NiHiLiZM NEDiR? TASAVVUFDA Ki HiÇ CiLiK “Sen Yoksun, Sadece O Varcılık) (Gel Var Olanı Gör de Herşeyi Yok Saycılık) SAPKIN TASAVVUFCULAR SAPIK ŞEYHLER iPNOZCULAR BÜYÜCÜLER | HiPNOZ NEDiR?

Hipnoz Hipnozculuk Nedir?

Hipnoz  büyücü ve sihirbazların kullandığı en uç metottur. şeytanın en büyük komutanlarına verilen özelliktir, şeytanlar tarafından o özellik onlara veriir.
Bu Özellik mesela telefonunuza istemediğiniz halde bir mesajın gelmesi ve mesaj telefonunuza alındıktan sonra gönderen kimseninb telefonunuzun hafıza kartına girip sizin telefonunuzu işlevsiz hale getirerek Hafıza kartındaki bütün bilgileri kendini aktarması gibi bir işlem. hipnozcu kimselerin, sizin isteğiniz dışında, insanın komut Merkezi’ndeki konuşma ve hafıza kartı dışındaki bütün sistemleri kapatan bir bir sinyalin bir sesin bir dalganın yayılması ile, insanı sisteminizin ele geçirilmesi demektir. Onu ilk defaı Mısır Büyücüleri denemiiş ve yapmışlardır. ve bunu iyi amaçlarla kullanıyoruz görüntüsü vermek için de tedavide Kullanıyoruz görüntüsü vererekten vücudunu işlevsiz Hale getirerekten  sinil sistemimizdeki sensörlerin hiçbirisi çalışmaz hale gelir, tamamı işlevsel sistemler devre dışı olur ve işlevsiz hale gelerekten,  size acı duymadan bir ameliyat yahut benzeri bir görüntü verebilir fakat bu allahın her insanı ayrı ayrı yaratmasındaki gayesi olan, özgür insanın özel hakkına tecavüzdür.  birçok hipnozcu bunu yapmıştır. Bir insannı Herhangi bir nesneye dokunmadan asılı bırakmışlardır. Çünkü sinir sistemindeki sensörler çalışmamaktadır. Yani bunu dediğimiz zaman oturduğumuz sandalye gerçekten hayatımızda var m,ı yattığımız yatak gerçekten altımızda var mı dedirtiyor insana, Eğer bir insan  sandalyesiz oturabiliyor sa,  yataksız da havada yatabiliyorsa,  O zaman bu dünya tamamen frekanslar Dünyası demek budur, o zaman gördüğünüz sandalye ne?  yattığımız yatak nerede,  yediğimiz elma ne, bu karmaşaya girersek çıkamayız.
şeytan insanlara böyle bir hal ile gözlem yaptırdığı zaman, insanın Bir hiç olduğunu, Dünya’nın Güneş’in Ay’ın Her şeyin bir hiç olduğunu kabul etmek dışında bir seçeneği kalmaz. şeytanın  komutanı görevini yaptıktan sonra şeytan kendisi gelir ve o insandaki Tanrı  ve Allah inancını da yok edip inkar ettirir geçer, ve işte Kur’an’da geçen düşmüş melekler, onlara bu ilmi,  kafir olmadan yani  dinden çıkmadan bunu Öğretmezler  denilen ilim budur.  Halbuki orada  sandalye olmadığı için, orada havada oturuyor değildir, asıl gerçek şeytanın frekans halinde olduğu, ve ordusunun da cinlerinde, kafirlerininde ve iyilerinde frekans halinde oldukları, frekansında çok güçlüsünün, bir sandalye  kadar sert, ve  bir yatak kadar yumuşak olabildiği dir,  hipnoz edilmiş kimseyi havada asılı tutan şeytan ve cinlerdir, Rüzgar ve rüzgar Çeşitlerinden Tornado(Hortum) denilen rüzgar Çeşidi, içinde döndürdüğü toz toprak olmadan, Mobilya ağaç insan olmasa, gözle görülen bir şey değildir, gözle görülmeyen bir şey nasıl olurda bir binayı havaya kaldırıyor dediğimiz zaman, işte frekansın gücünün açığa çıktığını anlamış oluruz. Frkansın daha kuvvetlisi işte bir yerde sabitlenirse, isterse sandalye durumunda isterse Yumuşak yatak durumunda  olabilir, melekelrde her surete girer, hikmetinden önceki, cinlerin ve şeytanların durumu da budur.ve Firavun’un Büyücüleri ellerindeki ipleri ip bile yok iken  Yılan şeklinde göstere biliyorlardı.
Allah onları Musa’nın aasasına verdiği, onlardan daha üstün bir güç ile, ve sadece Hazreti Musaya buna inandırmaktla, onun imanı ile bütün Büyücüleri yendi, onları dize getirdi, ve onlar Musa’nın Rabbine iman ettik dediler. Firavun’un onları öldürme korkusundan bile yılmadan, Biz Musa’nın Rabbine iman ettik dediler.  Ondaki güç bizim elimizde kinden daha büyük bir güç, O yüzden büyük güç, küçük gücü yener, yenildik, O’nun ve Rabbinin gücünü böylece kabul ettiler Sadece.

Orada görülene Bakıp da, ne sandalye yok, ne  Yatak yok, ne de Tanrı yoktur denebilir.

Allah vardır  Diridir  hiç ölmez,  Kur’an’da  Cenabı mevlamız, insanı nasıl yarattığını, Hatta Nasıl yeniden  dirilttiğini,  isterse 300 sene uyutabildiğini, isterse kayadan deve  doğurtabildiğini, isterse bir çamura ruh üfleyince kuşa döndüre bildiğini, insanlara göstermiş,  peygamberleri ni de buna vesile kılmıştır. Bu na  rağmen insanoğlu, her şeyi yaratan Rabb’inin tercih edeceği yere, şeytanın kandırmacasına tercih edip, Yanlış yola sapmıştır .
Hipnoz yukarıda dediğimiz gibi  düşmuş meleklerden 2 tanesi olan Kuranda bahsedilen büyü öğreten “Harut ile Marut” ’un  öğretisi olan, dinden çıkmayı gerektiren bir öğretidir. Her kim  hipnoz yapıyorum diyorsa,  ve yapıyorsa, bilinsin ki, o kafirdir, şeytanın askerlerinden, komutan askeridir. Allah’ın Kur’an’da ki sözü ile, her kim  bu yöntemleri kullanıp,  şeytana ve askerine, onun sözlerrine taparsa, ona inanırsa,  Rabbimiz mevlamız Kur’an’da buyurmuştur ki:

“Cehennemi onlar ile dolduracağım” diye yemin etmiştir.
şeriat zahir ister, her kim Zahir olan görünenleri inkar ediyorsa, bilin ki gavurdur kafirdir, gözümüzle Gördüğümüz her şey vardır, aksine inanan, ve bunu ispat etmeye çalışanlar, tüm  Kutsal kitapları,  peygamberleri,  melekleri  yok saymış, bunları yok saymakla da, Allah’ı da inkar etmiş gavurdur. ve Yine Muhammed’e inmiş dini,  musaya inmiş dini,  ve 124.000 peygamber inmiş dini  de inkar etmiş demektir,
sakın öyle kimselerin yanında bulunmayın, böyle kimselerin gösterdiği şeylere inanmayın,  hava da uçsada, denizde yürüsede,  sakın onlara inanmayın,  O’nların  bulunduğu yerden uzak durun, ya bugün, böyle keramet gösteriyorum, şeyhin diyenlerin hepsi, bu sistemi yöntemi kullanmaktalar, hepside Şeytanın Askerleridir, yaklaşık olaraktan hepsi de böyle diyebiliriz.

