Nakşibendi Tarikatı ve Nakşibendilik Kolları – Nakşibendiliğin 12 Kolu Nelerdir?

Nakşibendi Tarikatı ve Nakşibendilik Kolları – Nakşibendiliğin  12 Kolu Nelerdir?
 
Aslında ana oniki kol dediğimizde, Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin, kendi yerine geçebilcek derecede yetiştirdiği, ve Bu Tasavuf Okulundan mezun ettiği, Allaatin’i Attarla başlayan oniki Talebesi, yahutta ,oniki Halifesinin yollarıdır bu oniki kol.
Daha Sonra o kollarda, onları takip eden, ve bu yolu devam ettiren, diğer bazı alimler sayesinde, çatak ve budak verip, değişik başka kollarada ayrılmıştır.
Muhammed Bahaaeddin tarafından, Hz Mehdi’nin, Bu Tarikattan destur alıp, sonunda da bütün yolları birleştirip, bu tarikatın başına geçeceği varsayılmış, veya öne sürülmüştür, Bu Liste, Bu Tarikatın Taaa Mehdiye Ulaşan kollarıdır bir Nevi.
 
Nakşibendi Tarikatı

Bahauddin Nakşibend Muhammed b. Muhammed el-Buharî tarafından kurulan ve İslâm dünyasında yaygın olan tarikat.


Nakşibend Farsça bir kelimedir ve “nakış yapan” demektir. Kalbi işlediği, kalbin üzerine süsler yaptığı için bu adı almıştır (Abdulmecid b. Muhammed el-Hanî, Hadaikul-Virdiyye fi Hakâikul-Acille en-Nakşibendiyye, Kahire 1306, s. 9).


Bahauddin Nakşbend’in adı, Muhammed b. Muhammed el-Buharî’ dir. 718/1318 tarihinde Buhara’ya 9 km. uzaklıkta bulunan Kasr-ı Arifân (eski adı Kasr-ı Hinduvan)’da doğdu (Tahsin Yazıcı, Nakşibend mad., İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1964, IX, 52.).


Nakşibend dünyaya geldiği zaman, Hacegan tarikatının şeyhlerinden Muhammed Baba Semmâsî (ö. 740/1339) müridleriyle birlikte o köye gelmiş ve henüz çok küçük yaşlarında bulunan Nakşibendi mânevî evlatlığına almıştır. Bahauddin kendi hallerinden bahsederken, bu konuda şöyle der: “Benim hakkımda zuhûr eden Allah Teâlânın lütuflarından ilki, daha çocukluk çağımda iken, kadri yüce Şeyh Hâce Muhammed Baba Semmâsî’nin nazarları ile müşerref olmam ve beni evlâtlığa kabul etmeleridir” (Salahuddin b. Mübârek el-Buharî, Makamat-ı Muhammed Bahauddin Nakşibend, trc. Süleyman İzzi, İstanbul 1983, s. 29).

Baba Semmâsî, müridlerinden Emir Külâl’e; “Bu erin terbiyesi sana aittir” diyerek, Nakşibendi ona emânet ettiği rivâyet edilir (Seyfuddin Ali b. Hüseyin, Reşahatu Aynil-Hayat, İstanbul 1291, s. 48.).


Nakşibend, her ne kadar Emir Külâle intisab etmişse de, muteber kaynakların haber verdiğine göre, onun gerçek şeyhi, kendisinden çok sene önce vefât eden Abdulhâlik Gücduvânî (6. 617/1220)’dir. Tasavvufta, kişinin kendisinden Önce vefât etmiş olan herhangi bir şeyhin ruhâniyetinden feyz alarak rabıta kurmasına, “Üveysilik yolu” adı verilir (Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul 1990, s. 430; Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1985, s. 294).


Bahauddin on sekiz yaşlarında iken, ailesi onu evlendirmek istemiş, Bahauddin, Baba Semmâsiyi da’vet etmek için Semmâs’a gitmiş, oraya varınca, hocanın sohbetine iştirak etmiş, sohbetin kendisine verdiği zevk ve huzurdan sonra mescide gitmiş ve Cenâb-ı Hakk’a, “Ya Rabbi!.. Bana belâ yükünü çekmek için kuvvet ver. Bu hususta bana ihsanda bulun” diye dua etmiştir. Baba Semmâsi onun bu durumunu öğrendiği zaman, kendisine: “İlâhî!.. Sen, rızana uygun olanı ne ise, onu bu zayıf kuluna ihsan eyle!” diye duâ etmesini, zirâ her zaman Allah’ın rızasını kazanmayı gâye bilen kimseye belâ ulaşmayacağını, şayet Allahu Teâlâ bir velisine belâ gönderirse, yine kendi inâyetiyle ona kuvvet ve tahammülü ihsan edeceğini, insanın kendi irâdesiyle belâ istemesinin doğru olmayacağını söylemiştir.

Baba Semmâsî vefât ettikten sonra, Semerkant’a gitmiş, oradaki dervişlerin sohbetine iştirak etmiş, kısa bir zaman içinde onların saygısını kazanmış ve tekrar memleketi Kasr-ı Arifân’a dönmüştür (Ali b. Hüseyn, Reşahât, s. 18.).


Bahauddin Nakşibend iki kez Hicaz’a gitmiştir. Gidiş ve gelişlerinde çeşitli zatları ve yerleri ziyâret etmiştir. Memleketi olan Kasr-ı Arifân’da bir mescid yaptırmış ve inşaatında bizzat çalışıp işçilik yapmıştır (Ali b. Hüseyn, Reşahât, s. 61.).


Nakşibend, Hanefi mezhebine mensuptu. Her fırsatta sohbet eder, va’z ve nasihatte bulunur ve “Tarikimiz sohbet üzerinedir” diyerek, müridlerini de buna teşvik ederdi. Aynı zamanda o, çok mütevâzi idi; misafirlere çok saygı gösterirdi. Hayvanlara karşı bile sevgi beslerdi ve haramdan son derece sakınırdı. Ölümünden bir gün önce müridlerine, halifelerinden Muhammed Parsa (ö. 922/1516)’ya tâbi olmalarını vasiyet etti ve 3 Rebiül-Evvel 791/2 mart 1389 pazartesi günü, doğduğu yer olan Kasr-ı Arifan’da, yetmişüç yaşında iken Hakk’ın rahmetine kavuştu.


Nakşibendi Tarikatı, Bâhauddin Nakşibendden sonra, Alaeddin Attar, Zahid Bedahşi ve Muhammed Parsa tarafından geniş bir alâna yayıldı. Bilhassa İmam Rabbânî (ö. 1034/1625) zamanında, Hindistan ve havalisinde yayılma kaydetti. İmam Rabbânî’nin oğlu Muhammed Ma’sûm (ö. 1098/1687) da ciddi bir eğitim görerek, babasının mutedil tasavvuf yolunu devam ettirdi. Tarikat, oğlu Şeyh Seyfeddin (ö. 1100/1689) ve halifesi Seyyid Nûr Muhammed Bedvânî (ö. 1135/1723) ile naklî, tasavvufi ve farz-ı kifaye ilimler bakımından bir medrese ve herkese açık bir müessese haline geldi. Bu tarikat, Fatih Sultan Mehmed zamanında, Molla İlâhî Simâvî (ö. 896/1490) vasıtasıyla İstanbul’a girdi. Gulam Ali Dehlevî ve Ebû Saîd Müceddidî ile Hindistan içlerine de yayıldı. On sekizinci asırda Mevlana Ziyaeddin Bağdadî ile Osmanlılarda genişledi ve istikrar kazandı. Osmanlı padişahları Nakşibendiliği himâye ettiler. İstanbulda, altmış beş adet Nakşibendi dergahının bulunması, halk arasında ne kadar yaygın hale geldiğini göstermektedir (M. Fuat Köprılli!, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, İstanbul 1918, s. 123).


Sonraki yıllarda Nakşibendiye tarikatının Mevlâna Halid Bağdâdî (ö. 1242/1826) tarafından kurulan Halidiye kolu, Anadolunun çeşitli yerlerinde, Suriye ve Irak yörelerinde yaygınlık kazandı (Reşid Paşa, Tasavvuf, İstanbul 1965, s. 101 vd.).

Nakşibendiye Tarikatı silsilesi, üç koldan Hz. Peygamber’e kadar ulaştırılır:


Hz. Muhammed (s.a.s)’den başlayan ilk kol:

Hz. Ali (r.a) ………. (ö. 40/660)

İmam Hüseyin (r.a). (ö. 60/680)

Zeynel-Abidin ……. (ö. 75/694)

İmam Muhammed Bakır ………. (ö. 114/732-33)

Diğer bir kol:

Hz. Ebûbekir (r.a) .. (ö. 13/634)

Selman Farisî (r.a) .. (ö. 35/655)

Kasım b. Muhammed (r.a) ……. (ö. 102/720-21)

Her iki kol da İmam Cafer Sadık’da birleşir …………… (ö. 148/765)

Ebû Yezid Bistâmî (ö. 261/875)

Ebû Hasan Harkanî ……………. (ö. 419/1028-29)

Üçüncü kol:

Hz. Ali (r.a) ………. (ö. 40/660)

Hasan Basrî (r.a) (ö.110/728-29)

Habib A’cemî ……. (ö. 150/767)

Dâvud Tâî …… (ö. 184/800-801)

Ma’rûf el-Kerhî ….. (ö. 200/815)

Sırriyü’s-Sakatî .. .. (ö. 253/367)

Cüneyd-i Bağdâdî .. (ö. 298/910)

Ebû Ali Rudbârî … ……….. …..

Ebû Ali Kâtib …. .. (ö. 321/933)

Ebû Osmân Mağribî (ö. 373/983)

Ebû Kasım Kürkânî (ö. 450/1058)

Her iki kol da Ebû Ali Ferâmedi’de birleşir (ö. 477/1084-85).

Bundan sonra silsile şöyle devâm eder:

Yûsuf Hemedânî (ö. 535/1140-41)

Abdulhâlik Gücduvânî …….. (ö. 617/1220-21)

Hoca Ârif Rivgerî (ö. 649/1251)

Mahmud İncir Faşnevî …….. (ö. 670/1271)

Ali Râmitenî (Azizan) ……. . (ö. 705/1305, 715/1315)

Muhammed Baba Semmâsî .. (ö. 740/1339)

Seyyid Emir Külâl (ö. 777/1375)

Bahaeddin Nakşibend ………. (ö. 791/1389)

Muhammed Alâeddin Attâr. (ö. 802/1399)

Mevlânâ Ya’kub Çerhî …….. (ö. 847/1443)

Ubeydullah Taşkendî ………. (ö. 895/1490)

Muhammed Parsa ….. …….. (ö. 922/1516-17)

Derviş Muhammed (ö. 970/1562)

Hacegî Emkenegi (ö. 1008/1599)

Muhammed Baki Billah …… (ö. 1014/1605)

İmam Rabbânî … (ö. 1034/1625)

Muhammed Ma’sum ……….. (ö. 1098/1687)

M. Seyfeddin Fârukî ………… (ö.1100/ 1689)

Muhammed Bedvânî ……….. (ö. 1135/1723)

Şemseddin Habibullah …….. (ö. 1195/1781)

Abdullah Dehlevî ….. ……… (ö. 1240/1824-25)

Mevlânâ Hâlid Bağdâdî ……. (ö. 1242/1826)


Bu tarikat silsilesi, Hz. Ebûbekir (r.a)’den, Ebû Yezid Bistâmi’ye kadar “Sıddıkiyye”; Bistâmî’den, Abdulhâlik Gucdüvânî’ye kadar “Tayfuriyye”; Gucdüvânî’den, Muhammed Bahâeddin Nakşbend’e kadar “Hâcegâniyye”; Bahâeddin Nakşibendden, Ubeydullah Ahrâr’a kadar “Nakşbendiyye”; Ubeydullah Ahrâr’dan, İmâm Rabbâni’ye kadar “Nakşbendiyye-i Ahrâriyye”; İmam Rabbânî’den Şemseddin Mazhar’a kadar “Nakşbendiyye-i Müceddidiyye”; Şemseddin Mazhardan, Mevlânâ Hâlid’e kadar Nakşbendiyye-i Mazhariyye”; Mevlânâ Hâlid’den sonra “Nakşbendiyye-i Hâlidiyye” olarak anılmıştır (Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 434 vd.).

Abdulhâlik Gücduvânî (ö. 617/1220)’nin tesbit ettiği şu on bir prensip, Nakşibendiye Tarikatı’nın esasını teşkil etmektedir:


1- Vukuf-ı Zamanî: Müridin zamanı çok iyi değerlendirmesidir.

2- Vukuf-ı Adedî: Dersin adedi ve gerçek manası düşünülmelidir.

3- Vukuf-ı Kalbî: Kalbi uyanık tutmak gerekir.

4- Hûş der-dem: Nefes alıp verirken, gaflette olmamak.

5- Nazar ber-kadem: Başkasına değil, kendine bakmalıdır.

6- Sefer der-vatan: Halktan ayrılıp Hakk’a gitmesidir.

7- Halvet der-encümen: Halk içinde de olsa, halvet hali olmalıdır.

8- Yâd kerd: Şeyhin verdiği zikri, kalb ve dil ile daima tekrarlamak.

9- Bâz geşt: Zikirle Allah’a dönüş, vuslât düşünülmelidir.

10- Nigah-daşt: Kalbi zararlı düşüncelerden korumak.

11- Yâd-daşt: Masivâyı bırakarak, sadece Allah’ı düşünmektir (Mustafa Kara, Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi, İstanbul 1987, s. 156).

Bazı alimlerde, Nakşibendiye Tarikatının esaslarını şu maddelerle özetlemişlerdir:

1- Şeriatla zahiri temizlemek. 2- Tarikatla batını temizlemek. 3- Hakikatle Kurb-ı ilâhiye ulaşmak.

4- Marifetle Allah’a ulaşmak (Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, s. 295).

Başta işaret edildiği gibi, Ehl-i Sünnet itikâdına bağlı olan Nakşibendiye tarikâtı çeşitli ilimlerle meşgul olmaya, va’z ve sohbetler vasıtasıyla bu ilimleri tebliğ etmeye son derece önem vermiştir. İlimle meşgul olmanın, pozitif ilimlerden, bilhassa fizik, kimya, biyoloji vs. gibi Hakk’ın kudret ve azametini idrake vesile olan ilimlerden faydalanmanın bir çeşit zikir olduğunu kabul etmiştir.

Bir de Nakşibendiye tarikatı mensupları, Şerîat esâslarına uymaya ve ona bağlı olmaya son derece önem vermişlerdir. Şeyh Ahmed Farûkî’nin;

“Şer’î edeplerden birine riayet, mekruhlardan birini bırakmak; zikirden, fikirden, murakabeden ve mertebelere teveccühten daha faziletlidir” (Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, trc. Abdulkadir Akçiçek, İstanbul 1976, s. 13) şeklindeki açıklamaları, bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.

Ayrıca Nakşibendiye tarikatı, boş kalan insanların nefsin pençesinden, çeşitli kötü alışkanlıklardan korunması için, tevbe, istiğfar, zikir, tefekkür, nafile namazlar ve benzeri şeylerle meşgul olmayı tavsiye etmiştir. Bu şekilde nefsi yenip kalbi kontrol altında tutmaya murakabe denir.


Diğer tarikatlarda olduğu gibi, Nakşibendiye Tarikatı’nda da râbıta vardır. Râbıta’yı şöyle açıklamaktadırlar: Doğrudan Allah ile manevi bir baş ve irtibât kuramayan mürid, Resulullah (s.a.s) Efendimizden itibaren, hayatta olan mürşidine kadar silsiledeki bütün meşayihin oturduklarını, kendisinin de mürşidinin yanında yer aldığını ve onlardan manevi bir feyiz aldığını düşünür ki buna râbıta denir. Râbıta yoluyla alınan bu füyuzât, manevi yolda ilerlemeye vesiledir. Râbıta’da dikkat edilecek husus, rabıta yapılan kişinin bu işin ehli, alim, kamil bir mürşid olmasıdır. Aksi takdirde, istenilen netice elde edilemez. Râbıta vesilesiyle mürid, “fenâ fi’ş-Şeyh”e, ondan sonra “fena fi’r-Resûl” ve “fenâ Fillâha ulaşır. Kişi vasıtasız olarak “fena fıllah’a (Allah Teâlâ’da fani olma imkânına) sahip değilse, râbıta yapması tavsiye edilmiştir. Aksi hallerde buna lüzum görülmemiştir (M. Halid, Râbıta hakkında Risâle İstanbul 1924, s. 238; Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 447).

