaşadıklarına bir anlam veremeyerek “Kendimden endişe ettim.” diyen Allah Resûlü’ne Hz. Hatice’nin cevabı şöyleydi: “Öyle deme; Allah’a yemin ederim ki, Allah hiçbir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen akrabanla ilgilenirsin, işini görmekten aciz olanların yükünü yüklenirsin, yoksula kazanç kapısı sağlarsın, misafiri ağırlarsın, başa gelen her türlü musibette yardım edersin.” (Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1) Yaşamının en zor anlarında eşinin dudaklarından dökülen bu sözler Allah Resûlü için oldukça manidardı. Hz. Hatice bununla da yetinmeyerek Resûlullah’ı, Hristiyanlık dinini benimsemiş olan amcasının oğlu Varaka b. Nevfel’e götürdü. Başından geçenleri dinledikten sonra Hz. Peygamber’e, bütün peygamberlere gelen vahiy meleğinin gelmiş olduğunu haber veren Varaka’nın bu sözleri de kendilerini bir hayli rahatlatmıştı.
Allah Resûlü’nün bu ilk vahiy tecrübesini paylaşan Hz. Hatice, onun getirdiği dine de ilk inanan kimseydi. Hz. Peygamber’in hayatının en zor zamanlarını yaşadığı Mekke döneminde onun en büyük desteği olmuştu. Resûlullah’ın Safâ Tepesi’nde yakın akrabalarını açıkça İslâm dinine davet etmeye başladığı günden beri başına gelmeyen kalmamıştı. Öz amcası Ebû Leheb bile ona inanmamış, türlü hakaretleri kendisine reva görmüştü. Şahsına yapılan hakaretlerin, eziyetlerin yanında bir de kendisine tabi olanlara yapılan işkencelere şahit olmak ve bütün Müslümanların Ebû Tâlib mahallesinde toplanıp hayattan tecrit edildikleri ambargo yılları… Bütün bu sıkıntılı dönemlerde Hz. Peygamber’in en büyük yardımcısıydı Hz. Hatice. Manevi desteği bir yana bütün servetini de onun ve ona inananların yolunda harcamıştı. Fakat ne yazık ki Müslümanların refaha erdiğini göremeden, hicretten üç yıl evvel, Ramazan ayının onuncu günü vefat etti ve Mekke’nin Hacûn Kabristanı’na defnedildi.
Allah Resûlü Hz. Hatice ile on beş yılı peygamberlikten önce on yılı da peygamberlikle görevlendirildikten sonra olmak üzere yirmi beş yıl saadet dolu bir evlilik hayatı sürmüştü. Yaşamı boyunca maddî manevi en büyük destekçisi olan bu güzide eşini kaybetmek ona o kadar ağır gelmişti ki… Onun ardından hayatında önemli bir yeri olan sevgili amcası Ebû Tâlib de vefat edince bu yıl, Allah Resûlü ile birlikte bütün Müslümanlar için “hüzün yılı” olarak tarihe geçti.
Resûlullah, Hz. Hatice ile olan evliliği boyunca başka hiç kimseyle evlenmedi. Vefatının ardından da onu bir ömür boyu hiç unutmadı. Müslümanların refah bir yaşama kavuştuğu Medine yıllarında ona olan özlemini sıklıkla dile getiriyor, “Bana onun sevgisi bahşedildi.” (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 75) diyordu. Onun için dua ediyor, kendisine onu hatırlatan herkese ve her şeye saygı ve ilgi gösteriyordu. Bir gün kendisini ziyarete gelen Hâle’nin sesini ablası Hz. Hatice’nin sesine benzeterek heyecanlanmıştı. Bedir Savaşı sonrasında kızı Zeyneb’in, henüz müslüman olmayan eşinin fidyesini ödemek üzere gönderdiği gerdanlığı görünce de gözleri yaşlarla dolmuştu. Zira Hz. Hatice kendisine ait olan bu gerdanlığı kızına düğün hediyesi olarak vermişti. Hz. Hatice’nin sevdiği, değer verdiği kimselerle yakından ilgilenirdi Allah Resûlû. Kendisine gelen hediyelerden onlara da gönderir, şöyle derdi: “Bunu falan hanıma götürün, çünkü o Hatice’nin arkadaşıydı; bunu falan hanımın evine götürün, çünkü o Hatice’yi severdi.” (Buhârî, el-Edebü’l-müfred, 90) Bazen de bir koyun keser, onun bir kısmını eşinin sevdiği insanlara dağıtırdı. Kendisine gelen “Cessâme el-Müzenî” lakabıyla anılan ihtiyar hanıma gösterdiği hürmet ve iltifat da onun Hz. Hatice’nin arkadaşı olmasındandı.
Resûlullah, Hz. Hatice’den öyle çok bahsederdi, onu öylesine överdi ki, Hz. Âişe validemiz kendisini hiç görmemesine rağmen onu kıskanır, bazen de “Sanki yeryüzünde Hatice’den başka kadın yok!” diye sitem ederdi. (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 20) Fakat Hz. Peygamber’in gönlünde Hz. Hatice’nin bambaşka bir yeri vardı. Çünkü o Resûlullah’a, bir insanın hayatını paylaştığı eşinden bekleyebileceği her şeyi en mükemmel hâlde sunmuştu. Hz. Peygamber da ona karşı vefakârdı. Onun kendi hayatındaki rolünü şu sözcüklerle özetliyordu: “Yüce Allah bana Hatice’den daha hayırlı bir eş vermemiştir. Bütün insanlar bana inanmazken o bana inandı. Herkes beni yalanlarken o doğruladı. İnsanlar (yardımlarını) benden esirgediklerinde o bana malıyla destek oldu. Yüce Allah bana başka kadınlardan değil ondan çocuklar ihsan etti.” (İbn Hanbel, VI, 118)
Yaşamı boyunca pek çok sıkıntıyı göğüslemek zorunda kalmış olsa da Hz. Hatice, Allah Resûlü’nün ilk hanımı olma bahtiyarlığına ermişti. Aynı zamanda “Müminlerin Annesi” olma şerefine nail olan ilk kadın olarak “Hatîcetü’l-Kübrâ” adıyla tarih sayfalarındaki yerini aldı. Hz. Peygamber’e olan sevgisi ve desteği, İslâm dini uğrunda yaptığı hizmet ve fedakârlıklarla örnek bir şahsiyet olan Hz. Hatice, Resûlullah’ın ifadesiyle “kendi döneminin en hayırlı kadını”ydı. (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 20) Dahası Yüce Allah, kendisine Cebrail ile selâm göndermiş ve onu, cennette, yorgunluğun olmadığı, gürültü patırtıdan uzak, inciden yapılmış bir köşkle müjdelemişti.
Hz. Hatice’nin Allah Resûlü ile yaşadığı muhabbet dolu aile hayatı yüzyıllar boyu inanan nesiller için eşsiz bir örnek oldu. Öyle ki kurulan her yeni ailenin bu ideal yuva gibi olması arzusuyla evlenecek çiftlere yapılan nikâh duasında şu cümleler yer aldı: “Allah’ım bu iki insanı birbirine kaynaştır. Tıpkı Hz. Muhammed ile Hatîcetü’l-Kübrâ’yı birbirlerine kaynaştırdığın gibi.”

Kaynak :

Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM

Author: RasitTunca

Bir yanıt yazın