Raşit Tunca
Schrems, 4 Ağustos 2021

internet aramamda Bulduğum, Hipnozu öven bir makale de altta yer alıyor:

İpnoz, değişik bir şuur hali ve duygusal uyanıklığın bir türüdür. İpnoz halindeki genişlemiş şuur haline kişi, beş duygusuyla olan bağlarını kesip, tüm dikkatini içsel yaratıcı zihnine topladığı zaman ulaşabilmektedir. İpnoz tıp alanında bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Bu yüzden de yaşamımızda yeni ufuklar açabilecek potansiyele sahiptir. Parapsikoloji konuları içerisinde en yanlış anlaşılmış olanı ipnozdur. Bunun nedeni; kişilerin, konunun önemini takdirden uzak bulunan bazı ipnozitörlerin çok yüksek paralar alarak celseler yapması ve yeteneklerin kötüye kullanılmasıdır. Bugün ipnotizma çoğunlukla sancısız diş tedavilerinde kullanılmaktadır. İpnoz, insanın kendi kendisini tanıması bakımından çok yararlı bir yöntem olmasından başka, gerçek tedavide de geçerli bir yöntemdir. İpnozun belki de bilinen ilk yararlı yanı fiziksel ve heyecansal düzensizliklerin şifaya kavuşturulması olmuştur. Tıbbın yanında adli mercilerce de kullanılmaktadır. Çünkü ipnoz transında bulunan bir kimsenin hemen hemen yalan söylemesine imkan yoktur. İpnotik trans halindeyken kişi huzura, sükuna, gevşemeye ve çok eski deneyimlerini tekrardan yaşarcasına hatırlama yeteneğine kavuşur. İpnotik trans durumuna kolaca girilemez. Bu, yükseltgenmiş uyanıklık haline gayrı-şuurla birlikte içsel idrak vasıtasıyla geçilmelidir. Aslında ipnoz, zihin fonksiyonlarının şuurla gayri-şuur arasında bir yerde bulunmaları halidir. Dikkatin alanı daraltılmıştır, davranışlar içsel şuur seviyeleriyle karakterize olmuşlardır, gayri-iradi sinir sisteminin fonksiyonu ve beden üzerindeki kontrolü artmıştır. Şuurluluğun içsel seviyeleriyle duygusal uyanıklılığın yükseltgenmiş seviyeleri (derece derece çok hafiften çok derine doğru) “hypnogogic” (yarı ipnotik) trans halleri olarak isimlendirilir. Kelime olarak bu, zihin uyanıklıkla uyku arasında bulunuyor demektir. Hypnogogic trans hallerine yaklaşımlar: Hypnogogic transa geçirici çeşitli metotlar vardır. İpnotik tekniklerin hepsinin direkt ya da indirekt yoldan zaten kullanmaktayız. Aşağıda bunlardan görme, dokunma ve işitmeyle ilgili üçü vardır: 1. Odanın ya da duvar kağıdının rengi, resimler, hatta elbiseler bile, içsel reaksiyonlara neden olabilirler ve görsel ipnotik transın süptil vasıtalarıdır. Bazen farkında olmadan da bunların etkisi altına gireriz. Bazen indirekt yoldan ipnotik trans elde etmek için süje son derece az olarak aydınlatılmış bir odaya alınır. Direkt görsel trans elde etmek için, dikkatin görsel bir uyarana toplanması sağlanır. Dönen diskler, çakan ışılar, renkler, hareket eden objeler ipnotik ya da hyonogogic trans haline sokma araçları olarak kullanılabilirler. 2. Müzik, alçak ya da yüksek sesler kulağa hitap eden bir ortam yaratarak transa girmeye neden olabilirler. İnsan sesi de transa neden olabilir. Sesin volümü, perdesi ve ritmi uyku durumunu telkin edebilir. Süjenin göstereceği reaksiyona göre, heyecansal etkiyi haiz değişik kelimeler de seçilebilir. İpnotizörler sık sık uyku için direkt emirler kullanırlar.Örneğin, “Gevşe, gözlerini kapa, uyu …” gibi.Verbal (kulağa hitap eden) transa sokma metodunu kullananlar kelimelerini çok dikkatli seçmelidirler. Charles Osgood’un Differensiyal Teorisi’ne göre kelimelerin her biri iyi ya da kötü tesiri ima edecek etkileri haiz bulunmaktadır. Süjeler kelimelere, birer objeymiş gibi tepkide bulunurlar. 3. İpnoza dokunsal yoldan yaklaşım, süjenin dokunma duyusuna yönelik durum ve malzemeyi gerektirecektir. Süje arkası hafif yatık rahat bir iskemlede transa girebilir. Bu türün indirekt metotları arasında dinlendirici bir pozisyon ve rahat bir elbise bulunabilir. Dokunsal transın direkt metotları ise vücuda fizik teması içerir. Dokunma duyumuna en yakın olan duyum koklama duyumudur. Onun için belirli kokuların kullanılması da bu metotla ilgilidir. Değişik hynogogic trans hallerinde kişi, beyninin normal zamanlarda kullanılmayan kısımlarından yararlanma olanağını elde eder. Bu durum, dış görünüş olarak şuursuzmuş gibi görünse de, kişi içsel olarak son derece şuurlu bir durumdadır. Bunun sonunda, duyular ötesi alanda yükseltgenmiş bir uyanıklık deneyimlerine, zaman içerisinde gerilemelere, problem çözmelere, hafızayla ilgili hatırlamalara, mistik iç-görüşe, durugörüye, medyumların trans hallerine kadar gidebilir. İpnoz, zamanın başlangıcından beri insanlar tarafından uygulanmaktadır. M.Ö. 3000 yıl öncelerine kadar giden kayıtlar, ipnozun Yunan-Roma ve Hindistan’da büyücüler, tıp adamları ve rahipler tarafından büyüsel, şifa ve dinsel amaçlarla kullanılmış olduğunu göstermektedir. Mısırlılar ipnozu Kleopatra’dan 1000 yıl önce kullanmaya başlamışlardır. Onlar, hastalarını “tedavi edici uyku” adıyla bir çeşit ipnoz yöntemini kullanarak hastalarını tedavi etmekteydiler. İpnoz şu paradoksla açıklanabilir: “Dışsal olarak uyanık ve şuurlu olduğumuz zamanlarda, içsel bakımdan şuursuzsunuz demektir.” Buna benzer şekilde ipnotik durumda zihin dış olaylardan haberdar değilken, içsel bakımdan tam bir uyanıklık içinde bulunur. Diğer bir deyişle, gayri-şuurluluk aslında şuurluluktur. İpnotik durumda bulunduğumuz sırada merkezi ve otomatik sinir sistemlerinin beden üzerindeki kontrolleri artar. Şuurun bu şekilde değişikliğe uğramış haline yükseltgenmiş duygusal uyanıklık diyoruz.