Nakşibendiler önceleri kalben, gizli zikrederlerdi. Sonraları cehren, açık olarak da zikretmişlerdir. Hâlidîler ilk kurulduğu gibi kalben, gizli zikretmektedirler (Reşid Paşa, Tasavvuf, s. 104).


Nakşibendiye Tarikatı’nda topluca yapılan zikre hatm-ı hacegan denir. Müridlerin adedi on kişiden az ise, küçük hatme; çok ise, büyük hatme sesli, sessiz olarak icrâ edilir. Aralarında iki fark vardır. Birisi, 79 kere okunacak olan el-İnşirâh suresinin terkedilmesi, diğeri ise,1001 ihlâs yerine 500 defâ, Ya Baki entel-Bâki’nin okunmasıdır (Mustafa Kara, Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi, s. 156).


Bütün bu usul, prensip ve kaideler tarikat şeyhleri tarafından konulmuştur. Sünnette 79 defa İnşirah 1001 defa İhlas vb. vîrdler mevcut değildir. Ayrıca yukarıda sayılan on bir prensip ve usul de Resulullah zamanında mevcut olmayıp sonradan tarikatın mensupları tarafından ortaya konmuştur. Yoksa Hz. Peygamber’den bu konuda sahih yolla gelen herhangi bir hadis veya bir haber yoktur. Bunlar tarikat ve va’z türü eserlerde mevcuttur. Halkı ibadet ve takvaya alıştırmak için iyi niyetle dinde ihdas edilmiş bid’atlerdir.Tevhid akidesine ters düşmeyenler, Kur’an ve Sünnet’e uyanları kabul edilir

1- Celveti Tarikatı

Bayramiyye tarikatının bir şûbesi.

Ünlü mutasavvıf Azîz Mahmud Hüdai’ye nisbet edilen bir tarikat.


Arapça’da yerini, yurdunu, terk etmek mânâsına gelen celvet kelimesi, tasavvuf ıstılahı olarak, kulun, Allah sıfatları ile halvetten çıkışı ve Allah’ın varlığında fanî oluşu anlamını taşır.
Celvetiyye, celvete mensup olanlara verilen isimdir. Celvet, halvetten çıkmaktır. Bu da itibarî olan her şeyi çıkarmak, hakikat libâsını giymek demektir. Halvet ile celvet arasında anlam ve imlâ açısından alt ve üstteki noktadan başka bir fark yoktur.


Celvet ve halvet kelimeleri, başlangıçta bir makam ve meşreb ifade ederken daha sonraları iki ayrı tarikatın adı olmuştur. Celvetiyye tarikatının ilk kurucusu olarak değişik isimler ileri sürülür. Bu değişik rivayetleri te’lif eden Bursalı İsmâil Hakkı der ki:
“Celvetiyye tarikatı İbrahim Zâhid Gilânî (ö. 700/1300) devrinde hilâl; Üftâde (ö. 988/1580) zamanında yarım ay; Hüdai (ö. 1038/1628) asrında ise dolunay durumundadır.”
Aziz Mahmud Hüdâî, 948/1552-1038/1628 tarihleri arasında yaşamış bir Türk mutasavvıfıdır. İyi bir medrese tahsili gördükten sonra sûfiyye mesleğine sülûk ederek Bursalı M. Muhyiddin Üftâde’ye mürid olmuş ve kısa zamanda onun yanında hilâfet alarak irşâda mezun olmuştu. Şeyhinin vefatından sonra İstanbul’a gelerek irşâda başlayan Hüdâyî, ilmi ve mânevî nüfûzu sayesinde halkın her kesiminden binlerce insanın sempatisini kazanmış, özellikle devlet adamları ve sultanların hürmetine mazhar olmuştu. Onun eserleri Celvetiyye tarikatının teşekkülünü ve sistemleşmesini sağlamıştır. Hüdâyî’nin “Vakıât”, “Tarîkatnâme,” “et-Tarîkatü’l-Muhammediyye” ve “Câmiu’l-Fazâil” gibi eserleri, tarikatın temel kaynakları arasında sayılabilir.


Aziz Mahmud Hüdâî, “Şakâyık zeyli”ne göre, Seferhisarlı’dır. Gülşen Efendi, “Külliyât-ı Hüdâî” de Sivrihisarlı olduğunu kaydediyor. Başkaları da onun Konya Koçhisar’ından olduğunu söylemektedirler. İstanbul’ da okuyan, Edirne’de Sultan Selim medresesinde muitlik, Şam ve Mısır’ da nâiplik eden, Mısır’da Kerimü’ddin Halvetî adlı birisine intisap edip Halvetî olan Mahmud Hüdâî, nihâyet Bursa’da Ferhâdiye medresesine müderris ve Cami-i Atik mahkemesine nâip oluyor. Bu sırada, bir gece, rüyasında, cennetlik olduklarını zannettiği birçok kimseyi Cehennem’de, Cehennem’lik zannettiklerini Cennet’te görüyor. Bunun üzerine ertesi sabah derhal Uftâde’ye gidip teslim oluyor.
Mahmud Hüdâî zamanında büyük bir hürmete mazhar olmuştur.
“Silsilenâme-i Celvetiyyân”, şeyhin bu teveccühe uğrayışına Sultan 1. Ahmed’in bir rüyasını kerâmetle tâbir etmesini, sebep olarak gösteriyor. Peçevî, Rumeli Kazaskeri Sunullah’ın tesiri ile vezir Ferhat Paşa tarafından Fatih Camii’ne vaiz tayin edildiğini kaydetmekte ve şöhretinin bu suretle başladığına işaret etmektedir (İbrahim Peçevî, Tarih, II, 36).
Mahmud Hüdaî üç kere hac etmiştir. Mihrimah Sultan’ın kızı Ayşe Sultan ile evli olduğu rivayet edilmektedir. Şeyhin tatlı dilli ve güzel söz söyleyen, sakallı ve orta boylu olduğu kaydedilir.
Mahmud Hüdâî, vahdet-i vücüdu, şerîat hudutlarını taşmamak üzere kabul eden ve her hususta zahitlik yolunu tutan tam sünnî bir şeyhtir. Hatta o, tasavvufta taşkınlık gösteren, yahut biraı serbest fikri olan sofilere bile karşıdır. Celvetiye’de sülûk, esmâ iledir. Esmâ-i seb’a yani Allah’ın yedi adı “usûl-i esma” adını alır. Celvetîlikte bunlardan başka beş ad daha kabul edilmiştir ki bunlara da “furû-i esmâ” denilir.


Celvetiyye Tarikatı, Bayramiyye’nin; Bayramiyye de Safeviyye ve Halvetiyye’nin bir kolu sayılmaktadır. Celvetiyye, Hz. Ali kanalıyla gelen bir tarikat olması itibarıyla cehrî zikri esas olan, nefs tezkiyesine önem veren bir tarikattır. Harîrîzâde M. Kemâleddin, Tibyânu vesâili’l-hakâik adlı eserinde Celvetiyye’nin esaslarının tezkiye, tasfiye ve tecliye olduğunu belirtir.
“Tezkiye” dünya sevgisini terkederek nefsi mâsivânın şerrinden korumak; “tasfiye”, kalbi her türlü kirden temizleyerek ilâhî iradenin aksedeceği bir hâle getirmektir. “Tecliye” ise, zât-ı İlâhî’nin yine kendisi için zuhûru demektir. Sâlikin, bu âlemi, Hakk’ın zuhûr mahalli olarak görmesidir.


Her çeşit ibadet ve zikirden gaye, insanı gerçek kulluğa erdirmek, kalp tasfiyesi ve nefs tezkiyesiyle kemâle ulaştırmaktır. Celvetiyye tarikatının temel esasları, yine Celvetîler’in kabul ettiği usûle göre, “zikir” ile “manevî ve sürî mücâhede” sûretiyle gerçekleşebilir. Kısaca “kelime-i tevhîd” zikri denilen tevhid zikri, bu tarikatın farklı bir özelliği olarak kabûl edilebilir.
Celvetiyye’de sülûkün dört mertebesi vardır: Tabiat, nefs, rûh ve sırr. Tabiat mertebesinde sâlik tabiatın gereği olan yeme, içme ve cinsî münâsebetten mücâhede yoluyla uzaklaşmaya çalışır. Zaruret ölçüsünde yer, içer ve belli bir süre evlenmez. Nefs mertebesinde nefsten kaynaklanan kötü huy ve sıfatlarını mücâhede yoluyla terketmeye çalışır. Nefsin kötü fiilleri iki türlüdür. Bir grubu kendi irâdesi ile işlediği günahlar; diğerleri iyice yerleşmiş kötü huy ve alışkanlıklardır. Bunların her iki grubun da ancak riyâzat ve mücâhede ile ıslah edilebilir. Nefs, belli şekillerde ıslah edilip kontrol altına alınınca rûh ve sırr mertebelerine yol açılmış olur. Ruh mertebesinde sâlik, nefsin kötü huylarının tasallutundan kurtulup rûhu ile irtibata geçmiş sayılır. Ruhun bozuk tarafı, marifet-i ilâhiyyeden mahrûmiyyettir. Bu yüzden rûhun terbiyesi ancak marifet-i ilâhiyye ile olur. Rûh mertebesinde ilm-i ledün sırları zâhir olmaya başladığında sâlike “keşf” vâki olmaya başlar. Tabiat ve nefs mertebelerinde keşf yoktur. Sâlik rûh mertebesinde mârifet ve ilâhî aşkı elde ettikten sonra, sırr mertebesine yükselir. Bu mertebenin gereği mâsivâdan ilgiyi kesmek, Hakk’tan başkasına gönül vermemektir. Bu makam, mahv fena ve tecellî nürlarının zuhûr ettiği vuslat makamıdır.
Bu dört makamın her biri, ayrı ayrı renklerle temsil edilmiştir: Tabiatta renk “toprak” alâmeti olarak siyahtır. Nefs kan rengindedir ve bu
“hevâ” alâmeti sayılır. Rûhta renk sarıdır ve “ateş”in sembolüdür. Sırr renksizdir ve “su”yu temsil eder. Böylece anâsır-ı erbaa* tamamlanmış olur. Bu dört makamın sonunda Celvetî sâliki hilâfete ehil hâle gelerek mürşidi tarafından halife tayin edilir.
Celvetiyye’nin; Bursalı İsmâil Hakkı tarafından kurulmuş olan Hakkıyye, Selâmi Ali Efendi’ye nisbet edilen Selâmiyye, Kütahyalı Ali Fenâi Efendi’nin temsil ettiği Fenâiyye ve M. Hâşim Baba tarafından kurulmuş olan Hâşimiyye olmak üzere dört kolu vardır. İstanbul’da tarikat ve tekke faaliyetlerinin serbest olduğu dönemlerde, hemen hemen otuza yakın celveti tekkesi vardı.


Celvetiyye tarikatında diğer tarikatlardan farklı olarak dizler üstüne kalkılıp yarı-kıyam hâlinde icra edilen bir zücir tarzı vardır ki buna “nısf-ı kıyâm” ya da “hızır kıyâmı” denilir.
Celvetî mensuplarının giydiği Celvetî tacının tepesinde onüç; dilim ve bu dilimleri birleştiren bir düğme bulunur. Tarikatın merkez tekkesi, İstanbul-Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdâî’nin medfûn bulunduğu âsitânedir. Tarikat, İstanbul ve Bursa’nın dışında Balkanlar’da da yayılma istidadı göstermişti. (Geniş bilgi için bk. H. Kamil Yılmaz, Aziz Mahmud Hudâî ve Celvetiyye Tarikatı, İstanbul 1982).
Celvet halka karışarak, halk ile beraber olmaktır.Celvetiler, halka karışmakta hayır olduğu kanaatindedirler.Kulun Hakk’ın sıfat ve vasıflarıyla süslenmesi, kulun, kendi varlığından geçmesive Hakk varlığında yok olmasıdır.Tasavvuf ıstılahı olarak Celvet; “kulun, Hakk’ın sıfatlarıyla vasıflanmış olarak halvetten çıkışına ve O’nun varlığında yok oluşuna fena fillah denir.
Celvet; hayata ve hadiselere iştirak (ihtılat) tir, ruhun kemaline delildir. Halvet ise; celvetin tamamlayıcısı, celvete geçmek için basamak, celvete hazırlayıcı hususi bir haldir. Celvet sadece bir ıstılahtan ibaret olmayıp beka makamının da bir ifadesidir. Halvet de fena makamının bir ifadesidir.
Celvet; hakikat yolcusunun çıkarken geçtiği manevi mertebe ve makamlara, nefsani ahlaktan soyunup, İlahi isimler elbisesini giydikten sonra Rahmani ahlak ile dönmesidir.Üftade’ye göre :
Allah’a varan yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır. sözünün manası da budur. Üftade’ye göre celvet; aynı zamanda cem’u-l cem makamıdır. Şöyle ki salik, vuslata erince sulükü tamamlanır, fakat makamları tamamlanmış olmaz. Bundan sonra beka alemine yani kesret alemine döner. Kur’an-ı Kerim de:
“Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar yahut daha az kaldı.”(Necm, 53/9) ayetindeki “kabe kavseyn” kelimesi buna işaret etmekte olup kurb (Allah’a yakın olma) makamıdır, salik vuslata ermezden önce bu makama ulaşır. “Ev edna” ise vuslat makamıdır. İşte Hakk’a vasıl olan salik yeniden “kabe kavseyn”’e dönünce, bu inişle cem’ul cem makamına çıkmış olur. Bu makam kesret ile vahdetin, fark ile cem’in yani zıt mefhumların birleşmesinden dolayı cem’ul cem adını almaktadır. Üftade’nin tarifiyle cem ve cem’ul cem ıstılahları, klasik tasavvuf anlayışındaki ıstılahlardan farklıdır; O’nun “ma’ıyyet” dediği cem’, cem’ dediği cem’ul cem’, cem’ul cem’ dediği de celvettir. Kur’an-ı Kerim bu makama şu ayetle işaret eder:
“O, ilktir, sondur, zahirdir, batındır”(Hadid, 57/3)
Cem’ul cem’ makamının ehli, insan-ı kamil vasfını da kazanmış olur, ne halk ne de Hak ile “mahcub” (perdelenmiş,örtülü) olmaz, eşyanın (madde ve enerjinin, varlıkların) vücudunu batıni yönden “ayn-i Hakk” olarak görür, bir taraftan eşya ile kayıtlı (bağlı,bağıntılı) olduğu halde marifetullah tarafından bakıldığında eşyanın üstündedir, eşya ile kayıtsızdır.
Celvetiler tevhid ile meşgul olurlar, mücahede ederler.
Bütün tarikatlarda olduğu gibi Celvetiyyede de Hakk’a vusul için bir Mürşid-i Kamil’e intisab etmek gerekmektedir.
Mürid, mürşidine intisab ettikten sonra, mürşidinin talimatına uygun olarak zikir ve manevi mücahedeye başlar.
İlk ve en önemli ZİKİR, Kelime-i Tevhid’tir.Yani “LAİLAHE İLLALLAH” sözüdür.Buna TEVHİD zikri denir.Mürid ilk zamanlar Tevhid zikrini yaparken “LA MA’BUDE İLLALLAH” manasını düşünür.İkinci mertebede Kelime-i Tevhid’i “LA MAKSUDE İLLALLAH” manasını zikreder.Üçüncü mertebe de ise “LA MEVCUDE İLLALLAH” (Allah’tan başka mevcut yoktur.) manası ile zikreder. Mürid Tevhid Nuru zahir oluncaya kadar bu zikre devam eder.
Celvetiye tarikatında ikinci önemli zikir “ESMA-İ SEB’A” zikridir.Allah (c.c) yedi ism-i şerifi sırasıyla şunlardır.LA İLAHE İLLALLAH, ALLAH, HU, HAKK, HAYY, KAYYUM, KAHHAR … Bu yedi isim, nefsin yedi makamına tekabül etmektedir.
Celvetiye tarikatına giren müride, Şeyh şunları telkin ve tavsiye eder.
1-Her gün 100 defa “ESTAĞFİRULLAH EL-AZİM” demek.
2-Her gün Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’e 100 defa selat ve selam getirmek.
3-Günde 700 defa “LA İLAHE İLLALLAH” ve her 20. veya 30. ’da bir defa “MUHAMMEDÜN RESULÜLLAH” demek, mürid mürşidinin verdiği bu evradın dışına çıkmaz.
4-Sabah namazından sonra güneş iki mızrak boyu yükselene kadar zikir ve tefekkürle meşgul olur.
5-İşrak vaktinden zevale kadar, 4-6 rekatlık kuşluk namazı kılmak.
6-Akşam namazının sünnetinden sonra 6 rekat “Evvabin” namazı kılmak
7-Gecenin üçte bir vaktinde kalkıp 2-12 rekatlık “Teheccüd” namazı kılmak
8- Pazartesi ve Perşembe günleri ile Zilhicce ve Muharremin 10 gününü Recep ve Şaban’ın tamamını oruçlu geçirmek
9-Daima abdestli bulunmak
10-Abdest aldığı zaman 2 rekat “Şükr-i Vudu” namazı kılmak
Bundan başka mürid şunları yapmaya dikkat eder.
a)-Tevbe ve inabeye ihtimam göstermek
b)-Sünnete riayetkar olmak
c)-Dünya malına tamah etmemek
d)-Az yemek
e)-Az konuşmak
f)-Daima zikirle meşgul olmak
g)-Şeyhe rabt-ı kalb etmek
h)-Şeyhe ititrazı terk etmek ve ona inanıp güvenmek.
CELVETİ AYİNİ