TASAVVUF daki “La Mevcuda illa Hu” Felsefesini Çarpıtan Şeytan
Tasavvufta Hiçlik Diye BirAkım Başlatmıştır:

Bu Konuda Yazılan Sözler de Şunlar:


Tasavvufta her şey “hiçlik” hâlini idrâk ettikten sonra başlar. Peki tasavvufta hiçlik nedir? Tasavvufta hiçlik makamına nasıl ulaşılır? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, tasavvufta hiçliği Hak dostlarının beyanları ışığında bizlere anlatıyor.

Cenâb-ı Hak ehemmiyetine binâen, Kurʼân-ı Kerîmʼde arka arkaya tam yedi kez yemin ettikten sonra beyân eder ki:

“Nefsini kötülüklerden arındıran (maddî ve mânevî kirlerden temizleyen) mutlakâ kurtuluşa ermiş; onu kötülüklere gömen de elbette hüsrâna uğramıştır.” (eş-Şems, 9-10)

Bugün global kültür istîlâsı, nefsâniyeti tahrik eden reklâmlar, lüks ve israfı kamçılayan modalar, televizyon ve internetin menfî telkin ve propagandaları, müthiş bir mânevî erozyon ve kirlenmeyi beraberinde getirdi. İnsanların akıl ve gönül dünyaları hercümerç oldu. Gâye ile vâsıta birbirine karıştı. Yaşamak için yiyip içmek yerine, yiyip içip tüketmek için yaşanır oldu. Kalpler dünyanın esiri, nefisler şehevî arzuların kölesi hâline geldi. Ruhlardaki tatminsizlik, insanlığı ferdî ve ictimâî buhranlara sürükledi. En nihâyet, bütün uhrevî endişelerden uzak, âdeta âhiretsiz bir dünya anlayışı insanlara telkin edildi.

Bu sebeple bugün, nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi demek olan tasavvufî terbiye, çok daha büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. Çünkü tasavvuf; hamd, şükür, rızâ, zühd, istiğnâ ve kanaat eğitimidir. Esas hayatın âhiret hayatı olduğu gerçeğini idrâk ederek, gönlü dünyanın gelgeç nefsânî arzularının esaretinden kurtarmaktır.
TASAVVUFUN MÜCADELESİ

Tasavvufun mücâdelesi; iç âlemden, varlık, benlik, gurur ve kibri kazıyıp atarak hiçlik ve yokluk hâlini idrâk ettirmektir.

Ârifler Sultânı Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, hâcegândan, yani ilim erbâbı hoca efendilerden idi. Buna rağmen, mânevî intisâbının ilk yıllarında, insanların gelip geçtiği yolları temizlemiş, hastalara, âcizlere, hattâ yaralı hayvanlara hizmet etmiştir. Bu şekilde, büyük bir tevâzû ve hiçliğe bürünmüştür.

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de, kendisine ilimde “Şemsüʼş-Şümûs”, yani “Güneşler Güneşi” denildiği bir zamanda, Abdullâh-ı Dehlevî Hazretleriʼnin dergâhına gitmişti. Fakat Dehlevî Hazretleri onu karşılamaya bile çıkmadı. Üstelik onu dergâhının ne mihrâbında, ne de kürsüsünde vazifelendirdi. Önce enâniyetin bertarâfı ve hiçliğin tahsili için, onu helâ temizliğiyle vazifelendirdi.

Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri de Bursa kadısı iken, Üftâde Hazretleriʼnin dergâhında hiçlik ve yokluğa erebilmek için, benzeri merhalelerden geçti. Süslü kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer sattı. Gurur, kibir ve enâniyeti bertaraf eden bu nevî merhaleler neticesinde, cihan pâdişahlarına istikâmet veren, büyük bir mürşid-i kâmil oldu. Şimdiye kadar sayısız kadı geldi geçti; fakat onlar içinde Hüdâyî Hazretleri, bu husûsiyeti sebebiyle 400 seneden beri gönüllerde yaşamaya devam ediyor.
TASAVVUFTA HİÇLİK MAKAMI

İşte tasavvufta her şey, “hiçlik” hâlini idrâk ettikten sonra başlar.

Ebûʼl-Hasan Harakānî Hazretleri buyurur:

“Yüce mertebelere ulaşan Hak dostları, ihlâsla yaptıkları amelleri yanında, nefislerini de tezkiye ettikleri için yükseliyorlar.”[1]

“Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, îfâsı mecbûrîdir, aynı şekilde gönülden, kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarurîdir.”[2]

Hakîkaten bütün Allah dostlarını zirveleştiren sır; bu tevâzû, hiçlik ve yokluk hâlidir. Bunun içindir ki ârif zâtlar; “Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaradan!” buyurmuşlardır.
NEFSİN EN ZOR TERK ETTİĞİ KÖTÜ HUY

Nefsin en zor terk edebildiği kötü huy ise; gurur, kibir ve enâniyettir. İlk mutasavvıflardan Ebû Hâşim es-Sûfî:

“Kalpte yer etmiş bir kibri kazımak, dağları iğne ile kazmaktan daha zordur.” buyurmuştur. Fakat bu başarılmadıkça da, mânen tekâmül edebilmek ve dînin hedeflediği “kâmil insan” hâline gelebilmek mümkün değildir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte;

“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennetʼe giremez.” buyrulmuştur. (Müslim, Îmân, 147)
TASAVVUFİ TERBİYENİN AMACI

Bu bakımdan; gurur, kibir, ucub ve enâniyet; mânevî yolun kanseridir. Tasavvufî terbiyenin gâyesi de; nefsaniyetten doğan “ene” yani “ben” demeyi terk edip, enâniyete iptal mührünü vurabilmektir.

Ârif gönüllerde husûsî bir yeri bulunan Hallâc-ı Mansûrʼun hâlini, mânâ âleminde seyredenlerden nakledildiğine göre; onu darağacında astıkları vakit İblis yanına geldi ve:

“–Bir «ene» sen dedin, bir «ene» de ben dedim. Nasıl oluyor da bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime ise lânet yağıyor!” diye sordu.

Hallâc, İblis’e şöyle cevap verdi:

“–Sen, «Ene» demekle kendini Âdem’den üstün gördün. Kibrini ortaya koydun. Ben ise «Ene’l-Hak» dedim, kendi varlığımı Hak’ta yok ettim. (Tıpkı bir nehrin okyanusa karışınca artık nehirliğinden iz kalmaması gibi benliğimi erittim, Rabbime tam bir teslîmiyetle râm oldum.)

Benliği ortaya koymak demek olan kibir, Cehennem alâmetidir. Benliği bertaraf etmek, yani Hak’ta fânî olmak ise, «hîç»liğin ifâdesidir. Bu sebeple bana rahmet, sana ise lânet ve zillet indi.”