Celvetiler, dizleri üzerinde durarak zikrederler.Buna “Nısf-ı Kıyam” veya “Hızır Kıyamı” denir.Bir rivayete göre, kuud tevhidi sırasında Hz. AZİZ MAHMUD HÜDAİ postunda otururken bir anda zikir meclisine “Hz. Peygamberimiz (S.A.V.)” (bir başka rivayete göre de Hz.HIZIR a.s.) ın teşrif buyurduğunu kalp gözü ile görüp ayağa kalkmak istemiş, fakat Hz.Peygamberimiz (s.a.v.), kalkmamasını işaret edince, dizleri üzerinde yarı kalkmış olarak kalır ve zikre öylece devam edilir.O günden sonra bu şekilde zikir Celvetiyye de teamül haline gelmiştir.
CELVETİYYE DE TAC VE KİSVE


Celveti tacı 13 terklidir.Tepesi siyaha yakın koyu yeşil renktedir.Ortasında kendi renginden bir düğme vardır.Tacdaki 12 terk, Tevhidin harflerine ve Esma-i Hüsna-i Aşereye, biri de Esma’dan mazhar olunan isme delalet etmektedir. Bir başka rivayete göre: 12 imama ve bir de Hz. Pir’in Kutbiyyetine işarettir.Tepedeki düğmede “NÜBÜVVET-İ MUHAMMEDİYYE” nin ifadesidir.Bu tacı giyenlere “Celveti Sofusu” denirdi.


CELVETİYYE’NİN ŞUBELERİ
1-SELAMİYYE:
Selami Ali Efendi tarafından kurulmuştur.
2-HAKKIYYE
İsmail Hakkı Bursevi Hz. leri tarafından kurulmuştur.
3-FENAİYYE
Kütahyalı Fenai Ali Efendi tarafından kurulmuştur.
4-HAŞİMİYYE
Bandırmalı zade Mustafa Haşim baba tarafından kurulmuştur.

2 – Mevlevi Tarikatı

Ölüm gününü Hakk’la vuslat, sevgiliye kavuşma günü sayan Hz.Mevlânâ’nın bu dünyadan göçüp, sonsuzluk âlemine doğmasıyla onu tanıyanlar, fikir ve görüşlerini benimseyenler büyük acılara boğuldular. Başta oğlu Sultan Veled, Çelebi Hüsâmeddin ve diğerleri… 

Hz.Mevlânâ’nın fikirleri ve yaşantısı kurumlaşmalı, yüzyıllar boyu tüm insanlığa uzanan bir el olmalıydı. İnsanlığı sevgiye, hoşgörüye, iyiliğe, doğruluğa ve güzel ahlâka yani İslâm’a çağıran bir el…
İslâm Peygamberi, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammed’in yüzyıllar önce tüm insanlığa yaptığı çağrıyı Hz.Mevlânâ da yineliyordu.

Bâzâ! Bâzâ! Her ân çi hestî bâzâ
Ger kâfîr u gebr u bût-perestî bâzâ
İn dergeh-i mâ, dergeh-i novmîdî nîst
Sad bâr eger tövbe-şikestî bâzâ

Gel!.. Ne olursan ol, yine gel…
İster kâfir ol, ister ateşe tap, ister puta…
İster yüz kere tevbe etmiş ol, ister yüz kere bozmuş ol tevbeni…
Bizim kapımız umutsuzluk kapısı değil, nasılsan öyle gel.

Çelebi Hüsâmeddin döneminde başlayarak, Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Ârif Çelebi zamanında toplanan Mevlânâ âşıkları, Mevlevîlik Tarîkatı’nın temelini attılar ve sistemini oluşturdular. Muhtelif yerlerde tekkeler kurdular, vakıflar sağladılar, insanların gönüllerine ışık götürdüler.


Mevlana Celaleddin Rumi’nin  düşünceleri çevresinde kurulan tarikat. Babasının düşüncelerini sistemleştirdiği ve tarikat biçiminde örgütlendirdiği için Mevlana’nın oğlu Sultan Veled, Mevlevilik’in asıl kurucusu ve ikinci piri sayılır.
Mevlana’nın hayatı boyunca tarikatlara özgü birtakım kurallara uymadığı, kendisine bağlananlar için özel kurallar koymadığı bilinmektedir. Sözgelimi kendisine bağlananlar için ne bir giriş töreni düzenler, ne de belli bir zikir öngörürdü. Diğer tarikatlar gibi özel giysilerle ayrılma yoluna da gitmemişti. Bilinen başlıca uygulaması müridliğe kabul edilenlerin saç, sakal, bıyık ve kaşlarından birkaç kıl kesmek, kendisine halifelik verilenlere de bugün hırka denilen geniş kollu, yakasız, önü açık bir giysi olan fereci giydirmek, halkı aydınlatma görevini simgelemek üzere bir çerağ vermekti. Mevlevilik’in başlıca kurallarından birisi olan semayı da yalnızca aşk ve cezbe için yardımcı bir öğe sayardı. Ancak oğlu Sultan Veled, halifeliği döneminde Mevlana’nın düşüncelerini temel olarak Mevleviliği kendine özgü kuralları, törenleri olan bir tarikat durumuna getirdi.
Mevleviliğe göre tasavvufi eğitimin amacı insanın kendine gelmesini, kendini bulmasını sağlamaktır. Gerçeğe ulaşmak için insan tabiatına aykırı yöntemlere başvurulmamalıdır. Zikir ve çile gerçeğe ulaşmanın temel yöntemi değildir. Zikir ancak düşünceyi harekete geçirdiği ölçüde yararlıdır. Gerçeğe ulaşmanın asıl yolu aşk ve cezbedir. Bunun için de isimlerden ve kelimelerden geçip Allah’ı bulmak Allah dışındaki varlıklardan (masiva) arınmak gerekir. Bütün varlığı kuşatan Allah’ın varlığı tek gerçektir. Varmış gibi görülen varlıklar gerçekte yoktur; varolan, bu varlıklar aracılığı ile kendini gösteren Allah’tır. Evren her an yeniden yaratılmaktadır. Zıdlar alemi olan bu dünyada herşey izafidir. Allah’ı gerçek anlamda tanımayan insanlar dünyanın, altın ve gümüşün kulu, kölesi olurlar. Bu kölelikten kurtulmanın tek yolu da Allah aşkıdır.


Mevleviliğe göre mürid kendini mürşidinde yok etmeli, kendine baktığında mürşidini görmelidir. Mürşidinin tüm isteklerini tereddüt etmeden kabul etmeli, ona itaatı Allah’a ve Peygamber (s.a.s)’e itaat, muhalefeti de Allah ve Peygamber (s.a.s)’e muhalefet bilmelidir. Kendisini şeyhinden uzaklaştıracak hiçbir sözü dinlememeli, onun iyiliğin mutlak temsilcisi olduğuna inanmalı, hakkında kötü düşünmemeli, yanında çok konuşmamalıdır. Nefsini zayıflatmaya, riyazet ve mücahede ile öldürmeye çalışmalıdır. Kötülüğü buyuran nefsi (nefs-i emmare) ancak mürşid öldürebilir. Bu nedenle mürid mürşidinin irşadına sıkı biçimde sarılmalıdır.
Mevlevilikte başlıca tarikat ayini, âyin-i şerif de denilen semadır. Belli kurallar içinde ve müzik eşliğinde yapılan semadan başka zikir telkini, tac ve hırka giyme, halvet, tarikata giriş, halifelik verme de belli kurallara bağlanmıştır. Sözgelimi zikir telkininde şeyh müridi önüne oturtarak elini tutar, bütün günahlardan sakınacağına, iyilik ve takva üzere bulunacağına dair söz alır, kelime-i tevhidi üç kez telkin eder, sonra da onun için dua eder. Duanın arkasından şeyh, dünya ile ilgisini kestiğini simgelemek üzere müridin saçından birkaç kıl keser. Halvet, diğer tarikatlarda olduğu gibi kırk gün süren bir ibadet, riyazet biçiminde değil, tekkede hizmet biçiminde uygulanır. Binbir gün süren bu halveti (çile) tamamlayan kişiye derviş adı verilir.
Tac ve hırka giydirme de küçük bir törenle yapılır. Tac giyecek mürid başını açarak şeyhin önüne oturur, başını şeyhin dizine koyar. Mevlevi silsilesini okuyan şeyh Allah’tan müridi fakirlik yolunda (tasavvuf) başarılı kılmasını, başına manevi bir tac ihsan etmesini dileyerek tacı giydirir. Fatiha sûresini okuyarak dua eder. Hırka ise ayakta giydirilir. Yine mevlevi şeyhleri silsilesi ve Fatiha okunur, dua edilir. Duanın arkasından hırkası giydirilen mürid şeyhin ve orada bulunan büyüklerin ellerini öper.
Halvetten çıkmış, eğitimini tamamlamış ve gerekli olgunluğa ulaşmış dervişlere verilen üç tür halifelik vardır. Bunlar suret-i hilafet, mana-yı hilafet ve hakikat-ı hilafet olarak anılır. Suret-i hilafet, bir dervişe bir tekkenin yönetimini yürütmesi amacıyla verilen halifeliktir. Bu tür halifeler irşad yetkisine sahip değildir. Mana-yı hilafet, seyr-ü süluk denilen tasavvufi yolculuğun makam ve mertebelerini iyi bilen, Allah’ı tam anlamıyla tanıyan dervişe halkı irşad etmesi amacıyla verilen halifeliktir. Hakikat-ı hilafet de doğrudan irşad ve şeyhlik yetkisiyle verilen halifeliktir. Şeyhlik makamı boş olan tekkelere atanacak şeyhler bu halifeler arasından seçilir.
Mevleviliğe mensup kişiler seyrü sülukteki durumlarına göre çeşitli derecelere ayrılır. İlk dereceyi mevlevilerin büyük çoğunluğunu temsil eden muhibler oluşturur. Seven kişi demek olan muhib, mevlevi kurallarına göre sikke tekbirletip tarikata giren, ancak dervişliğe ikrar vermeyen müriddir. İkinci derecede dede de denilen dervişler yeralır. Derviş ikrar verip tekke mutfağında (matbah) üç gün saka postunda oturan, kararından dönmezse arakiye ve hizmet tennuresi giyinip çeşitli hizmetlerle binbir gün halvet (çile) çıkaran, onsekiz gün süren hücre çilesini de tamamlayan mevleviye verilen addır. Şeyhler üçüncü dereceyi oluşturur. Şeyh, bir tekkeyi yönetmek, muhib ve dervişlerin yetiştirme yetkisine sahip olan mevlevidir. Mevlevilikte son dereceyi halifeler meydana getirir. Halifeler, başkasına halifelik verme yetkisine sahip şeyhlerdir.
Sultan Veled’ten sonra bütün Mevleviliği temsil eden Konya’daki merkez tekke şeyhliğinin babadan oğula ya da ailenin büyüğüne geçmesi gelenekleşti. Bu geleneğe bağlı olarak şeyhlik makamına oturan kişiye Çelebi adı verildi ve zamanla merkez tekke şeyhliği Çelebilik makamı olarak anılmaya başladı. Çelebiler, başlangıçta, şeyhlik makamında oturan kişi tarafından önceden belirlenirdi. Sonraları çelebiler dedelerin onayıyla atanmaya başladı. Daha sonra da, adaylar arasındaki çekişmeler nedeniyle çelebiler padişah iradesiyle atanır oldular.
Çok uzun bir süre geçmemesine rağmen Anadolu’nun pek çok yerinde Mevlânâ âşıkları mevlevîhânelerde toplanmaya başladılar. Oradan Arap Yarımadası’na,


Asya ve Avrupa’ya yayıldılar. Artık padişahlar da, gedâlar da aynı posta baş kesmedeydiler. Sultan III.Selîm, Sultan II.Mahmud gibi bir döneme damgasını vuran Osmanlı sultanları mevlevîhânelerde şeyhlerinin dizlerine baş koymadaydılar. Aşk, sınır tanımaksızın yüreklere ateşler yaktı, yaktı…
Mevlevilik Türk düşünce ve sanat hayatına önemli etki ve katkıları olan bir tarikattır. Mevlana’nın vahdet-i vücud (varlık birliği) anlayışına dayanan düşünceleri yüzyıllar boyunca etkisini sürdürmüş, günümüze kadar canlılığını koruyabilmiştir. Mevlevi tekkeleri, tarikat faaliyetlerinin yanısıra bir sanat ve kültür kurumu gibi çalışmış, baştan beri birçok şair, yazar ve bestecinin yetiştiği merkezler olmuştur.


Osmanlılar döneminde Türkiye’de en yaygın tarikatlardan birisi olan Mevleviliğin faaliyetine, diğer tarikatlarla birlikte, 13 Eylül 1925 tarihli bir kanunla son verildi. Faaliyetini bir süre Şam’da sürdürmeyi denediyse de başarılı olamadı. Ancak 1926 yılında Konya’daki merkez tekke ve Mevlana türbesi müze olarak yeniden açıldı.

3 – Sa’di Tarikatı

Sâdîyye tarikatı; (H.460) 1068 senesinde Mekke’de doğan, Şam yakınlarındaki Cebâ köyünde yaşayarak, (H.575) 1180 senesinde burada Hakk’a yürüyen Hz. Pir Sâdeddin Cebâvî tarafından kurulmuştur. Tarîkat âdâb ve erkânının sistemleşmesi ve bu sistemin kayıtlara geçmesi, Pîr-i Sani Şeyh Muhammed Sâdeddin (vefatı: H.986/M.1579) ile başlamıştır.

Sâdîyye tarikatı, günümüzde Suriye, Mısır, Filistin, Lübnan, İsrail, Anadolu ve Balkan toprakları üzerinde yaygın olarak ayaktadır. Kaynaklar, 1925 yılı öncesinde, sadece İstanbul’da otuzüç civarında Sâdî dergâhının bulunduğunu göstermektedir.

Gençliğinde bir müddet eşkiyalık yaptı. Babası Yunus eş-Şeybani’nin duaları neticesinde bir gün rüyasında Peygamberimizi (s.a.v.) gördü. Bunu İlahi bir ikaz sayarak tövbe etti ve babasına intisap etti.
Sonra Cabba’ya giderek burada yerleşti. Telkin yoluyla ruh hastalıklarını iyileştirmekle şöhret buldu.
700/1301 yılında Cebba’da  vefat etmiştir.
Tarikat, daha sonraki  yıllarda bünyeleşmiş ve Suriye bölgesinde yayılmıştır. Sadiye tarikatı, Selamiye kolunun kurucusu Abdüsselam Hazretleri ile Anadolu’ya girmiş, İstanbul’dan Rumeli’ye geçmiş ve yayılmış, Rufaiyye gibi Bektaşilik ve fütuvvetle karışmıştır.
Sa’diyye’de cehri zikir esastır. Tarikat mensupları, bir salonun etrafında gözleri kapalı, kollar açık olarak sağ ökçeleri üzerinde raks ederler. Sadilerde de yılanlarla oynamak vs. bürhanlar vardır.
Tarikat Cibaviye olarak da isimlendirilir. Tarikatın adab ve erkanı, Haririzade’nin Abiku’s-saadeti’l-ebediyye adlı eserinde anlatılmıştır.

SA’Dİ TARİKATI SİLSİLESİ

Hz. Ali

Hasan el-Basri

Habib-i A’cemi

Davud et-Tai

Ma’ruf el-Kerhi

Seriyü’s-Sakati

Cüneyd el-Bağdadi

Şeyh Ebu Ali Rudbari

Şeyh Ebu Ali Katip Hüseyin

Şeyh Ebu Osman el-Mağribi

Şeyh Ebu Kasım Gürgani (veya Kerkani)

Şeyh Ebu Bekir Nessac et-Tusi

Şeyh Ebu’l-Vefa İbrahim

Şeyh Ebu’l-Bereket el-Bağdadi

Şeyh Ebu Said el-Endülisi

Şeyh Ebu Medyen el-Mağribi

Şeyh Yunus eş-Şeybani

Şeyh Mezid eş,Şeybani

Piri tarikat Sa’deddin el-Cebavi eş-Şeybani

4 – Halidi Tarikatı

Mevlana Hâlid-i Bağdâdi hazretleri, Irak ve Şam’da yetişmiş büyük velilerdendir. Silsile-i aliyyenin yirmi dokuzuncusudur. Asrının müceddidi idi. Babası Hazret-i Osman’ın, annesi ise Hazret-i Ali’nin soyundandır. Kabri Şam’ın kuzeyinde, Kâsiyun Dağı eteğindeki kabristanda bulunan türbesindedir.


(ö. 1242/1827) Nakşibendi tarikatının ‘Hâlidiyye’ kolunun kurucusudur. Hindistan’ın Delhi şehrine giderek Müceddidiyye koluna mensup Abdullah Dehlevî’nin (ö. 1240/1824) hizmetinde bulunmuş ve bir yıl gibi kısa bir zamanda Nakşibendiyye, Kâdiriye, Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çeştiyye tarikatlarından icazet akrak geri dönmüştür.


Zekası keskin, hafızası kuvvetli, iradesi sağlam ve çok çalışkan idi. Devrin meşhur pek çok âlimlerinden ilim öğrenip, icazet aldı. Öğrendiği bütün ilimlerde din ve fen adamlarına hocalık yapacak derecede üstün bir bilgiye sahip oldu. Din ve fen ilimlerindeki üstünlüğü ve geniş bilgisi sebebiyle zamanının bütün âlimleri ve velilerinin takdirlerini kazandı. Hangi ilimden ve hangi fenden ne sorulursa sorulsun derhal cevabını verirdi. Zekası ve bilgisi karşısında akıllar hayrete düşerdi. 21 yaşındayken, ulemaya üstad olup, 7 yıl ders okuttu. Âlimler arasında sözü senet idi.


Hicaz’a gidip Medine’ye kavuşunca Peygamber efendimize olan aşkını Farsça olarak dile getiren Kaside-i Muhammediyye’yi yazdı. Medine’de Yemenli fazilet sahibi bir zata rastladı. Ondan nasihat istedi. O zat dedi ki: “Ey Hâlid, Mekke’ye gidince edebe uymayan bir şey görürsen hemen reddetme.” O da Mekke’de bir Cuma günü Kâbe-i şerife karşı Delâil-i Hayrât’ı okurken birinin, Kâbe’ye sırt çevirip kendine baktığını gördü. “Şuna bak Kâbe’ye arkasını çevirmiş, edebi gözetmiyor” diye düşünürken, o kimse; “Mümine hürmet, Kâbe’ye hürmetten öncedir. Bunun için yüzümü sana çevirdim. Sana verilen nasihati ne tez unuttun” dedi. Ondan özür dileyip; “Beni talebeliğe kabul et” diye yalvardı. O da; “Sen burada olgunlaşamazsın, senin işin Hindistan’da tamam olur” dedi. Bu zatın, hocası Abdullah-ı Dehlevi olduğu rivayet edilmektedir.


Bir gün Hindistan’dan Abdullah-ı Dehlevi hazretlerinin talebelerinden Mirzâ Abdürrahim çıkageldi. Hocasının “Mevlana Hâlid’e selamımızı söyle bu tarafa gelsin!” buyurduğunu bildirdi. İkisi beraberce Hindistan’a gittiler. Abdullah-ı Dehlevi hazretlerinin bulunduğu şehre gelmenin sevinci ile, yanında bulunan eşyaların hepsini, fakirlere dağıttı. Hindistan’ın en büyük velisi ve büyük İslam âlimi, Şâh Abdullah-ı Dehlevi’nin huzuruna kavuştu.

Abdullah-ı Dehlevi, ona nefsinin terbiyesi için dergahı temizleme vazifesini verdi. O, âlim bir zat olmasına rağmen, hiç itiraz etmedi. Bir müddet bu vazifeye devam ederken, hocası ile karşılaştı. Onun omuzları üzerinden Arş’a doğru muazzam bir nurun yükseldiğini ve meleklerin ona hayranlıkla baktıklarına şahit oldu. Hocası, onun tasavvufta pek yüksek derecelere eriştiğini görünce, devamlı yanında bulunmasını emretti. Abdullah-ı Dehlevi’nin kalbindeki bütün esrar ve manevi üstünlüklere kavuştu.


Abdullah-ı Dehlevi hazretleri; “Ey Hâlid, şimdi memleketine ve Bağdat’a git! Oradaki insanları Allahü teâlâya kavuştur” buyurdu. O da gidip irşada başladı. Bağdat Valisi Said Paşa, ziyaretine geldi. Birçok âlimin sessiz, başları önüne eğik, hizmetçi gibi edeple huzurunda oturmuş olduklarını gördü. Onun heybetini görünce, diz çöküp titremeye başladı. Celâl hâli gidince, Said Paşanın titremesi de geçti. Daha sonra vali, talebeliğe kabul edildi.

Ulemadan Şeyh Ali Süveydi, hadis âlimi idi. Hadis-i şerif senetlerinde kuvvetli bilgisi vardı. İmtihan maksadıyla, Mevlana Hâlid hazretlerine geldi. Kütüb-i Sitte’de yazılı hadislerden üç hadisi senetlerini yanlış olarak, imtihan yollu okudu. O da, bu hadislerin asıl senetlerini sahih olarak okuyunca, hemen ellerine kapanıp, kalbine gelen imtihan düşüncesinden tevbe ederek af diledi. Her yerde; “Mevlana Hâlid zâhir ve bâtın ilimlerinde sonsuz bir deniz, biz ise bir damlayız” derdi.


Mevlana Hâlid-i Bağdâdi hazretlerinin pek çok kerametleri görülmüştür.
Bağdat’tayken Hâcı Mahmud Efendi isminde bir talebesi vardı. Bu zat, çok borçlanmıştı. Bir gün “Efendim, borcumun çokluğundan dışarı çıkmaya yüzüm kalmadı” deyince, buyurdu ki:
“Bir ay sabret.” O, bunun üzerine; “Aman efendim, bir ay sabredecek tâkatim kalmadı” diyerek iki defa tekrarladı. “Öyle ise, kaldır şu hasırı istediğin kadar al” buyurdu. Mahmud Efendi de hasırı kaldırdı ve altında bir altın gördü. Altını aldı, başka bir altın gördü ve böylece her aldığı altının yerinde yeni bir altın gördü. Borcunu tamamlanıncaya kadar bu işe devam etti.

Süleymâniye’nin meşhur âlimlerinden bazısı, Mevlana Hâlid-i Bağdâdi hazretlerini, akli ve nakli ilimlerin en zor ve ince meseleleri ile imtihan ettiler. Çaresiz kalıp, Irak’ın her bakımdan en büyük âlimi olan ve hüccet-ül-İslam denilen Şeyh Yahyâ Mazuri İmâdi’ye mektup yazıp; “Süleymâniye âlimleri tarafından, din ve dünyâ ilimlerinin allâmesi, müslümanların hücceti, efendimiz, üstadımız Yahya Mazuri İmâdi hazretlerine arz olunur ki, şehrimizde, Hâlid isminde bir zat zuhur eyledi. Hindistan’a gidip geldikten sonra, vilayet-i kübra ve insanları irşad davasında bulunuyor. Bu zat, din ilimlerini tahsil ettikten sonra, terk eyledi. Yanlış yollara saptı. Bizler onu ilimde yenemedik. Büyüğümüz sizsiniz! Bu tarafa gelip, yanlışlığını ve zararlarını def edip, onu yenmeniz, üzerinize vaciptir. Gelmeyecek olursanız, bu fikirleri bütün insanlara ve diğer şehirlere yayılacaktır” dediler.


Bu mektup, Şeyh Yahya’nın eline geçince, bazı talebeleri ile birlikte, Süleymâniye yolunu tuttu. Şehre yaklaşınca, bütün âlimler, karşılamaya çıkıp, herbiri kendi evine davet ettiyse de, kabul etmedi ve; “Bu saatte o zatla görüşmem lazımdır” diyerek, Hâlid-i Bağdâdi hazretlerinin evine gitti.


Şeyh eve girince, onu kapıda karşıladı ve yanı başına oturttu. Şeyh Yahya’nın kalbinde, bir takım ince ve zor meseleler vardı. Bunları sorup imtihan edecekti. Hâlid-i Bağdâdi hazretleri, Şeyh’e hitaben; “Din ilimlerinde çok müşkül meseleler vardır. İşte biri şudur ve cevabı budur; diğeri şudur, cevabı budur” buyurup, Şeyh’in kalbindeki bütün sualleri ve cevaplarını söyledi. Şeyh Yahya meseleyi anladı. Tevbe edip talebelerinden oldu.


Talebelerinden İbni Âbidin hazretleri; “Dün gece rüyamda Hazret-i Osman’ın vefat etmiş olduğunu gördüm. Çok büyük bir kalabalık oldu. Cenaze namazını ben kıldırdım” diyerek rüyasını anlatınca, Mevlana Hâlid hazretleri; “Yakında vefat ederim. Sen de kalabalık bir cemaat ile cenaze namazımı kıldırırsın, çünkü ben, Hazret-i Osman’ın soyundanım” buyurdu. İbni Âbidin bunu duyunca çok üzüldü. Çok geçmedi vefat etti. Cenaze namazını, Hanefi mezhebinde büyük fıkıh âlimi Seyyid İbni Âbidin hazretleri kıldırdı.

Talebelerinden ve halifelerinden olan Seyyid Taha-yı Hakkâri hazretlerini çok sever ve ona çok dua ederdi.

Buyurdu ki:


Nefs-i emmareden kurtulmanın alameti, insanların övmesi ile ayıplamasını, eşit görmektir. İnsanların rağbetine sevinmek, önem vermemelerine üzülmek, basitlik ve akılsızlıktır.

5 – Kadiri Tarikatı

Abdulkadir Geylanî olarak ünlenmiş Muhyiddin Ebû Muhammed b. Ebû Salih b. Zengi-Dost (d. 1077 Geylan-ö. 1165 Bağdat)’u öncü kabul eden tarikat. Bağlılarınca Gavsu’l-Azam, Kutub, Bâzullah, Sultanu’l-Evliya, Ayetullah gibi lakablarla anıları Abdulkadir Geylânî, öğrenimini tamamladıktan sonra başladığı ders ve vaazlarını kesip yirmi beş yıl kadar süren uzlet hayatı sürdüğü bilinen bir husustur. Tasavvuf alanındaki mürşidi Ebu Saîd el-Mübarek b. Ali el-Mahzûmî idi. Tarikat silsilesi el-Mahzûmî, Ebu’l Hasan Ali İbn Muhammed b.Yusuf el-Kureşi, Ebu’l-Ferec Yusuf el-Tarsusî, Abdu’l-Aziz et-Temimî, Ebubekr Şiblî, Cüneyd Bağdâdî, Sırriyü’s-Sakatî ve Maruf el-Kerhî aracılığı ile Ehl-i Beyt imamlarından Ali el-Rıza’ya, ondan da Musa el-Kâzım, Cafer es-Sâdık, Muhammed el-Bâkır, Zeyne’l-Abidin ve Hüseyin b. Ali aracılığı ile Hz. Ali’ye dayanır.

Kadirilik’te zühd ve takvaya dayalı ameller de mevcuttur. Kadirilik’e göre tasavvuf seha, rıza, sabır, işaret, gurbet, seyahat, fakr ve suf (yün elbise) giyinmek üzerine kuruludur. Geylani’ye göre bir mürid önce bir çile dönemi yaşayarak zâhitliğe tamamiyle alışmalı, sonra uzaklaştığı dünyaya yeniden dönerek haz ve nasibini ala ala başkalarını irşad etmeli, aydınlatmalıdır. Ancak dünya ve ahiret nimetlerinin insan ile Allah arasında bir perde olduğu unutulmamalı, mutasavvıf bu nimetleri değil, Allah’ın zatını kendine amaç edinmelidir. Bunun için üç konuya özen gösterilmelidir: Allah’ın emirlerini yapmalı, yasaklarından kaçınmalı ve kadere boyun eğmelidir. Mürid öncelikle farz görevlerini yerine getirmeli, bunları bitirdikten sonra vacib ve sünnetleri yapmalı, daha sonra da nafile ibadetlerle uğraşmalıdır. Nafile ibadetlerin en önemlisi ise zikirdir.

Kadirilik’e giriş “Mübayaa” denilen bir törenle gerçekleşir. Bu tören aynı zaman da ahidleşmedir.Peygamber efendimize hudeybiye de Rıdvan ağacının altında yapılan biatı simgeler . Bu tören sırasında şeyh önce üç kere Fatiha’yı, arkasından mübayaa âyetini okur ve üç kere “Estağfirullah el-azim ve etubü ileyh” der. Sağ eliyle derviş adayının sağ elini tutar ve “Ben Allah’a, meleklerine, peygamberine şehadet ederim. Şüphesiz ben Allah ve Rasûlüne bütün günahlarımdan dolayı tevbe ve Rasûlünün emirlerine imtisal, yasaklarından ictinabla Hakk’a ibadete gayret ediciyim. Takatım nisbetinde fakir ve düşkünlerin hizmetine koşmanın en büyük vazife olduğuna inancım tamdır. Abdulkadir Geylanî Hazretleri dünya ve ahirette bizim şeyhimiz olsun. Bu ikrarımıza Cenab-ı Hak şahittir” diyerek telkinde bulunur. Telkinin son bölümü bir ahitleşmedir: “El şeyhimizin elidir. Sizin örnek tutacağınız zat Seyyid Şeyh Muhyiddin Abdulkadir Geylanî’dir. Ahid Allah ve Rasûlü iledir.” Bu sırada mürid dizleri üzerine çöker diz dize alın alına şeyhi ile bir müddet zikir yaparak gözlerini kapar. Şeyh üç kere kelime-i tevhidi tekrar eder, mürid de onu takip eder.Daha sonra hep birlikte kıbleye yönelerek üç kere tekbir getirirler. Tören şeyhin duası, Hz. Peygambere salat ve selam, Hz. Peygamber’in, bütün peygamberlerin, ashabın, geçmiş velilerin, Abdulkadir Geylanî’nin ve tarikat büyüklerinin ruhlarına okunan Fatiha ile sona erer.