Şeytan -aleyhillâ‘ne-, Cenâb-ı Hakkʼın emrine îtiraz edip Oʼna karşı ilk isyânı işlediğinde, günahını itiraf edip af dileyeceği yerde, gurur, kibir ve enâniyetinin esiri olup hatâsında ısrar etti, günahından pişmanlık duymadı. Nefsini kınayıp tevbe edeceği yerde, inat ve gururunun kurbanı oldu. Böylece Cenâb-ı Hakkʼın lânetine dûçâr oldu.
İLK İŞLENEN GÜNAH

Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ile Hazret-i Havvâ vâlidemiz de, şeytana uyup Allâhʼın yasakladığı ağacın meyvesinden tadarak, insan neslinden zuhûr eden ilk günahı işlediler. Fakat onlar, şeytanın yaptığı gibi hatâlarını bahânelerle örtbas edip kendilerini temize çıkarmaya çalışmak yerine, hemen nefislerini kınayıp gerçeği samimiyetle îtiraf ettiler:

“Dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlakâ ziyan edenlerden oluruz.”(el-A’râf, 23)

Yanlıştan dönme fazîletini sergileyip, pişmanlık ve mahcûbiyet içinde, Cenâb-ı Hakkʼın rahmet ve mağfiretine sığındılar. Samimî gözyaşlarıyla yaptıkları tevbe ve istiğfarları Cenâb-ı Hak tarafından kabul olununca da, ilâhî lûtfa nâil oldular.

Bu bakımdan tasavvufun en büyük mücâdelesi; Rabbine karşı nefse haddini bildirmektir. Zira nefis, ibadet hâlinde dahî kendini beğenir, başkalarının noksanlıklarına takılarak dolaylı yoldan kendini üstün görür.
GIYBET GÜNAHI

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, Gülistan adlı eserinde şu hâtırasını nakleder:

“Çocukluğumda da ibadetlere çok düşkündüm. Geceleri kalkar, ibadetle meşgul olurdum. Bir gece babamın yanında oturuyordum. Bütün gece gözümü yummamış, Kur’ân-ı Kerîm’i elimden bırakmamıştım. Bâzı kimseler ise etrafımızda uyuyorlardı. Babama:

«–Şunların bir tanesi bile başını kaldırıp iki rekât teheccüd namazı kılmıyor; sanki ölü gibi uyuyorlar.» dedim. Bu sözüm üzerine babam kaşlarını çattı ve:

«–Oğlum! Başkalarının dedikodusunu edeceğine, keşke sen de onlar gibi uyusaydın!» karşılığını verdi.”

Yani babası Sâdî’ye âdeta şu dersi veriyordu:

“–Senin hor gördüklerin, seher vaktinin feyzinden mahrum iseler de, onlara Kirâmen Kâtibîn melekleri menfî bir şey yazmıyor. Senin amel defterine ise, din kardeşlerini küçük görme ve gıybet günahı yazıldı…”
BEN DİYEN HELAK OLDU

İşte nefsin, bu misalde olduğu gibi “sûret-i hak”tan görünen sayısız tuzakları vardır. Kendinde bir varlık hissederek nefsânî bir üstünlük duygusuyla “ben” diyen kimse -isterse mâneviyat yolunda hizmet eden öndeki bir mürşid olsun- yolun hakîkatinden uzaklaşmış demektir.

Bilhassa günümüzde bâzı mânevî rehberlerin, kendilerine bir güç izâfe edercesine, egoist ve mağrur tavırlar içine girmeleri, temsil ettikleri yola da zehir serpmekte, bulundukları mânevî yolun nezâket ve zarâfetini de lekelemektedir. Hâlbuki; “Mahkeme kadıya mülk değildir.” sözünde de ifâde edildiği gibi, tasavvuf yolu, hiç kimsenin hakk-ı müktesebi değildir…

Dipnotlar:

[1] Attâr, Tezkire, s. 622.

[2] Attâr, Tezkire, s. 629.

Kaynak: Osman Nûrî Topbaş, Altınoluk Dergisi, Ağustos 2014

BUNU (Tasavvufta Hiçlik Meselesini) GAVUROĞLU GAVURLARDA NiHiLiZM FELSEFESi DiYE YUTTURMUŞLAR

Bu Konuda Bir Örnek Makale

Nihilizm (Hiççilik) nedir? Kısaca nihilizm ne demektir?

Sosyal medyada son birkaç gündür tartışılan ve adeta Türkiye’nin konuştuğu isim haline gelen 10 yaşındaki Atakan Kayalar ile gündeme yeniden gelen bir konuyu işleyeceğiz bugün; nihilizm. Nihilizm hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler çokça “Nihilizm ne demek?”, “Nihilizm ne anlama gelir?”, “Nihilizm kurucusu kimlerdir?” gibi soruları arar oldu web sayfalarında. Madem bu kadar popüler hale geldi, o zaman detaylara bir göz atalım…

Nihilizm ne demek, kısaca…

Önce nihilizm kelimesi ile başlayalım söze. Halk arasında “nihilism” olarak da biliniyor, okunuyor ancak gerçek yazımı nihilizm. Latince’de “hiç” anlamına gelen nihil sözcüğünden türetilen bir kavram. Kendi içinde pek çok alt dala ayrılıyor olsa da temel anlamda nihilizm; her şeyin anlamdan ve değerden yoksun olduğunu savunan bir felsefi görüşe verilen isimdir. Nihilizm felsefesini benimseyen, ilkelerini kabul eden kişilere nihilist denir. Nihilistler, Tanrı’nın varlığını, iradenin özgürlüğünü, bilginin imkanını reddeder. Hatta bu anlamda din adamlarının da ciddi tepkisini çekerler. Hiççilik ya da yokçuluk olarak tarif edebileceğimiz bu kavram, 19. Yüzyıl ortalarında Rusya’da özellikle genç ve entelektüel kesim arasında taraftar bulmuştur kendisine. Zaman içinde çığ gibi büyümüş ve kitleleri peşinden sürükleyecek kudrete erişmiştir. Bu felsefi yaklaşım her şeyi reddeder; hiçbir doğru, genel-geçer bilginin olmayacağını, olamayacağını savunur. Var olan her şey onlar için şüphelidir ve hatta yok sayabilecek kadar da cesurdur. Toplumsal bilimleri ya da klasik felsefe sistemlerini bütünüyle reddeden nihilizm, maddeci bir tavırla yerleşik toplumsal düzene “baş kaldırmayı” temsil eder. Devlet, din ya da aile gibi otoritelere karşı çıkar. Dışarıdan bakıldığında sadece bilimsel doğruları temel aldığı düşünülüyor olsa da aslında bilimin, toplumsal sorunları aşacak güçte olmadığını da savunur bir yandan. Nihilizm, aynı zamanda; metafizik, ahlaki güçleri yok sayan, mevcut değerlere ve düzene karşı çıkan bir görüştür. Her türlü bilgi imkanını şiddetle reddeder ve hatta dediğimiz gibi yok sayar.

nihilizm_nedir​

Nihilizm ve din

Nihilizm; etik, politik ve benzeri gibi birçok alanda çeşitli biçimlerde çıkar karşımıza. Anlamsızlık, boşluk ve hiçlik duygularının telkin ettiği bir düşünce ve yaşam şeklidir diyebiliriz. Nihilist akımda inanç ve ahlaki değerler yok sayılır. Nihilistler Tanrı’yı reddeder. İlk ortaya çıktığı dönemlerde ilahi ve ahlaki değerlerin reddedilmesi ile başlamıştır nihilizm. İlerleyen dönemlerde, 1800’lü yıllara geldiğimizde ise siyasi ve felsefi bir akım haline bürünmüştür. Hiççilik akımı, beraberinde onlarca ünlü ismi dile getirmiştir. Nihilistler, varlığı inkâr ederler bu nedenle dolaylı olarak dini inanç ve değerleri de yok sayarlar. Allah’ın varlığını reddetmeleri de bundandır. İrade özgürlüğünü ve ahlak gibi kavramları yok sayarlar; gerçekleri, değerleri, inançları reddederler. Hiçbir otoriteye boyun eğmezler. Bazıları bilimsel veriler dışında bütün olasılıkları yok sayarken, bazıları bilimsel verileri bile “hiçlik” olarak nitelendirir. Nihilizmi felsefe temelinde ateizm ile aynı düzlemde değerlendirmek mümkündür aslında çünkü Allah’ı, değerleri ve ahlaki reddeden ateist görüşler ile benzerdir. Nihilizim sadece Tanrı’nın değil hiçbir şeyin varlığına inanmaz. Ateizm din ile ilgilidir, nihilizm felsefe sularına aittir daha çok…

Nihilizm kurucusu kimlerdir?

Son dönemlerde bu kadar sık karşımıza çıkan bu kavramın varlığı çok eskilere dayanır. Nihilizm denince akla gelen ilk isimleri şu şekilde sıralayabiliriz; Friedrich Nietzsche, Ludwig Andreas Feuerbach, Henry Thomas Buckle, Max Stirner, Albert Camus, Arthur Schopenhauer, Jean-Paul Sartre ve Herbert Spencer. Saydığımız isimler, nihilizm akımını savunan en bilindik isimlerden. Neyzen Tevfik’in de Türk nihilistlerden olduğu bilinir.

Optimistik (iyimser) nihilizm nedir?

Yazımızın en başında, nihilizm kendi içinde alt dalları olduğundan bahsetmiştik. Örneğin bir grup bilimsel verilerin dışındakileri yok sayarken, bir grup bilimsel verilerin varlığını dahi reddeder. Nihilizm felsefesinin alt dallarından biri optimistik nihilizm. Bunu kısaca iyimser nihilizm olarak adlandırabiliriz. Elias Skjoldborg isimli genç bir öğrenci TED konferansı formatında bir konuşma gerçekleştirmiş ve bu konuşma TEDx etkinliğinde verilmiş. Aşağıdaki videoda detayları paylaşalım sizinle…

Kaynak : mediaclick

Ondan Habersiz Yaprak Düşmeyen GAVSLAR Nerede? Bak Bazı Yerler Cayır Cayır Yanıyor, Yağmur Duasına Çıktımı Daha Yoldayken Yağmur Yağdırtan Cübebelinin Müctehid Babası Hani Nerede (Hepsı Osuruktan Şeyhler ipnozcu Köpekler) de Tevessül Vesile Diye Birşeyler Uydurmuşlar, aynen Lat Uzzaya Tapanların Felsefesı olan aracı Allahlar

Bu Konudakı Bir Makale de Bu:

Sözlükte “bir aracı vasıtasıyla maddî veya mânevî derecesi yüksek birine yaklaşmayı arzu etmek; iyi amellerle Allah’a yaklaşmayı ummak” anlamındaki vesl kökünden türeyen tevessül bir müslümanın işlediği sâlih amelleri, Hz. Peygamber’i yahut velîleri vesile yaparak Allah’a yakın olmaya çalışmasını ifade eder. Vesîle üstün konumdaki birine yaklaşmaya aracı olacağı umulan şey veya kimsedir. “Yardım istemek” anlamındaki istiâne, istigāse ve istimdâd da aynı mânada kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de tevessül kelimesi geçmez. Vesilenin yer aldığı iki âyetten birinde Cenâb-ı Hak, müminlere kendisine yakın olmaya vasıta aramalarını ve kurtuluşa ermek için O’nun yolunda bütün güçlerini harcamalarını emretmekte (el-Mâide 5/35), diğerinde ilâh diye tapılan ve dua edilen varlıkların da rablerine yakın olmak için bir vasıta aradıkları belirtilmektedir (el-İsrâ 17/57). Ebû Mansûr el-Mâtürîdî bu âyette sözü edilen varlıklar içinde meleklerin de yer alabileceğini söyler, zira meleklere ve gözle görülmeyen diğer bazı varlıklara da yaratılmışlık üstü konum tanıyanlar olmuştur (Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, VIII, 299-302). Allah’a yakın olmak amacıyla vesile aramanın mahiyeti “ilim ve ibadetle O’nun yoluna girme, İslâmî erdemlerle nitelenme” şeklinde açıklanmıştır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “vsl” md.). Farklı görüşler bulunmakla birlikte müfessirler vesileye “müslümanı Allah’ın rızasına ulaştıran her türlü ilim ve amel” mânasını vermişler, nâfile ibadetleri de bunun kapsamı içinde değerlendirmişlerdir (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, VIII, 405; İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 48). Hadislerde vesile ve tevessül kelimeleri yer almaktadır. Çeşitli rivayetlerde belirtildiğine göre kuraklık dönemlerinde ashap Hz. Peygamber’le tevessülde bulunarak Allah’a dua ediyor ve duaları kabul görüyordu. Onun vefatından sonra amcası Abbas ile tevessülde bulunulmuştur (Buhârî, “İstisḳāʾ”, 3; “Feżâʾilü aṣḥâbi’n-nebî”, 11). Resûl-i Ekrem, gözleri görmeyen bir sahâbîye kendisiyle tevessülde bulunarak Allah’a dua etmesini söylemiş, sahâbî yaptığı duadan sonra görmeye başlamıştır (Tirmizî, “Daʿavât”, 119; ayrıca bk. Müsned, II, 168; III, 83; Müslim, “Ṣalât”, 11).

İbn Cerîr et-Taberî, müslümanlar arasında vuku bulan ihtilâflar bağlamında Resûlullah’tan sonra Allah’ın hücceti sayılan dinî liderlerin bulunup bulunmadığı meselesinin tartışıldığını belirtir; ayrıca Allah’a dua ederken “peygamber ve velîler hakkı için” ifadesini kullanıp tevessülde bulunmanın câiz olmadığına ilişkin bir görüşü Ebû Hanîfe’ye nisbet eder (et-Tebṣîr, s. 156; krş. M. Nesîb er-Rifâî, s. 26). Bu tür nakillerden hareketle tevessül konusuna ilişkin tartışmaların II. (VIII.) yüzyılın ilk yarısında ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Daha sonra Mâlik b. Enes’e atfedilen bazı görüşlerin yanı sıra hadis mecmualarında zayıf kabul edilen bir kısım rivayetlerin yer almasından da bu meselenin erken dönemlerde gündeme geldiği anlaşılmaktadır. Konu, tasavvuf ve tarikatların yaygınlaşmasının ardından İbn Teymiyye’den itibaren Selef âlimleriyle diğer Sünnî âlimleri arasında önemli bir ihtilâf mevzuu haline gelmiştir. Tevessülün çeşitlerini ve bunlarla ilgili görüşleri şöylece özetlemek mümkündür:

1. Allah’ın zâtı, isimleri ve sıfatlarıyla tevessül. Kur’an’da Allah’a en güzel isimleriyle dua edilmesi ve O’nun övülüp yüceltilmesi emredilmiş (el-A‘râf 7/180; Kāf 50/39-40), Hz. Peygamber dualarında Allah’ın kendi zâtına verdiği isimlerle O’na niyazda bulunmuş ve ashabına da bunu öğretmiştir (Müsned, I, 391, 452; Tirmizî, “Daʿavât”, 92). Kur’an okuduktan sonra dua etmek de Allah’ın sıfatlarıyla tevessülde bulunma olarak kabul edilmiştir, çünkü Kur’an Allah kelâmıdır, O’nun kelâmı ise sıfatıdır. Bu tür tevessülün bid‘at sayılmadığı hususunda ittifak vardır (M. Nesîb er-Rifâî, s. 25-51; Himyerî, s. 39).