Kadirilere göre Mübayaa’nın her harfinin özel bir anlamı vardır. Bu anlamlar, bir bakıma Kadirilik’in esaslarını belirtir. Buna göre: Mim, Allah’ın bâkî, nefsin fânî ve mürşidin kemal sahibi olduğunu bilmektir. Be, Kalbin Allah ile, cesedin ibadet ile, zatın mürşide hizmetle, ayağın İslam’a uymakla beka kazanmasıdır. Elif, mirac ile ruhun saflaşması, her zaman verilen sözü yerine getirme, mürşidin söz ve davranışlarına içten inanmadır. Ye, sebat, bütün hallerde ihlâsın kaynağı bulunduğu intibaını uyandırmaktır. Ayn, himmet yüceliği, başkalarına uymama ve sağlam bir kalbe sahip olmadır. Te, doğruluk, tevekkül, tahakkuk ve tahkik ehli olmaktır. Kadirilik’te zikir açık olarak ve çok defa topluca yapılır. Zikir sırasında oturulabileceği gibi ayakta da durulabilir. Zikir ayakta yapılacaksa halka biçiminde dizilen müridler ellerini birbirlerinin omuzları üzerine koyarak hep bir ağızdan zikre başlarlar. Genellikle “Allah,hay ,Hu esmalarını “zikrederler, zikir sırasında gözler kapatılır; baş, kelime-i tevhidi temsil edecek biçimde sağa-sola intizam ile sallanır. Kadirilerin ayrıca her sabah namazından sonra ya da günün uygun bir vaktinde okumak zorunda oldukları virdleri vardır. Allah’a hamd, Hz. Peygamber’e salat ve selam ile dualardan oluşan bu virdler Arapça olarak okunur. Kadiriye tarikatı İslam dünyasında en yaygın tarikattır. Kadiriliği Anadolu’ya ilk getiren kişi Eşrefoğlu Rûmî’dir k.s (ö. 1469). Eşrefoğlu Rûmî’nin k.s kurduğu Eşrefiye kolu, Kadirilik’in tanınmasında önemli bir rol oynamıştır. Eşrefiye’nin daha çok Bursa ve çevresinde yayılmasına karşılık, Kadirilik’i İstanbul’da tanıtan İsmailiye ya da Rûmiye denilen kol olmuştur. Bu kolun kurucusu İsmail Rûmî k.s dur. (ö. 1631) Anadolu ve Rumeli’de kırk kadar Kadiri tekkesi açmıştır. Anadolu Kadiriliğinin merkezi de İsmail Rûmî’nin İstanbul Tophane’de yaptırdığı Kadirihane’dir. Fas’tan Endonezya’ya kadar çok sayıda üyesi bulunan Kadirilik, kendisinden sonra zok sayıdaki kollar aracılığı ile güç ve etkinliğini arttırmıştır. Bu kolların başlıcaları Esediye, İseviye, Yafiiye, Hilaliye, Garibiye, Halisiye, Eşrefiye ve Rûmiye’dir. Kadiriler, mühr-i Kadiri denilen bir külah (sikke), çok süslü bir tac, değerli kumaşlardan yapılan kolları geniş ve belden bir kuşakla bağlanan haydariye ya da cübbe ve şalvardan oluşan özel giysileriyle diğer insanlardan ve tarikat üyelerinden ayrılırlardı. Türkiye de Kadirilik hala çok yaygın bir tarikat olma özelliğini taşımaktadır…

-Kadiri Tarikatının Temel İlkeleri-

Pir Abdülkadir Geylani Hz.leri tesis buyurduğu tarikin ilkelerini şöyle beyan buyurmuştur:
Oğlu Abdurrezzâk\’a şöyle vasiyet eyledi:

Ey oğlum! Allahü tealâ bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk, başarı ve muvaffakiyet ihsân eylesin! Sana Allah\’tan korkmanı ve O\’na tâat üzere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni ve hudûdunu gözetmeni vasiyet ederim.

Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Bizim bu yolumuz, Kitap ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömertlik, cefâ ve ezâya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.

Ey oğlum! Sana vasiyet ederim! Derviş yâni Allah adamlarıyla berâber ol. Meşâyıha, tasavvuf büyüklerine hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasîhat üzere ol. Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!

Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana tevfîk versin! Fakirliğin hakîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin hakîkati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allah\’tan başkasına ihtiyaç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk, yumuşaklık, güler yüz ve tatlı söz ile muâmele eyle! Zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk, yumuşaklık ise çeker ve yaklaştırır.

Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer vermeyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermiyerek olsun.

İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâimâ gördüğünü unutmamaktır. Sebeplerde Allahü teâlâya dil uzatma. Her hâlde Allahü teâlâdan gelene râzı ve sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzûrunda şu üç sıfat üzere bulun: Alcak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalb. Hakîkî yaşamak, nefsini öldürmenle, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemenle olur.
-Kadiri Tarikatında Zikir-

Kadirilikte zikir cehri olarak, yani açıktan, sesli olarak, dil ile kalbin bir arada çalıştırılmasıyla yapılır. Dilden kalbe, kalbden sırr, sırr-us sırr, hafa, ahfaya ve sonunda tüm vücuda yayılan zikrin sonunda mürid devamlı Hakk’ı zikreder duruma gelir. Toplu olarak yapıldığı gibi, ayrıca her müride tarif edilen münferid yapılan yevmi zikir ile Hz.Allah (c.c.) anılır. Zikir; İstiğfar, salavat-ı şerife, tevhid , lafza-i celal (Allah) ve tarikin usulünce belirlenmiş ve Mürşid-i Kamil tarafından tarif edilen esma-i hüsna’dan oluşur. Günlük zikirleri yerine getiren mürid, belirlenmiş günlerde yapılan cemaat halinde zikirlere de iştirak eder.

Bunun yanında Rabıta denilen ve Mürşid-i Kamil’e kalben bağlantı kurularak yapılan feyz alma metodu da tarikatın özelliklerinden ve vazgeçilmez unsurlarındandır.

-Kadirilik Hakkında Diğer Büyüklerin Sözleri-

Abdülkadir-i Geylani (k.s.a.) Hz.lerinin tarikatı, seyr-u süluk eğitimi hakkında kendi zamanında ve sonraki zamanlarda pek çok tasavvuf büyüğü görüş belirtmiştir… Bunlardan birkaçını sunuyoruz.

a) Beka b.Batu (k.s.) (v.1158) :

Abdülkadir Geylani Hz.leri’nin tarikati, söz ile fiili, nefis ile kalbi birleştirmek, samimiyet ve teslimiyeti kucaklamak, Kitab ve sünneti her yerde, her an, her saniye ve her nefes hakim kılmak, Allah-ü Teala ile sabit olmaktır.

b) Adiyy b.Müsafir el-Hakkari (k.s.) (v.1161) :

Geylani Hz.leri’nin tarikati, kalbin ve ruhun muvakatiyle birlikte kaderin hükümleri altında nefsi kurutmak yani onu ilahi hükümlere uyar hale getirmek, Batın ile zahiri birleştirmek ve nefsin kötü sıfatlarından sıyırarak gaybda ve huzurda, faydada ve zararda, yakınlıkta ve uzaklıkta Hakk’ın rızasını gözetir dereceye ulaşmaktır.

c) Ebu Said Ali el-Kaylevi (k.s.) (v.1161) :

Abdülkadir-i Geylani Hz.lerinin kuvveti Allah’tan, Allah için ve Allah iledir. Karşıtlarının gücü O’nun gücü karşısında çok zayıf kalır. O’na sarılmak suretiyle, kopması mümkün olmayan tarikat ipine bağlananlar pek çoktur. Allah-ü Teala O’nu hakikatteki tetkiki sebebiyle çok kıymetli bir makama yükseltmiştir.

ç) Ebu’l Hasan Ali b.el Heyti (k.s.) (v.1168) :

O’nun tarikati tefviz (her şeyi, Allah’a havale etme), muvafakat (kadere rıza gösterme ve uyma), teberra (Hakk’ın sevmediklerinden uzaklaşma) idi. Ubudiyyet makamında kaim olan bir sır ile ubudiyet durağında hazır bulunarak kalbi masivadan arındırma, Hakk’ı şanına yakışmayan vasıflardan tenzih etme, Abdülkadir-i Geylani Hz.lerinin tarikatinin özelliklerindendi. O; Rububiyyetin istediği istikamette bir kulluğa sahipti… O; tefrikadan uzak bir kuldu.

d) Ebu Amr Osman b.Merzuk el-Kureşi (k.s.) (v.1168) :

O (k.s.a.) Şeyhimiz, imamımız ve efendimizdir. O ilimde, makamda ve halde herkesin önderidir.

e) Ahmed Er-Rufai (k.s.) (v.1182) :

O’nun (k.s.a.) vasıflarını kim anlatabilir ki? O’nun derecesine kim ulaşabilir ki? O, şeriat denizi sağında, hakikat denizi solunda olandır. İsteyen istediği denizden kabını doldursun.

f) Muhyiddin-i Arabi (k.s) (v.1240) :

Seyr-ü süluktaki tahkim derecesine müridlerini ulaştırabilen ender insanlardan biri, tasavvufun girift meselelerini ince izahlarla halleden, şanı yüce zat Efendimiz;

Abdülkadir-i Geylani’dir…

g) Ahmed Kuddusi (k.s) (v.1849) :

Ahir zamanda cehalet, gaflet, tembellik, bid’at, zinet ve dünyevi meşguliyetler çok olduğundan Kadiri tarikati bu ümmete rahmettir.Pir Abdülkadir-i Geylani Hz.lerinin tariki avam ve havassa şamildir.Çok geniştir ve müridlerine karşı da çok şefkatlidir.

-Kadiriliğin Coğrafi Yayılışı-

En yaygın tarikat olma özelliğini haiz olan Kadiriyye, daha Kurucusu Pir Abdülkadir Geylani Hz.leri zamanında şarka ve garba yayılmıştı…Oğullarından Şeyh İsa (k.s.) Şam ve Mısır’da, Şeyh Musa (k.s.) Şamda, Şeyh Abdülaziz (k.s.)Sincar, İbrahim isminde bir diğer oğlu Vasıt’a yerleşmişlerdi. Bulundukları bölgeleri Kadirilik feyziyle dolduran bu zatlardan başka diğer çocuklarıda dünyanın çeşitli yerlerine seyahat etmiş ve tarikatı yaymışlardır… Yemen, Suriye, Irak, Kuzey Afrika, Hindistan kısaca tüm orta ve doğu kıtalarında, doğu batı kuzey ve güneyde en yaygın tarikat olarak kaynaklara geçmiştir. Kadiriliğin Anadoluya gelişi Eşrefoğlu Rumi (v.1469) vasıtasıyla olmuştur… Daha sonraları Şeyh İsmail Rumi (k.s) (v.1631) tarihinde İstanbul’a gelmiştir… Oradanda tüm Anadolu’ya ve batıya, Avrupa’ya yayılan Tarikat-ı Kadiriyye’nin dünya üzerinde sayılamayacak kadar çok müntesibi olmuştur…Yüzyıllardır Ümmet-i Muhammed’e, feyz ve bereket kaynağı olmuş, milyonlarca mü’minin kalbine Allah (c.c.) ve Rasulü’nün (s.a.s.) aşkını yerleştirmiş, binlerce Veliyyullah, Allah Dostu mezun etmiş olan bu irfan mektebi seyr-ü sülukta en kısa, en sür’atli bir yol olarak her zaman en ön safta yer almıştır.

-Kadiriliğin Kolları-

Kısaca, Kadiri tarikatının şubeleri (kolları) hakkında bilgi vermek isteriz…

1-Halisiyye: Kurucusu, Ziyaüddin Abdurrahman Halis Talebani Kerküki (k.s) (v.1858) Halisiye Kerkük’te kurulmuştur. Zamanımızda Kadiri tarikinin en faal koludur. Anadolu’ya giriş yeri Urfa’dır… Oradan tüm Türkiye’ye ve Avrupa’ya yayılmıştır…

2-Eşrefiyye: Kurucusu, Eşrefoğlu Rumi (k.s)… İznikte kurulmuştur.
3-Rumiyye: Kurucusu, İsmail Rumi (k.s) İstanbul
4-Garibiye
5-Hammadiye
6-Makdisiyye
7-İseviyye
8-Farıziyye
9-Cebertiyye
10-Gavsiyye
Bunlardan başka, Müştakiyye, Davudiye, Urabiyye, Kemaliye, Enveriyye ve daha pek çok şubesi bulunmaktadır… Türkiye’de yaygın olan kol Halisiye’dir.
Menba-ı Feyz-i Ve’l Kemal olan Kadiri tarikatı hakkında cildler dolusu kitaplar yazılsa sonu gelmez… Biz kısaca bilgiler sunmaya çalıştık. Kadiriyye; İnsan-ı Kamiller, evliyalar yetiştirmiş ve yetiştiren en üst seviyede bir İslam Okulu, İrfan mektebidir… Tasavvufun yozlaştırılmaya çalışıldığı, müteşeyyihlerin cirit attığı, silsilesi belirsiz yolkesicilerin tasavvuf ehli gibi ortada dolaştığı zamanımızda; Kadiri Tarikatı en kuvvetli, silsilesi sapasağlam, Mürşid-i Kamilleri zahir ve batında olgun olması ve kurulduğu zamanki haliyle devam etmesi hasebiyle bu zamanda Hakk’a vardıran en sağlam bir kulp ve kopmaz bir iptir…
Allah-ü Teala (c.c.) tüm Ümmet-i Muhammed’e (s.a.s.) bu yüce tarikatın feyzinden hissedar olmayı nasib etsin…
Kaynaklar :
İslam Ansiklopedisi
Kalaid-ül Cevahir
Behcet-ül Esrar
Tomar-ı Turuk-u Aliyeden Kadiriyye Silsilenamesi (Sadık vicdani)
Sefine-i Evliya (Hüseyin Vassaf)
Şamil İslam Ansiklopedisi
Evliyalar Ansiklopedisi
Miftah-ul İrşad
Halisa Seçkinleri


KADİRİ TARİKATINDA MAKAMLAR



NEFS-İ EMMARE: Esması: La ilahe illallah
Rengi mavimsi.Yeri göğüs(kalp).Alem-i Şahadettir.Varid-i Şeriyattır.

Dairesi daire-i sudurdur.Yani kötülük dairesi, burda küfür ve inatın niteliği mevcuttur.Örnek rüyada domuz, köpek, fil, akrep, yılan, fare, pire, bit veya eşşekgillerden biri yada içki, tütün, afyon, meyhane, bulanık durgunsu, bulanık akarsu vs. nefs-i emmarenin özelliğidir.İnsan bundan kurtulması için riyazet ve zikirle meşgul olması lazımdır.

“La ilahe illallah” ile meşgul olsun.Bu esmanın firusu La mabude illallah-La mahbube illallah-La maksude illallah-La matlube illallah-La murada illallah

Domuz; haram sıfatıdır.-Köpek; gazap sıfatıdır.-Fil; kendini beğenmiş.-Yılan; fitne, fesat dilin sıfatıdır.-Maymun; iki yüzlülük, kovuculuk.-Akrep; azap.-Fare: halka kapalı nefsi arzuların peşine gitme sıfatıdır.-Bit, pire benzeri haşereler; dinen mekruhlara işarettir.-Eşşek vs; faydası olmayan bir işe işarettir.-Çöplük; dünyaya meyil etmeye.-İçki içmek; harama işaret.-Meyhane; kalbi fesat fikirlere bağlamak.

Bu makam müslüman için çok tehlikeli olup, bu makamdan kurtulmak için çok gayret sarf etmeli.Bunun ilacı ise kelime-i tevhid’i çok çekmelidir.



NEFS-İ LEVVAME: Esması: Allah(c.c)
Nurun rengi sarıdır.Alem-i Berzah’tır.Yeri kalptir.Varidi Tarikattır.

Bu ismin füruusu:Ya Nur-Ya Basıt-Ya Allah-Ya Nur-Ya Hadi

Mana alemindeki ahvali:Koyun, sığır, deve, balık, güvercin, tavuk, bal arısı, pişmiş yemek veya meyve vs. dikişli elbise, çıplak at, fırın, dükkan, binalar, saraylar, evler, şeker, bal vs. levvame’ye işaret eder.

-Koyun; helal nesnenin sıfatı.-Sığır; insan menfaatinin işareti.-Deve; eziyet ve cefayı yüklenmektir.-Balık; helal kazanmaya.-Tavuk, güvercin vb.; helal kazanca işarettir.-Pişmiş yemek; kişinin karakterine.-Meyve; nefsi ıslah edip, onu ihlasa delalet eder.-Ev ve dükkanlar; nefsin sukûnet bulduğuna delalet eder.

Bu makam bir önceki makama göre daha iyi olup yine de nefsin tehlikeleri çoktur.Bu makamdan kurtulmak için Allah(c.c) ismini çok zikretmek lazımdır.


NEFS-İ MÜLHEME: Esması: Hu

Nuru:kırmızı Yeri:ruhtur Alemi:Hiyac’tır.(Heyecan ve hayrettir.)



Füru:Ya hüve ente hüve-Ya hüve ente hüve-Ya hüve ente hüve, Ya Allah

Mana alemindeki işaretleri:Kadın, dinsiz, çıplak, Hakk’ı inkar eden, rafizi, kızıl baş, sakalı tıraşlı topal, dazlak, köse, bıyık ve saçı metruş, dilsiz köle, sarhoş, eşkıya, şaklavan, güreşçi, tellak, kasap, şaşı, ama, def çalan, maymun oynatan, noksan kimse.



Füru:Ya Hu Ente Hu-Ya Hu Ya Men La İlahe İlla Hu-Ahadün Hüve-Hüve Ahad’ün Mevcudun

Manadaki izahı:Kadın görmek; kişinin aklının noksanlığına, Allah’ı inkar eden birini görmek; kişinin dininin noksanlığına, Sapık kızılbaş görmek; kişinin mezhebinin noksanlığına, Sakalı kesik; kişinin dininin noksanlığına, Topal görmek; Hakk’a davet edildiği halde ona uymamaya, Kasap görmek; kalp katılığına işarettir.

Bu makam dervişin büyük günahlardan elinin eteğinin çekildiği imkan ve ortam olsa dahi bu kebair günahları işleyemez hale geldiği bir makamdır.Allah(c.c) tarafından anlasın ki korunuyor.Burda durmayıp daha ilerlemesi lazımdır.

MUTMAİNNE: Esması:Hayy

Nuru:Beyaz Alemi:Hakikat-ı Muhammediye Yeri:Sır(gönüldeki gizlilik) Varid-i hakikattır.

Mana alemindeki işareti:Kur’anı sünnete uygun okuyan insan görmek, peygamber görmek, hükümdar görmek, bilgin görmek, şeyh görmek, hakim, kabe, medine, kudüs, cami, medrese, salih kişilerin toplandığı yer, ok, yay, kılıç, hançer, bıçak, silah, kitap vs. görmek mutmainne nefse delalettir.Bundan kurtulmak için HAKK ismine devam etmek HAKK ismi evveldir.Doksan dokuz ismin önünde gelir.

Füru:”Ey yardım ve imdada yetişen Hakk, Ey tek olan sen Hakk sın, Ey Hakk, Sen Hakk sın, Sen Hakk’ın Hakk’ı sın.Ey kullarının dua ve çağrısına cevap veren sen Hakk sın.”

Bunları ancak sadık ve kamil olan müridbu rumuzları görür.Mana aleminde mürid; nushaf veya Kur’an dan bazı parçalar görecek olursa bu onun kalbinin temizliğine delalet eder.Kur’an da gördüğü sure o kimsenin durumunu yansıtır.Peygamberleri görmek, islam gücüne onlara doğru iman etmeye delalet eder.Hükümdar görmek; varlığını Allah(c.c) için riyazete çevirip tezkiyeyi nefis etmeye işarettir.Müftü görmek; doğru olmaya işarettir.Şeyh görmek; nefsi irşad etmeye işarettir.Hakimleri görmek; Allah(c.c) ın emirlerine boyun eğmeye işarettir.Kabe, medine, kudüs’ü görmek; kalp temizliği ve gönlü kirden arındırmaya işarettir.Sancak, bayrak, silah, ok, yay görmek; şeytani vesveseye delalettir.

Bu makam aşıldıktan sonra velayet dediğimiz evliyalık makamı başlar.

RAZİYE: Esması:VAHİD

Nuru:Yeşil Alemi:Lahut Varidi:Marifet Yeri:sırrın sırrıdır.

Mana alemindeki işaretleri:Vildan ya da hurileri veya burak ve cenneti. Ya da cennet elbisesi görmek, bu sıfatlarla süslenmeye delalet eder.Bu konuda mürşid ona HAYY ismini telkin eder.Bu doksan dokuz isimden ikinci isimdir.

Füruu:”Ey hep diri olan, senden başka hakiki diri olan yoktur.Ey hep diri olan, sen hep dirisin.Ey yüceler yücesi, ey güzelliğin kemalinde olan, sen hep dirisin.Ey lutufları son derece büyük olan.Ey hep diri, beni kendi varlığında yok eyle, kendinle ebedi kıl.”

İşaretleri:Huri, cennet, melek ve benzerti şeyleri görmek aklın olgunluğuna delalet eder.Allah’a (c.c) yakınlığı da gösterir.Ay ve güneş görmek çoğu zaman bundan ilahi marifet hasıl olur, ozamanda mürid kendini irşad eden şeyhine müracad etmeli ve HAYY ismine devam etmelidir.

Bu makam evliyalık makamıdır.Bu makamda kişi keşvi kubur dediğimiz kabirdeki mevta ile konuşur ve kabirin içini görür.Bu makam evliyalığında ilk makamıdır.

MARZİYYE: Esması:AZİZ

Rengi:Siyah Alemi:Şahadettir Yeri:Hafa dır.(Gizlilik) Varidi:Yoktur.

Bu dairenin sıfatları:Yedi gök, güneş, ay, yıldızlar, yıldırım, şimşek, ışık saçan mum, meşale, kandil vb. şeylerdir.Mürid bu dairede KAYYUM ismine gerekli olur.Bu isimler doksan dokuz ismin üçüncüsüdür.

Füruu:”Ey her şeye yeterli olan, Ey hiçbir şeye muhtaç olmayan, Ey her şeye kudreti yeten…”



İnsan mana aleminde yedi kat gökleri görünce onun varlık alemine bakışı hep Allah(c.c) ile olur.Yıldız görmek manevi yapının nuruna, ateş görmek nefsin fena bulmasına, yıldırım görmek gafletten uyarıya, güneş ruhun nurlarına, ay gönül nuruna delalet eder.



Müride KAYYUM ismi telkin edilir.Bu isim doksan dokuz ismin üçüncüsüdür.

Bu makam evliyalık makamının yüksekleri olup kerametler bol bol görülür.Burda durmayıp daha yükseklere dervişin istidat gösterip gitmesi lazımdır.

NEFSİ KAMİLE(Nefsi Safiye): Esması:VEDUD

Nuru:yoktur Alemi:Hayrettir. Yeri:Hafadır.(gizlilik) Varidi:Benim anlattıklarımın hepsidir.Allah(c.c) daha iyisini bilir.

Sıfatları:Yağmur, kar, dolu, ırmak, pınar, kuyu, deniz,bütün bunlar ikmal-i sulûk’un keşfine delildir.Mürid şeyhine müracat etsin, şeyhi ona KAHHAR ismini telkin etsin.Bu doksan dokuz ismin dördüncüsüdür.

Füruu:”Kayyum, Kahhar, Cabbar, Kahhar, Azim Kahhar, Kadir Kahhar” dır.Ayrıca “EL-HÜKMÜ LİLLAHİL VAHİDİL KAHHAR” buna eklenecek hayret uyandıran Ali’yi çağır onu dert ve nusubetlerin geldiğinde yardımcı olarak bulursun..

“Bütün dert ve üzüntüler, Ey Muhammed(s.a.v), senin nübüvvetinle açılır ve Ali senin velayetinle aydınlığa dönüşür.Ya Ali… Ya Ali… Ya Ali… çağrısını yap.”



Yağmur;rahmetin delili, Kar;fazladan bir rahmet, Irmak, deniz, pınarlar; Allah’ı bilmek konusunda ihlas ve tasdike delalet eder.Müride KAHHAR ismi gereklidir.Doksan dokuz ismin beşincisi VEHHAB ismidir.



“ Ey rahmeti, Ey ihsanı varlık alemine yayılan.Ey karşılıksız çokca veren.Ey bütün kapıları açan, kalbimin gözünü bana aç.Sen yaratıkların anahtarısın.”

Doksan dokuz ismin altıncısı: FETTAH.Bunun füruu”Ey bütün kapıları açan kalbimin gözünü bana aç.Ey el kaldırıp yalvaranlara cevap veren, Ey bütün kapıları ve müşkülleri açansen yaratıkların anahtarısın.”

Doksan dokuz ismin yedincisi: AHAD.Bunun füruu” Ey bir olan benim insanlık tarafımı kendi AHAD isminle tertemiz kılıp pakla.”

Doksan dokuz ismin sekizincisi:SAMED.Bu ismi izleyen diğer isimler ise FERD-EBED-EMED’dir.Böylece füruu ve usulun toplamı on iki etmiştir.



NOT: Cenabı Allah ikmali sulûk yolunun yolcularına bu makamlara kadar gelmeyi nasip etsin.Bu makamlara gelmek için gece gündüz çalışıp gayret etmek lazımdır.Kadiri şeyhi Ahmet Canip Bursevi(k.s) bir sohbetinde; Kendisini geceleri yatak dolabına hapseder, koltukaltlarından asarak sabahlara kadar diz üstü Allah’ı zikrettiğini anlatır.Yere abdest siz basmadığını yirmi dört saat rabıtaya devam ettiğini ve de riyazet yaptığını anlatırdı.Kimse yağlı ballı yiyerek gece sabaha kadar uyuyarak bu makamlara gelemez, hem mideye hem de dile oruç gerekir.Allah;(c.c) yar ve yardımcımız olsun.
NEFİS MAKAMLARI



İNSANIN MANEVİ YAPISI (Ruh, Kalb, Akıl ve Nefs) İLE İLGİLİ MESELELER

    – Tasavvufta ruhdan çok bahsedilir. “Sana ruhdan sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindedir. Size ilimden pek az şey verilmiştir” (el-İsra, 17/85) ayetine rağmen bu bilgiler nereden çıkmıştır?
    – Tasavvufta ruhtan çok bahsedilmesinin sebebi, tasavvufun insanın ruhî boyutu ve manevî tarafı ile ilgilenmesidir. İnsan ruhu, Kur’an’ın beyanına göre ilahî menşe’lidir. “Ben Adem’in yaratılışını tamamladığımda ona rûhumdan üfürdüm.” (el-Hicr, 15/29 ; Sâd, 38/72) buyrulmuştur. Bedeni toprak ve sudan olan insanın ruhu, ilahî kaynaklı olduğundan insanlar tarafından merak edilmiş, soru ve araştırma konusu yapılmıştır. Asr-ı saadetteki yahudîlerin Hz. Peygamber’e “ruhun ne olduğunu” sormaları üzerine inen ayette: “Sana ruhdan sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindedir. Size ilimden pek az şey verilmiştir” (el-İsra. 17/85) buyurulmuştur. Bu ayette ruhun “Rabbın emrinden” oluşunun beyan edilmesi, aslında ruhun özelliği hakkında bir ip ucudur. O da insanın halîfe oluşuyla izah edilebilir. Halîfe, kendisini istihlaf edenin özelliklerine sahip olur. Çünkü O’nun adına bir takım görevler üstlenecektir. İşte insan, “imaret” (yönetim ve idare) özelliği taşıyan ruhuyla yeryüzünde Allah adına bir takım sorumluluklar üstlenmiş bulunmaktadır. Ruh hakkında “çok az bilgi verilmesinin” beyan edilmesi, ruh konusunun önemi ve büyüklüğüne göre bilginin çok az oluşunu belirtmek içindir. Tasavvufta ruh ile ilgili verilen bilgiler ise genellikle ruhun tezahürleri ve özellikleri ile ilgilidir. Doğrudan ruhun kendisiyle ilgili değildir.
    – Nefsin mertebeleri ve özellikleri nelerdir?
    – Nefsin manevî yükselişteki mertebeleri değişik şekillerde tasnif edilmiştir. Bazıları üçlü, bazıları beşli, bazıları yedili tasnifler yapmıştır. Emmare, levvame, mülheme, mutmeinne, râziye, marziyye ve kamile gibi.
    Nefs-i emmâre: Münker ve günah olan şeyleri işlemeyi teşvik ve emreden nefstir. Kur’an’daki: “Çünkü nefs, kötülüğü şiddetle emreder.” (Yusuf, 12/53) ayet-i kerimesi nefsin bu makamına işaret eder.
    Nefs-i emmare mertebesinde bulunan salik iyilik işlemez, kötülüklerden kaçmaz; ancak kötülüğün zuhurundan pişmanlık duyar. Fakat bu nedamet, onun davranışlarını etkilemez. Bu sıfatla muttasıf olan nefs, hevasına fazlaca düşkündür. Bu mertebedeki salikin zikri “Lâ ilahe illallah”, seyri “seyr ilallah”dır.
    Nefs-i levvâme: Yaptığı kötülüklerin akabinde zaman zaman pişmanlık duyan, sahibini münkere mülazemetten dolayı ayıplayan ve tevbeye temayül gösteren nefstir. Adını Kur’an’daki: “Levvâme (pişmankar) nefse andolsun.” (el-Kıyame, 75/2) ayetinden alır. Zikri, Allah lafza-i celali, seyri “seyr lillah”dır. Bu makamda muhabbetullah hasıl olur.
    Nefs-i mülheme: İlham ve keşfe mazhar olmaya başlayan, neyin hayır, neyin şerr olduğunu idrak edebilme melekesine sahip, şehvet isteklerine karşı kısmen direnme gücü bulunan nefstir. Adını “Andolsun nefse isyanını ve itaatını ilham edene.” (eş-Şems,91/8) ayetinden alır. Bu mertebede zikir “Hû”, seyr “seyr alellah”dır.
    Nefs-i mutmeinne: Kötü ve çirkin sıfatlardan kurtulup güzel ahlak ile hemhâl olan nefstir. Bu nefs, Cenab-ı Hakk’ın tevfîk ve inayetiyle sekînet ve yakîne mazhar olarak ıztıraplardan kurtulur. Bu makamda beşeriyet fena bulup “Nûr-i Muhammedi” zuhur ettiğinden nefs, hitab-ı ilahîye mazhar olur: “Ey itmi’nâna ermiş itâatkâr nefs!” (el-Fecr, 89/27) Bu makamın zikri “Hakk” ismidir. Seyri “seyr maallah”dır.
    Nefs-i râziye: Kendisi hakkında tecellî eden kaza hükümlerine tereddüdsüz teslim olup rıza gösteren nefsin makamıdır. Bu makam, salikin esrar-ı ilahiyyeye muttali olduğu makamdır. Zikir “Hay” ismidir. Seyr “seyr fillah”dır. Kur’an’daki: “Dön Rabbına, sen O’ ndan râzî olarak” (es-Şems. 89/28) ayeti bu makama işarettir.
    Nefs-i merziyye: Allah ile kul arasında rızanın müşterek bir vasıf olduğu, kulun Allah’dan, Allah’ın kuldan râzî olduğu makamdır. Yukarda geçen ayetin devamı olan: “Rabbın da senden râzî olarak” ifadesi bunu göstermektedir. Bu makamda zikir “Kayyûm” ismi, seyr “seyr anillâh”dır.
    Nefs-i kâmile: Bu makamda salik, bütün marifet makamlarını kazanarak irşad mevkiine yükselir. Bu makam vehbîdir. Zikri “yâ Kahhâr!” ismi, seyri “seyr billâh”dır.
    – İnsan kendi başına nefsin mertebelerini aşabilir mi?
    – Sûfiler tarafından değişik şekillerde yapılan nefs makamlarına aid tasnifler genellikle itibarîdir. Bu bakımdan bunları insanın kendi başına aşması mümkün değildir. Mutlaka başında bir mürşid bulunmalıdır. Ayrıca yapılan bu tasnif çok kesin hatlarıyla birbirinden ayrılmış, matematiksel bir tasnif değildir. Zaman zaman tedahüller olabilir. Ayrıca “mülheme” makamı nefsin ilhama mazhar olduğu makamdır. Bu makam ancak ehliyetli ve liyakatli mürşidler marifetiyle aşılabilir. İlham almaya başlayan nefsin sahibi ucüb ve benliğe kapılabilir. Kendini “erdim” sanabilir. Böyle durumlar da “mezlaka-i akdâm” denilen ayak kaymalarına sebebiyet verebilir.
    – Nefs-i emmâre nedir? Nefs-i emmâreden kurtulmak için ne yapmalıyız?
    – Nefs-i emmare daima kötülük sayılan şeylere ilgi duyan ve sahibini o tür şeylere sevkeden nefstir. Yaptığı kötülüklerden de pek pişmanlık duymaz. Emmare konumunda bulunan bir nefsi şerîata riayet ve mu’tedil bir riyazatla terbiye etmeye çalışmak lazımdır. Bu bir irade eğitimidir. Nefsin hoşlandıklarını geri bırakarak onun her istediğini yapmak yerine, ona aklın ve şeriatın emirlerini yaptırmaya çalışmak gerekir. Nefs, genellikle çocuğa benzetilir. Çocuğunu sütten kesmek isteyen anne nasıl çocuğuna direnir ve bu direnmede iradesini ortaya koyar ve böylece muvaffak olursa, nefs-i emmare ile başa çıkmak için de sağlam bir irade ortaya koymak ve şeriat ölçüleri içinde mücahede etmek lazımdır.
    – Kalb hakkında bilgi verir misiniz?
    – Kalb birşeyin merkezi ve özü demektir. Birşeyi tersyüz etmek, değiştirmek veya değişkenlik anlamınada gelir. Kur’an’da genelde idrak ve anlama merkezi, düşünme ve kavrama gücü anlamına yaklaşık 140 yerde geçmektedir. Kalb îman yeridir. Fıkıh ve kelam alimleri kavramak ve idrak anlamına “akıl” kelimesini tercih ederlerken, sûfiler “kalb” kelimesini tercih etmişlerdir.
    Sûfilerin başlangıçta anlama ve idrak manasında kullandığı bu kavram, sonraları daha bir derinlik kazanarak “gönül” anlamında kullanılır olmuştur. Sûfilere göre kalb aynı zamanda keşf ve ilham merkezidir. Çünkü kalb Hakk’ın tecellîgahıdır. Kalb, sevgi ve ilgi merkezi olduğundan sevgide birlik esastır. Kalb iki anlama gelir. Birincisi insanın sol memesinin altında çam kozalağını andıran et parçası, ikincisi ise insan bedenine tevdî edilen ruhanî ve rabbanî bir latifedir. Bunun cismanî kalb ile de bir ilişkisi vardır. Nitekim: “Gerçek şudur ki, kör olan gözler değil, gögüslerdeki kalblerdir.” (el-Hacc, 22/46) ayeti buna delildir.