2. Hz. Peygamber’le tevessül. Bütün âlimler Hz. Peygamber’le tevessülde bulunmayı câiz görmüş, ancak onunla tevessülde bulunmanın anlamı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. a) Resûlullah ile tevessül etmek onun Allah nezdindeki makamı ve derecesinin hakkı için değil hayatta iken ondan dua etmesini istemek ve Allah’tan onu kendisine şefaatçi kılmasını talep etmek anlamına gelir. Böyle bir tevessül câizdir. Buna rağmen huzurunda, gıyabında veya ölümünden sonra zatıyla tevessülde bulunmak câiz değildir. Nitekim bir kuraklık yılında Hz. Ömer’in hayatta olmayan Resûl-i Ekrem yerine Abbas b. Abdülmuttalib ile tevessülde bulunması tevessülün bir kimseden dua istemek mânasına geldiğini gösterir. Resûlullah ile tevessülün bir başka anlamı da kendisine itaat etmek, onun gösterdiği yola uyduğunu belirterek Allah’tan talepte bulunmaktır. Zatıyla tevessülü ve kabrinin yanında yapılan duanın mescidlerde yapılan dualardan üstün olduğunu ifade eden rivayetler zayıftır. İbn Teymiyye, Muhammed Abduh, M. Reşîd Rızâ gibi Selefî âlimler bu görüştedir (İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 57-75, 113-114, 140-141; İbn Ebü’l-İz, I, 298-299; Reşîd Rızâ, VI, 371-377). b) Hz. Peygamber’le tevessülde bulunmak dünyaya gelmeden önce, hayatta iken ve ölümünden sonra onun zatı ve Allah katındaki derecesiyle Allah’tan talepte bulunmak anlamına gelir. Kur’an’da müminlere Allah’a yakın olmak için vesile aramaları (el-Mâide 5/35), Allah’ı sevenlerin peygamberine itaat etmeleri emredilmiş ve ona uyanları Cenâb-ı Hakk’ın seveceği bildirilmiştir (Âl-i İmrân 3/31-32). Allah’a yaklaşma vesilelerinin başında Resûl-i Ekrem gelir; ayrıca sevgi ve itaat ancak Resûlullah’ın zatına yönelik olabilir. Ashaptan itibaren fıkıh, kelâm ve tasavvuf âlimlerinin Hz. Peygamber’in zatıyla tevessülde bulunmayı câiz görmeleri de bu konuda bir delil teşkil eder. İbn Teymiyye’ye kadar bu hususta âlimler arasında herhangi bir ihtilâf çıkmamıştır (Resûlullah’ın zatıyla tevessülde bulunmanın onun henüz dünyaya gelmeden önce başladığına dair telakkiler için bk. Müsned, IV, 138; Himyerî, s. 303-318). Hz. Ömer’in Abbas ile tevessülde bulunması sonuçta Resûl-i Ekrem’le tevessül etmek anlamına gelir. İmam Mâlik, Resûlullah’ın kabrine yönelerek tevessülde bulunmakta bir sakınca görmemiştir (Sübkî, s. 134-143; Âlûsî, VI, 128; Kevserî, s. 11-12). Sünnî âlimlerin çoğunluğu bu görüştedir.

3. Amel-i sâlihle tevessül. İman ve itaatten sonra Allah’tan mağfiret dilemeyi ifade eden âyetlerin yanı sıra (el-Bakara 2/285; Âl-i İmrân 3/193-194) Fâtiha sûresinde yer alan, “Sadece sana tapar ve yalnızca senden yardım dileriz” (1/5-6) cümlesinin ardından hidayete eriştirme niyazında bulunmaya dair âyet amel-i sâlihle tevessülde bulunmaya işaret eder. Bir mağarada mahsur kalan müminlerin kurtuluşunu haber veren rivayetlerde belirtildiği gibi (Müsned, II, 116; Buhârî, “Edeb”, 5) amel-i sâlihle tevessülde bulunarak yapılan duaların makbul olduğu yolunda bilgiler mevcuttur. İbn Mes‘ûd’un teheccüd namazı kıldıktan sonra, “Allahım, emrettin itaat ettim, davet ettin icabet ettim, beni bağışla!” şeklindeki duası ashabın bu tür tevessüle başvurduğunu kanıtlayıcı niteliktedir. Âlimlerin tamamı bunu câiz görmüştür (Âlûsî, VI, 127; M. Nesîb er-Rifâî, s. 111-134).

4. Müttaki ve sâlih müminlerin duasıyla tevessül. Âlimler bunu da ittifakla kabul etmiştir. Esasen müminlerin duasını istemek Kur’an ve Sünnet’te teşvik edilmiştir. Nitekim Resûl-i Ekrem umreye giden Hz. Ömer’den kendisi için dua etmesini istemiştir. Sahâbîler de sıkıntılarının giderilmesi için Resûlullah’ın duasına başvurup tevessülde bulunmuştur (İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 66-69; M. Nesîb er-Rifâî, s. 141-163).

5. Hayatta olan velîler ve sâlih müminlerin zatıyla tevessül. Bu konuda iki yaklaşım mevcuttur. a) Bu tevessülü câiz görenler, bunun Kur’an’da Allah’a yaklaştıran vesileler aramayı emreden âyetin (el-Mâide 5/35) alanına dolaylı biçimde girdiğini söylemiştir. Nitekim melekler Âdem’e secde ederek Allah’a yakınlık sağlamış, iyi kulların ilâhî rahmetin tecelli ettiği hayır sahipleri olduğu belirtilmiş ve müminlere iyilerle birlikte ölmeyi dilemeleri öğretilmiştir (Kevserî, s. 2-15; Ebü’l-Fazl, s. 17-18; Himyerî, s. 139-142, 181-182). Hadislerde Resûlullah ile tevessülde bulunmanın tavsiye edilmesi ona tâbi olan ve bunu teşvik eden velîler ve sâlihlerle tevessülü de câiz kılar. Hz. Ömer’in Abbas b. Abdülmuttalib ile tevessül etmesi de bu konunun bir delilini teşkil eder (Sübkî, s. 143-144; Kevserî, s. 18). Sâlih amellerle tevessülde bulunmanın meşrû kabul edilmesi bu amelleri yapanlarla tevessülü de meşrû hale getirir. Zira zat asıl, zata ait fiil fer‘îdir, fer‘î ile tevessül câiz ise asılla tevessül de câizdir (Himyerî, s. 43-44, 71-72, 126). Allah’ın yaratmadaki sünneti (âdet-i ilâhiyye) bazı vasıta ve sebeplerle fiilleri gerçekleştirmesi şeklinde tecelli eder. O’nun hasta olan birine ilâç vasıtasıyla şifa vermesi gibi mânevî hastalıklara müptelâ olan birine velî ve sâlih kulları vasıtasıyla şifa vermesi de sünnetine uygundur (Muhammed el-Burhânî, s. 3-8; Himyerî, s. 22-23, 55-56). Müctehid âlimlerin velîlerle tevessülü câiz görüp uyguladığına dair rivayetler bu fiilin meşruiyetine ilişkin diğer bir delil konumundadır. İmam Şâfiî’nin Ehl-i beyt’in yanı sıra Ebû Hanîfe ile, Ahmed b. Hanbel’in de Şâfiî ile tevessül ettiğine dair rivayetler sahih kaynaklarda mevcuttur. Fahreddin er-Râzî, Tâceddin es-Sübkî, Teftâzânî, Seyyid Şerîf el-Cürcânî gibi âlimler bu tevessülü meşrû kabul edenlerden bazılarıdır. Burada velîler, kendilerinden kaynaklanan bir güce sahip kişiler olarak değil Allah’ın bir sonucu yaratmasının sebebi olarak görülmektedir (Kevserî, s. 3-4; Himyerî, s. 18-19, 265-266, 420-425). Eş‘arî ve Mâtürîdîler’in çoğunluğu bu görüştedir. b) Velîler ve sâlih müminlerin zatıyla tevessül câiz değildir, çünkü bu Allah’a yapılan tâzime benzer. Bu görüşü savunanlar tevessülle ilişkilendirilen âyetlerde zatla tevessüle dair bir işaret bulunmadığını, bu âyetlerin müminleri sâlih amel yapmaya teşvik ettiğini söyler. Onlara göre ilgili âyetlerden hareketle ortaya konulan görüşler aşırı bir yorumdan ibarettir. Başta Hz. Âdem’in tevessülü olmak üzere Resûlullah’a nisbet edilen rivayetler de zayıftır. Ashap, tâbiîn ve müctehid âlimlere izâfe edilebilecek böyle bir uygulama sahih rivayetlerle nakledilmemiştir. Selef âlimleri bu görüştedir (İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 66, 133; Âlûsî, VI, 127-128).

6. Peygamberler, velîler ve sâlihlerin zatıyla Allah’a yemin ederek tevessülde bulunmak. Başta Ebû Hanîfe olmak üzere âlimlerin büyük çoğunluğu, “Filân velînin veya sâlih kulun hakkı için senden şunu niyaz ederim” şeklinde yemin mânasına gelebilecek ifadelerle tevessülün câiz görülmediği yahut tahrîmen mekruh olduğu görüşünde birleşmiştir. İster nebî ister velî veya Kâbe gibi mukaddes bir mekân olsun Allah’ın adından başkasıyla yemin etmek meşrû değildir. Selef âlimlerine göre ise bu tür bir tevessül şirke götürür. Tasavvuf mensupları bu tür tevessülü câiz görmüştür (İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 50-51, 114-115; Âlûsî, VI, 128; Reşîd Rızâ, VI, 372-375).

7. Peygamberler, velîler ve sâlih kullarla ölümlerinden sonra tevessülde bulunmak. Bunu câiz görenlerle Selef âlimleri arasında önemli görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Eş‘ariyye, Mâtürîdiyye ve Sûfiyye’ye mensup âlimlere göre ölümlerinden sonra da Allah’ın iyi kullarıyla tevessül edilebilir. Çünkü tevessülle elde edilen sonucu yaratan Allah’tır ve sâlih kulun diri veya ölü olması durumu değiştirmez. İyi kullarla tevessülün sebebi onların Allah nezdindeki dereceleridir. Dünyada eksik ruhları tamamlama görevini yerine getiren iyi kullar bu fonksiyonlarını öldükten sonra da sürdürebilir. Kur’an’da kâfirlerin ölen yakınlarından ümit kestiğinin (el-Mümtehine 60/13), ayrıca ölenlerin de nimet veya azap içinde bulunduğunun belirtilmesi (bk. KABİR) bunu kanıtlar niteliktedir. Ölülere selâm verilmesi onların da ruhen buna mukabele etmesini gerektirir. Temiz ruhların, kabirlerini ziyarete gelenlerin ruhlarıyla ilişki kurması, onları hayra yöneltmesi ve nurlandırması mümkündür. Nitekim Şâfiî Ebû Hanîfe’nin, İbn Huzeyme Ali er-Rızâ’nın, Ebû Ali el-Hallâl Mûsâ el-Kâzım’ın kabrine gidip tevessülde bulunmuştur. Fahreddin er-Râzî, Teftâzânî, Seyyid Şerîf el-Cürcânî gibi âlimlerin bu tevessülü câiz görmesi ashaptan itibaren müslümanların uyguladığı bu fiilin meşruluğunu gösterir (el-Meṭâlibü’l-ʿâliye, VII, 275-277; Şerḥu’l-Maḳāṣıd, II, 43; Kevserî, s. 5-9). İbn Teymiyye’den itibaren bu tevessülü câiz kabul etmeyen Selef âlimlerine göre tarihte putperestlik ölen sâlih kişilerden yardım dilemekle başlamıştır. Önce ölülerden Allah’a aracı olmaları istenmiş, ardından sâlihlerin putları yapılarak bunlara tapılmıştır. İslâm dininde ölüye hitap ederek ondan dua isteme şeklinde bir uygulama mevcut değildir. Eğer ölülerle tevessül câiz olsaydı Hz. Ömer, Resûlullah’ın amcası Abbas’la değil Peygamber’le tevessül ederdi. Resûl-i Ekrem’le sahâbîlerden intikal eden uygulama müminlerin kabirlerini ziyaret edip onlara selâm vermek ve dua etmekten ibarettir. Ölülerden yardım istemek hıristiyanların âdetidir, ayrıca bu fiil kabirleri tapınak haline getirmeye yol açabilir. Ölülerden yardım istemek ilâhî sünnetin yanı sıra Resûl-i Ekrem’in tebliğ ettiği dinin ilkelerine de aykırıdır. Bu tür tevessülle ilgili rivayetler uydurma olabileceği gibi yanılma ve şeytan aldatmasının ürünü de olabilir (İbn Teymiyye, Ḳāʿide, s. 16-19, 142-171; İbn Kayyim el-Cevziyye, I, 375; Reşîd Rızâ, VI, 371-377; VIII, 20, 146-147).

Sonuç olarak sâlih amellerin yanı sıra hayatta olan iyi kulların duasıyla tevessülde bulunmanın câiz görüldüğü hususunda ihtilâf yoktur. Hayatta iken ve ölümlerinden sonra Hz. Peygamber’in, velîlerin ve sâlih kulların zatıyla tevessülde bulunmayı şirk saymak ise isabetli görünmemektedir. Zatla tevessül konusunda kesin bir delil bulunmamakta, bu tevessül vesile âyetinin yorumuna dayanmaktadır. Konuyla ilgili hadisler ise âhad niteliğinde olup zayıf kabul edilmiştir. Hz. Peygamber’in dualarında bazı tesbih lafızlarını zikrettikten sonra, “Ruhun (Cibrîl) ve meleklerin rabbi olan Allahım!” diye niyaz edip Allah katında yüksek makam sahiplerini zikretmesi ise dikkat çekici bir uygulamadır (Müslim, “Ṣalât”, 223; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 147). Diğer bir husus da Sünnî akîdeye göre peygamberler ve Resûl-i Ekrem’in kendilerini ismen cennetle müjdelediği sahâbîler dışında hiç kimsenin “sâlih” diye nitelendirilip tevessül vasıtası kabul edilemeyişidir. Kişi olarak sâlih kulların kimler olduğu belirlemek mümkün değildir; sadece Allah’ın emirlerine bağlılık dikkate alınarak onlar hakkında hüsnüzanda bulunulabilir. Dolayısıyla iyi kişilerin zatıyla tevessül etmek hüsnüzanna dayalı olup zaman içinde ortaya çıkan bir uygulamadır. Tevessülü şirke dönüştüren hususların başında Allah’tan başkasına dua etmek, böyle bir kişiye ulûhiyyet niteliği atfetmek, kendisiyle tevessül edilen kimseye aşırı saygı göstermek gelir.