6 – Kübrevi Tarikatı

Kübreviyye tarîkatının piri Şeyh Necmeddîn Kübrâ Hazretleri, tasavvuf tarihinin en büyük velilerindendir. Tam adı Ahmed b. Ömer b. Muhammed b. Abdullah el-Hîvekî’dir. 540/1145 yılında Harezm/Hîve’de dünyaya gelmiş ve 618/1221’de doğduğu topraklarda şehâdete ermiştir


Dört yıl kadar süren bu tasavvufî terbiye süreci, Necmeddîn Kübrâ Hazretleri’nin kendi ifadesiyle, onda bulunan “hamlık”ları izale etmiş ve nefsanî badireleri aşmasını sağlamıştır. Bu sürecin sonrasında, memleketi Hârezm’e dönen Necmeddîn Kübrâ Hazretleri, bundan sonraki hayatını tasavvufî terbiyeye göre mürîdlerini irşâd etmeye vakfeder. O artık bir “mürşid-i kâmil” vazifesindedir. Vefatına kadar sürecek olan otuz sekiz yıllık süre içinde pek çok kimse onun irşâd halkasına katılarak terbiye görmüş ve feyzinden istifade etmiştir. Bu zatlar arasında, daha sonra eserleri ve faaliyetleriyle meşhur olmuş birçok kimse vardır. Mecdüddîn-i Bağdâdî (v. 1210), Radıyyüddîn Ali Lala (v. 1244), Sadeddîn-i Hammûye (Hamevî) (v. 1252), Seyfüddîn-i Bâherzî (v. 1259), Baba Kemâl-i Cendî, Cemâleddîn-i Cîlî ve Necmeddîn-i Dâye (v. 1256) bunlardan bazılarıdır. Molla Câmî’nin ifadesine göre, Mevlânâ’nın babası Bahâeddîn Veled de onun mürîdlerindendir. Yine meşhur sûfî Ferîdüddîn-i Attâr’ın da onun mürîdleri arasında yer aldığı söylenmektedir. Gerek kendi düşünceleri ve eserleri, gerekse yetiştirdiği kişiler vasıtasıyla, Horasan bölgesi başta olmak üzere Orta Asya, Orta Doğu, Hind alt kıtası ve Anadolu’da tasavvuf kültürünün yayılmasına çok önemli katkılar sağlamıştır. Onun etrafında halkalanan insanlardan oluşan Kübreviyye tarîkatı Anadolu’da fazla yaygınlık kazanmamakla birlikte, özellikle Hz. Mevlânâ ve Necmeddîn-i Dâye vasıtasıyla Anadolu tasavvuf düşüncesi ve kültüründe, dolaylı da olsa büyük bir etki yapmıştır. XV. asırda Bursa’da yaşamış tasavvuf büyüklerinden, Yıldırım Bâyezîd’in damadı Emîr Şemseddîn-i Buhârî (Emir Sultan) de bir Kübrevî dervîşidir.

Silsilesi

    Seyyid-i Kainat Muhammed Mustafa (SAV.)
    Hazret-i Ali bin Ebi Talib (ra)
    Hz. Hasan (ra)
    Hz. Hüseyin (ra)
    Hz. Zeynelâbidin (ks)
    Hz. Muhammed Bâkır (ks)
    Hz. Cafer-i Sadık (ks)
    Hz. Musa Kazım (ks)
    Hz. Ali Rıza (ks)
    Hz. Maruf Kerhî (ks)
    Hz. Serî Sakatî (ks)
    Hz. Ebu Ali Ruzbarî (ks)
    Hz. Ebu Osman Mağribî (ks)
    Hz. Ebu Kasım Cürcanî (ks)
    Hz. Ebu Bekir Nessâc (ks)
    Hz. Ebu’n Necib Sühreverdi (ks)
    Hz. İsmail Kasri (ks)
    Hz. Ammar bin Yasir / Rûzbihan Baklî (ks)
    Hz. Necmeddin Kübra (Tarikat Piri) (ks)

7 – Rufai Tarikatı

İlk çıkan tarikatlardan biri olan Rufaiyye’nin kurucusu, asıl ismi Ahmed bin Ali el-Mekki bin Yahya olan  Ahmed er-Rufai’dir. Aktab-ı Erbaa (dört kutup) dan biri sayılan Ahmed er-Rufai’nin tarikat silsilesi Hz. Ali’ye dayanır.

Ahmed er-Rufai, 512/1118 senesinde Basra’da doğmuştur. Nesli Hz. Hüseyin vasıtasıyla Hz. Ali’ye dayandığından seyyiddir. Yedi yaşında iken babası Sultan Ali vefat edince, bir şeyh olan dayısı Ebu Bekir el-Ensari el-Vasiti’nin terbiyesi altında büyüdü. Fıkıh, hadis ve tefsir ilimlerinde önemli bir yere geldi, bu ilimlerden icazet aldı.

Rufai hazretleri Şeyh Aliyyü’l Kari el-Vasiti’den hırka giydi. Bu zat kendisine  zahir ve batın ilimleri bildiğine işaret olarak “Ebu’l Alemeyn” ünvanı verdi. Bu lakap  aynı zamanda “kutupluk ve gavslık” mertebelerine sahip olduğunu da gösteriyordu. Sonra köyüne dönerek babasına ait tekkeye yerleşti. 539/1144 yılında şeyhinin vefatı üzerine dayısı Mansur el- Bataihi’nin irşad halkasına devam etti. Bu zat yeğenine “Şeyhler şeyhliği” ve kendisine ait “bütün zaviyelerin şeyhliği” ünvanıyla hilafet verdi ve Ümmü Abide’deki zaviyesine yerleşmesini söyledi.

Müridlerinin sayısının her geçen gün artmasını hazmedemeyen hased ehli, zikir meclislerinde erkek ve kadınların karışık bulunduğu suçlamasıyla  onu Abbasi halifesi el-Muktefi li-Emrillah’a şikayet ettiler. Halife derhal müfettiş görevlendirdi. Teftişle görevlendirilen zat, yaptığı inceleme sonucunda şöyle bir rapor düzenledi:

“Eğer bu seyyid ve müridleri sünnetten başka bir yol üzere iseler, yeryüzünde sünneti takip eden bir topluluk kalmamış demektir.”

Raporu inceleyen Halife, Şeyh’e bir mektup yazarak kendisinden özür diler.


RASULULLAH’IN KABRİNDEN ELİNİ UZATMASI

Ahmed el-Rufai, yedi defa hacca gitti. İlk ziyaretini yanına birçok müridini de alarak 555/ 1160 yılında gerçekleştirdi. Peygamberimizin (s.a.v.) kabrine geldiğinde “Ey dedem, Allah’ın selamı üzerine olsun” diye selam verdiğinde kabirden “senin de üzerine olsun ey oğlum” cevabının geldiği bildirilir.

Sonra şu manada bir dörtlük söyledi:

“Ey Allah’ın Rasulü, cismen uzak olduğum zamanlar mübarek kabrine toprağını öpmesi için ruhumu gönderir idim. Mübarek saadetli elini ver öpeyim ki, dudaklarım sefa bulsun.”

Bunun üzerine kabirden bir el uzandığı, Rufai Hazretlerinin o eli öptüğü, bu olayı Şeyh Hayat bin Kays Harrani, Şeyh Adiyy bin Müsafir, Abdülkadir Geylani ve şeyh Ukayl Menbici’nin gördüğü rivayet edilir.

“Oldu ol gavs-ı muazzam mazhar-ı bezm-i kabul,

Destini sundu ana kabri şerifinden Rasul,

Yed be yed iras-ı feyz itdi Muhammed Ahmed’e

Olmadı bir ferde layık böyle ali vusul.”


Ahmed er-Rufai Hazretleri, şehvetten uzak, şikayetsiz bir sabır, takva ehli, açlığı ibadet, tokluğu kanaat olan, eline bir şey geçmezse sabreden, geçtiğinde onu başkalarına veren, rahat bilmez, istirahat düşünmez, çok oruç tutup , çok namaz kılan, az uyuyan, çirkin sözlerden dilini koruyan, rıza hırkasını giymiş, başına gelenlere sabırla göğüs geren, insanlara eliyle, dili ile, malıyla faydası dokunan, safa kasesinden içmiş, takva gömleğine bürünmüş biri idi.

Huşu ve tevazu sahibi, çok ağlayan, nefsini ve kalbini mağfiretle eğitmeye çalışan, oturmasında, ağlamasında, yemesinde, içmesinde, uyumasında, kalkmasında edebe dikkat eden, ihtiyaçlarını kendisi karşılayan birisi idi.

ESERLERİ

Şerhü’t- Tenbih, El-Hikem er-Rufaiyye, El-Burhanü’l Müeyyed, El- Mecalisü’s- Seniyye, El-Erbaune Hadisen, Haletü Ehli’l- Hakika Maallah, En-Nizamü’l-Has li Ehli’l İhtisas, El- Eş’ar, El- Ahzab ve’l –Evrad.

Halka gelecek olan büyük bir bela karşısında “Allah’ım,halka gelecek bela için beni tavan yap, gelen bela bana gelsin” diye dua etti. Kalan ömrü ile belayı satın aldı. Hastalanarak yatağa düştü. Yıllar önce “Rabbim bana vaad etti, ona dünya eti ile gitmeyeyim. Hatta kabre bile.”Gerçekten de öyle oldu. Hastalık sebebiyle vücudunda hiç et kalmadı, hatta ilikleri dahi aktı. 578/1182’de vefat etti.Bağdat,  Hankah’a  defnedildi.

RUFAİ TARİKATI SİLSİLESİ

Hz. Muhammed (s.a.v.)

Hz.Ali

Hasan el-Basri

Habib A’cemi

Davud et-Tai

Ma’ruf el- Kerhi

Seriyü’s- Sekati

Cüneyd-i Bağdadi

Ebu Bekir Şibli

Ali el-A’cemi

Ebu Aliyi Ruzbari

Ebu Ali Gulam bin Türkan

Aliyyü’l-Kari el- Vasiti

Tarikat sahibi , Seyyid Ahmed er-Rufai

TARİKATIN ESASLARI

Rufai Hazretleri tarikatın esaslarını şöyle açıklar.

“yolumuz üç şey üzerine bina edilmiştir:

    İstememek
    Geri çevirmemek
    Mal yığmamak.”

“Benim yolum, içinde bidat bulunmayan din, tembellik bulunmayan amel, fesat bulunmayan niyet, yalan bulunmayan doğruluk, riya bulunmayan hal, iddia ve makam isteği düşüncesi bulunmayan makam ve Allah’a tamamen tevekkül etmekten ibarettir.”

Samarrai, Rufai tarikatının şu esaslara dayandığını yazar:

    Allah’ın birliğine iman
    Kur’an’ı sorumlulukların kaynağı bilmek.
    Peygamber Efendimizin sünnetine bağlılık
    Sürekli zikir ve iç dünyayı dinlemek
    Sevgi
    İlk İslam alimlerinin çerçeveledikleri inanç sistemine bağlılık,
    Peygamberimizin Sahabilerine saygı,
    Kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna iman,
    Tefekkür
    Dostlarla açık zikir
    Hz.Muhammed’in (s.a.v.) ahlakıyla ahlaklanmak,
    İlim tahsili peşinde olmak,
    Sürekli Kur’an okumak
    Şöhretten kaçınmak,
    Lüzumsuz ve boş konuşmayı terk etmek,
    Bid’atlardan kaçınmak,

Mustafa Kara ise bu tarikatın esaslarını şöyle açıklar:

    Allah’ın emrini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak
    Şeriat ve tarikata ters düşen şeylerden sakınmak
    Dininde ve ahdinde sağlam durmak
    İlim öğrenmek ve uygulamak
    Kişilerin ayıp ve kusurlarını araştırmamak
    Muhtaç olanlara insaf ve merhamet etmek
    Yaramaz ve çirkin huyları terk etmek
    Şeyhin öğütlerini kabul etmek

Mürşidin müride verdiği ilk zikir, “Lailahe illallah” zikridir. Sonraları Rahman, Rahim, Vehhab, Kuddüs, Hakk, Halim, Hannan, Hayy, Hafız, Hamid isimleri verilir.

Ahlakı güzelleştirmek gayesiyle biri hilafet, diğeri de muharremiyye olmak üzere iki çeşit halvete girilir. Bu halvette mürid oruç tutar. Rufailer siyah sarık sararlar.
İNTİSÂB MERASİMİ

Rifâiyyede dervişin tarikata kabul şekli şöyledir: Şeyh Efendi, müride Cenâb-ı Hakka tevbe, günahları terk ve Allah Teâlâya yöneliş niyetiyle bir abdest alıp, iki rekât namaz kılmasını söyler. Bundan sonra Şeyh kıbleye yönelerek iki dizi üstüne oturur. Mürid de şeyhinin karşısı¬na geçerek dizdize gelecek şekilde oturur.

Şeyh üç Fâtiha-i Şerife okur ve müridin elinden tutarak Kur’ân-ı Kerim’deki beyâtla ilgili

“Şüphesiz, Sana (Hudeybiye’de) biat edenler, Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın eli (kudret ve yardımı), onların elinin üstündedir. Onun için her kim cayarsa sırf kendi aleyhine cayar. Her kim de Allah’a verdiği sözü yerine getirirse, Allah’da ona yarın büyük bir mükâfat verecektir.” [1]okur.

Ardından Ubâde b. Sâmit’ten rivayet edilen bey’âtle ilgili hadis-i şerifi hatırlatır:

“Allah Teâlâ’ya asla şirk koşmamak, hırsızlık ve zina etmemek, fakirlik korkusuyla çocukları öldürmemek, ahlâk-ı hasene ile yaşamak.”