Tevessüle dair çeşitli eserler kaleme alınmıştır: İbn Merzûk el-Hatîb, et-Tevessül (Süleymaniye Ktp., Efgānî Şeyh Ali Haydar Efendi, nr. 70); Muhammed Mekkî İstanbûlî, Tevessül: Kasîde-i Bürde Şerhi (Süleymaniye Ktp., Düğümlü Baba, nr. 393); Muhammed b. Ahmed ed-Dimyâtî, el-Ḳaṣîdetü’d-Dimyâṭiyye fi’t-tevessül bi-esmâʾillâhi’l-ḥüsnâ (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 1588); Ahmed el-Menînî, Ḫâtimetü istinzâli’n-naṣr bi’t-tevessül bi-şühedâʾi Uḥud ve’l-Bedr (Kahire 1281); Abdülkādir b. Ahmed el-Fâkihî, Ḥüsnü’t-tevessül fî ziyâreti efḍali’r-rusül (Süleymaniye Ktp., Tâhir Ağa, nr. 79); İbn Kemal, Risâle fi’t-tevessül (Süleymaniye Ktp., Tırnovalı, nr. 1850); Ebû Abdullah Muhammed b. Mûsâ et-Tilimsânî, Miṣbâḥu’ẓ-ẓalâm fi’l-müstaġīs̱în bi-ḫayri’l-enâm (Süleymaniye Ktp., Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 264); Ali Ahmed et-Tahtâvî, el-İbdâʿât fî meżârri’l-ibtidâʿât bidaʿu’n-nüẕûr ve’ẕ-ẕebâʾiḥ ve’t-tevessül ve’d-duʿâʾ ve’l-ḥilf bi-ġayrillâh (Beyrut 1421/2000); Ahmed b. Zeynî Dahlân, Risâle fîmâ yeteʿallaḳ bi-edilleti cevâzi’t-tevessül bi’n-nebî (İstanbul 1996); Ali Ataç, Kelâm ve Tasavvuf Açısından Tevessül (1993, doktora tezi, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü); Sıdkī ez-Zehâvî, er-Red ʿalâ münkiri’t-tevessül ve’l-kerâmât ve’l-ḫavâriḳ (İstanbul 2001); Alevî b. Ahmed el-Haddâd, Miṣbâḥu’l-enâm cilâʾü’ẓ-ẓalâm (İstanbul 1996); Mûsâ Muhammed Ali, Ḥaḳīḳatü’t-tevessül ve’l-vesîle ʿalâ ḍavʾi’l-Kitâb ve’s-Sünne (Beyrut 1985); Ebü’l-Fazl İbnü’s-Sıddîk, İrġāmü’l-mübtediʾi’l-ġabî bi-cevâzi’t-tevessül bi’n-nebî (Amman 1992); Nâsırüddin el-Elbânî, et-Tevessül aḥkâmühû ve envâʿuhû (Beyrut 1986, 1990); Şevkânî, ed-Dürrü’n-naḍîd fî iḫlâṣı kelimeti’t-tevḥîd (Beyrut 1932).

Son Makelenin BİBLİYOGRAFYASI

Lisânü’l-ʿArab, “vsl” md.

Müsned, I, 391; II, 116, 168; III, 83; IV, 138.

Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî), Riyad 1424/2003, VIII, 405.

a.mlf., et-Tebṣîr fî meʿâlimi’d-dîn (nşr. Abdülazîz b. Ali eş-Şibl), Riyad 1425/2004, s. 156.

Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân (nşr. Halil İbrahim Kaçar), İstanbul 2006, VIII, 299-302.

Fahreddin er-Râzî, el-Meṭâlibü’l-ʿâliye (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Beyrut 1407/1987, VII, 275-277.

Takıyyüddin İbn Teymiyye, Mecmûʿatü’r-resâʾil (nşr. M. Reşîd Rızâ), [baskı yeri ve tarihi yok] (Lecnetü’t-türâsi’l-Arabî), I, 10-31.

a.mlf., Ḳāʿide celîle fi’t-tevessül ve’l-vesîle, Beyrut, ts. (Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye).

İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, Kahire 1403/1983, I, 375.

Takıyyüddin es-Sübkî, Şifâʾü’s-seḳām fî ziyâreti ḫayri’l-enâm, Bulak 1318, s. 133-195.

Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, İstanbul 1305, II, 43.

İbn Ebü’l-İz, Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî – Şuayb el-Arnaût), Beyrut 1408/1987, I, 294-299.

Hısnî, Defʿu şübehi men şebbehe ve temerrede (nşr. Abdülvâhid Mustafa), Leiden 1424/2003, s. 200-201, 391, 394, 403-414, 420-430, 450, 572-573.

Emîr es-San‘ânî, Taṭhîrü’l-iʿtiḳād ʿan edrâni’l-ilḥâd (nşr. Abdullah b. Yûsuf), Küveyt 1404/1984, s. 22-23, 31.

Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, VI, 127-128.

M. Osman Abduh el-Burhânî, İntiṣâru evliyâʾi’r-raḥmân ʿalâ evliyâʾi’ş-şeyṭân, Kahire 1318/1900, s. 3-24.

Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-Menâr, tür.yer.

Elmalılı, Hak Dini, II, 1669-1670.

M. Zâhid Kevserî, Maḥḳu’t-teḳavvül fî mesʾeleti’t-tevessül, Kahire 1369, s. 2-18.

Ebü’l-Fazl İbnü’s-Sıddîk, İtḥâfü’l-eẕkiyâʾ bi-cevâzi’t-tevessül bi’l-enbiyâʾ ve’l-evliyâʾ, Beyrut 1405/1984, s. 7-12, 17-18, 28-50.

M. Îd el-Abbâsî, et-Tevessül envâʿuh ve aḥkâmüh, Beyrut 1986, s. 9-16, 32-36, 41, 50-56.

M. Nesîb er-Rifâî, et-Tevaṣṣul ilâ ḥaḳīḳati’t-tevessül, Halep, ts., tür.yer.

Dilaver Selvi v.dğr., Kur’an ve Sünnet Işığında Râbıta ve Tevessül, İstanbul 1994, s. 67.

Îsâ b. Abdullah b. Muhammed b. Mâni‘ el-Himyerî, et-Teʾemmül fî ḥaḳīḳati’t-tevessül, Beyrut 2001, tür.yer.

Bekir Topaloğlu – İlyas Çelebi, Kelâm Terimleri Sözlüğü, İstanbul 2010, s. 316-317, 337-338.

Zekeriya Güler, “Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri”, Tasavvuf, sy. 10, Ankara 2003, s. 45-92.

Son Makelenin Kaynağı:
islamansiklopedisi

Author: RasitTunca

Bir cevap yazın