Bu hususları hatırlattıktan sonra, müride şu soruyu yöneltir:
“Siz bu şartlar çerçevesinde bana beyât ediyor musunuz?” Ve mürid “evet” deyince, ona Kur’ân-ı Kerimdeki ahdi bozmamayla ilgili âyetleri okur. “Allah Teâlâın emir ve yasaklarına, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sünnetine uyacağıma, herkese gereği şekilde hizmet edeceğime, dünya âhirette şeyhimin Ahmed Rifâî olduğuna, Cenâb-ı Hakkı, melâike-i kirâmını, resul ve enbiyâsını, halkından hâzır olanları şahit tutarım” sözlerini şeyh müridine tevbe yaptırdıktan sonra söyletir.
Sonra şeyh gözlerini yumar, ellerini dizlerine koyar, üç defa “Lâilâhe İllallah” kavlini telkin eder ve dördüncüsünde “Muhammedü’r-Rasûlullah” der. Mürid de bu şekilde tekrar eder. Elini müridin göğsüne götürerek tevfik ve ihlâsı için dua eder. Ve ikisi beraber kalkıp kıbleye yönelerek Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme selât ve selâm getirirler. Fatiha ile intisâb merasimi sona ermiş olur. Eğer intisâb eden kadın ise, intisâb esnasında elini tutmaz. Bir tülbendin bir ucundan şeyh tutar, diğerinden müride. Erkek müride telkin ettiği şeyhleri bu kadına da söyletir. Dua eder, Fatiha ile merasim biter.


TARİKAT ZİKRİ VE BURHAN


Rifâiyye Sesli zikir yapan tarikatlardan birisidir. Zikir ve âyin usûlüne “zikr-i kıyâmî” (ayakta zikir) adı verilir. Kadiriyye, Bedevîyye ve Sa’diyye “kıyâmî” zikri benimseyen diğer tarikatlardır.

“Zikr-i kıyam” şeyh efendinin Fâtihası ile başlar. Dizüstü oturulur ve hilâl şeklinde bir zikir halkası teşkil edilir, Fâtiha’dan sonra “özel bestesi” olan “evrâd-ı şerif” okurlar. Kısa bir duâ yapılır. Ardından ayağa kalkılır. Halka bozulmadan, vücûdun belden aşağısı fazla hareket ettirilmeden şeyh efendinin belirttiği esmâ (Allah Teâlânın isimlerinden biridir. Genelde kelime-i tevhidle başlanır. Sonra lafza-i celâl ve Hayy-Hakk isimleri zikredilir) zikredilmeye başlanır. Zikir meclisini “reis” denilen bir kişi yürütmeye başlar. Zâkirler yâ tek başına ya da grup halinde ilâhiler, kasideler söylerler. Böylelikle dervişler iyice coşar ve zikir hızlanır. Yeseviyye tarikatında zikir esnasında görülen “testere” sesine benzer bir sesle zikrin ritmi değişir.
Bu coşkunluk hâlinde aktâb-ı erbaa (dört büyük kutup)’dan birisi olarak kabul edilen Ahmed er-Rifâî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretleri’nin Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “elini Öpme kerameti” esnasında meydâna gelen harikulade durumların bir tezahürü ve devamı olarak “burhan” âyini başlar. Burhan, şüpheye yer bırakmayacak kadar kesin ve özel delil demektir.
Kılıç, şiş, topuz, teber (bir çeşit balta) gibi âletler vücûdun yanak, karın, gırtlak, göz ve değişik yerlerine saplanır. Ayrıca “lâl” denilen bir demir parçası ateşe sokulur, akkor hâline gelince ağıza alınıp yalanır ve soğutulur. Bu hâdiseye “gül yalamak” ta denir. Bu esnada “Hayy” ism-i şerifi zikredilir.

Ve burhan bittikten sonra “Hakk” ve “Hû” ism-i şerifleri zikredilir. Sonra oturulur. Esmâ-i Hüsnâ’dan bazı isimler okunur. Ardından bir kişi “âşır” okur. Şeyh Efendi duâ eder. Fatiha ve salavâtlar çekilir. Sağa ve sola selâm verilerek zikir âyini bitmiş olur. Ateşe yakıcılık, bıçağa kesicilik özelliğini veren Allah Teâlâ’dır. İstediği zaman geri alır. Tıpkı Cenâb-ı Allahın Hz. İbrahim aleyhisselâmı ateşin yakıcılığından koruduğu gibi (Biz. “Ey ateş! İbrahim için serin ve selamet ol!” dedik.)[2]

Burhan, Rifâiyyenin çok tanınmış ve dikkat çekmiş bir hususiyetidir. Burhan gerçekleştirilirken zikir bir yandan devam eder. Şunu da belirtelim ki burhan her zikir meclisi kurulduğu zaman icra edilmez. Şeyh efendinin uygun gördüğü bir zamada gösterilir.

8 – Sühreverdi Tarikatı

Evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi. İsmi, Ömer bin Muhammed bin Abdullah bin Muhammed es-Sühreverdî olup, künyesi Ebû Abdullah’tır. Ebû Nasr ve Ebü’l-Kâsım Sûfî de denildi. Nesebi (soyu) Ebû Bekr-i Sıddîk’a ( radıyallahü anh ) ulaşır. Şeyh Ebü’n-Necîb’in kardeşinin oğludur. 539 (m. 1144) senesinde Sühreverd’de doğdu. 632 (m. 1234) senesi Muharrem ayında vefât etti.

Şihâbüddîn Sühreverdî, ilim öğrenmek için Bağdad’a gitti. Amcası büyük âlim Ebü’n-Necîb Abdülkâhir’in sohbetlerinde bulundu. Ondan tasavvuf ilimlerini öğrendi. Aynı zamanda Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin sohbetlerinde de bulundu. Basra’da da Ebû Muhammed bin Abdullah’ın sohbetlerine devam etti. Ebû Hafs Sühreverdî; amcasından, Ebû Muhammed Hibetullah bin Şiblî, Ebü’l-Feth bin Battî, Ma’mer bin Tâhir, Ebû Zür’a Makdisî, Ebü’l-Fütûh Tâî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinleyip, rivâyette bulundu.

Kendisinden ise; İbn-i Dübeysî, İbn-i Nukta, Zekî Berzâlî, İbn-i Neccâr, Kavsî, Ebü’l-Ganâim bin Allân, Izz el-Fârûsî, Ebü’l-Abbâs el-Eberkûhî ve birçok âlim ilim öğrenip, hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu.

Ebû Hafs Sühreverdî, fakîh, fâzıl, sûfî, vera’ sahibi, zâhid, ârif, ilm-i hakîkatte zamanın şeyhi idi. Şafiî mezhebinde idi. Çok ibâdet ederdi. Eline geçen malı mülkü fakirlere ve muhtaç kimselere dağıtırdı. Fıkıh ilmini, amcasından ve Ebü’l-Kâsım İbni Fadlân’dan öğrendi.

İbn-i Neccâr onun hakkında şöyle demektedir: “Ebû Hafs Ömer Sühreverdî, ilm-i hakîkatta zamanının şeyhi idi. Riyâzet ve mücâhede yolunu tuttu. Fıkıh, mukayeseli hukuk ve Arab dili ve edebiyatını okudu. Birçok âlimden hadîs-i şerîf dinledi. Daha sonra tasavvuf yolunu tuttu. Önceleri zikir ve ibâdetle meşgûl oldu. Sonra insanlara va’z vermeğe başladı. Amcasının Dicle kenarındaki medresesinde ders verdi. İslâm beldelerinin her tarafından onun sohbetine ve derslerini dinlemeye birçok âlim ve halk gelirdi. Onun sözlerinin bereketi ile günahkarlar derhal tövbe ederdi. Onun talebeleri, o zamanda yıldızlar misâli, etrâfa ilim yayarlardı. Onun sultanlar katında sâhib olduğu mevkiye ve hürmete, başka kimse nail olmadı. Ömrünün sonunda rahatsızlandı. Bununla beraber, zikrleri azalmadı. Allahü teâlâyı zikre devam etti. Cemâatte yine hazır bulundu. 110 yaşına doğru hacca gitti. Vefât ettiğinde, geride kefen parası dahi bırakmamıştı.”

İbn-i Nukta ise şöyle demektedir: “Şihâbüddîn Ebû Hafs, zamanında Irak’ın şeyhi, mücâhede ve isâr sahibi, güzel ahlâklı, mürüvvet ve zikir ehli bir zât idi.”

İbn-i Sübkî, Tabakât-ül-vustâ adlı eserinde Ebû Hafs Sühreverdî’nin talebesinin şöyle dediğini naklediyor “Hocamız Sühreverdî hazretleri, hakîkatler menbâı, zamanının İmâmı, asrının bir tanesi idi. 539 (m. 1144) senesinde Sühreverd’de doğdu. Onaltı sene orada kaldı ve ilim tahsil etti. Sonra Bağdad’a gitti. Amcasından fıkıh ve tasavvuf öğrendi. Amcasının vefâtına kadar onun derslerine devam etti. Amcasının vefâtından sonra Ebü’l-Kâsım bin Fadlân’ın sohbetlerine devam etti. Fıkıhta derin âlim oldu. Sonra tasavvuf yoluna girdi. Vaktinin çoğunu ibâdet ve zikir ile geçirirdi. İnsanları, Allahü teâlânın rızâsına çağırdı. Sözleri kalblere te’sîr ederdi. Zamanında bulunan tarikat ehli, ona mektûp yazarak hâlleri hakkında sorarlar ve fetvâ isterlerdi. Birgün bir zât ona mektûp yazarak, şöyle sordu: “Efendim, çalışmayı terk ettim. Boş kalınca rahatlık hissettim. Çalışınca ucb hâsıl oldu. Hangisi benim için uygundur.” Ebû Hafs Sühreverdî; “Çalış ve ucbundan Allahü teâlâya istiğfarda bulun” diye cevap yazdı. Hocamızın yazdığı şiirler çok güzel ve beliğ idi.”

Ebû Hafs Sühreverdî birçok eserler yazdı. Bunlardan ba’zıları şunlardır: 1-Akîdetü erbâb-it-takî, 2-Behcet-ül-ebrâr fî menâkıb-il-Gavs-il-Geylânî, 3-Bugyet-ül-beyân fî tefsîr-il-Kur’ân, 4-Avâri-ül-meârif fî beyân-ı tarîk-il-kavm: Tasavvufa dâir bir eserdir. Bu eserden ba’zı bölümler:

Sûfîlerin ilimlerinin faziletleri: Dârimî’nin bildirdiği hadîs-i şerîfte, bir kişi Resûlullaha ( aleyhisselâm ) şerden sordu. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Bana şerden sormayınız. Bana ancak hayırdan sorunuz” diyerek devamla şöyle buyurdu:“İnsanların en kötüsü, âlimlerin en kötüsüdür. İnsanların en hayırlısı, âlimlerin en hayırlısıdır.” Âlimler ümmetin delîlleri, dinin direği, açık olan cehâlet karanlıklarını aydınlatan lâmba, İslâmın muhâfızları. Kitâb ve sünnetin hükmünün açıklayıcıları, kulların tabîbleri, büyük emânetin taşıyıcılarıdır. Halkın içinde takvâya en fazla sarılanlar onlardır. Kulların içinde en fazla zühde muhtaç olanlar yine onlardır. Zîrâ zühde kendileri ve başkaları için muhtaçtırlar. Çünkü onların bozulması, insanların bozulması; onların doğru yolda olması, insanların doğru olması demektir.

Süfyân bin Uyeyne buyurdu ki: “İnsanların en câhili, bildiği ile ameli terk edendir. İnsanların en âlimi, bildiği ile amel edendir. İnsanların en üstünü, Allahü teâlâdan en çok korkandır.” Bu söz çok doğrudur ve âlimin, ilmi ile amel etmediği sürece âlim olmadığı hükmünü getirir. Zîrâ ilim, İslâm yolunda sahibini zayi etmez.

Âlim, ilminin bereketi ile kurtulur. İlim öğrenmek farz ve fazilettir. İnsanın, dînin mükellef kıldığı şeyleri yapacak kadar ilim öğrenmesi farzdır. Kişinin ihtiyâcından fazla Kitâb ve sünnete uygun bilgileri öğrenmesi ise fazilettir. Kitâb ve sünnete uymayan ve bu ikisinden çıkarılmamış veya bu ikisine uymayan veya bunlara dayanmayan her ilim fazilet değil rezilliktir. Bunlar insanın hevâsını arttırır. Dünyâda ve âhırette rezîl eder.

Farz olan, öğrenilmesi terk edilmeyen ilim: Ebû Necîb Sühreverdî’nin Enes bin Mâlik’den rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) buyuruyor ki:“İlim Çin’de de olsa taleb ediniz. Zîrâ ilim öğrenmek her müslümana farzdır.” Âlimler farz olan ilmin hangisi olduğunda ihtilâf etmiştir. Ba’zısı dediler ki: “Farz olan ilim, ilm-i ihlâs ve nefsin âfetlerini ifşa eden şeylerin ilmidir. Zîrâ şu âyet-i kerîmede meâlen;“Hâlbuki onlar, ancak Allaha, O’nun dîninde ihlâs sahibleri olarak, diğer bâtıl dinlerden İslama yönelerek ibâdet etsinler, namazı gereği üzere kılsınlar ve zekâtı versinler diye emrolunmuşlardı. İşte bu emredildikleri şey, dosdoğru hak dindir”(Beyyine-5) amel emredildiği gibi ihlâslı olmak da bir emirdir. İhlâsın temellerini tahrib eden; nefsin aldatması, gurûru, hileleri ve gizli isteklerini bilmek için bu ilmi öğrenmek farzdır. Zîrâ kul, farza ancak farz ile ulaşabilir.

Ba’zı âlimler ise, öğrenilmesi farz olan, ilm-i hâl ilmidir dediler. Sehl bin Abdullah buyurdu ki: “Farz olan ilim, ilm-i hâli öğrenmek, ya’nî kulun dünyâ ve âhıretinde, Rabbi ile arasındaki hâlin hükmünü bilmesidir.” Denildi ki: “Öğrenilmesi farz olan ilim ilm-i bâtındır. Bu ilimle kulun, Allahü teâlâya yakınlığı artar. Bu ilim, Allahü teâlânın kendi askerlerinden kıldığı ve talibleri O’na kavuşturan, doğru yolu kuvvetlendiren ve insanlara doğru yolu gösteren âlimlerin sohbetinde kazanılır. Bu âlimler, Peygamberlerin vârisleridir.”

Ebû Tâlib-i Mekkî buyurdu ki: “Farz olan ilim, İslâmın bina edildiği beş temelin bilgisidir. Zîrâ Allahü teâlâ, bu beş şeyi insanların hepsine farz kılmıştır. Yapılması farz olan şeyin öğrenilmesi de farzdır. Tevhîd ilmi de buna dâhildir. Zîrâ beş temelin ilki şehâdettir. İhlâs da buna dâhildir.

Bir müslümanın bütün dînî ilimleri öğrenmesi mümkün değildir. Eğer bütün ilimlerin hepsi insanların üzerine farz olsa idi, Allahü teâlânın ihsân ettiği kimseler hâriç, insanların çoğu bundan âciz kalırlardı. Benim gönlüm (Sühreverdî’nin gönlü) daha ziyâde Ebû Tâlib-i Mekkî’nin sözüne ve alış-veriş, nikâh ve talâk gibi bilgilerin lâzım oldukları zaman öğrenilmesinin farz olduğuna meyl ediyor. Doğrusunu Allahü teâlâ bilir.

Yine derim ki (Sühreverdî): “Öğrenilmesi farz olan ilim, emir ve yasaklardır. Emredilen; yapılmasında sevâb, yapılmamasında ceza olan şeydir. Yasaklanan; yapılmasında ceza, terkedilmesinde sevâb olan şeydir. Emîr ve yasakların bir kısmı İslâmiyet devam ettikçe, kula devamlı lâzımdır. Ba’zısı ise, kul bir hâdise ile karşı karşıya geldiği anda devamlı lâzım olur.”

Ebû Hafs Sühreverdî buyurdu ki: “Evliyâdan, yüksek mertebede bulunan birine, hiçbir kerâmet ve hârika verilmiyebilir. Çünkü kerâmetler, yakîni (inanmayı) arttırmak için verilir. Yakîn ihsân edilen birinin kerâmetlere, hârikalara ihtiyâcı olmaz. Bütün bu kerâmetler, Zât-ı ilâhînin zikrinden ve kalbin bu zikr ile zînetlenmesinden aşağıda kalır.”

Şihâbüddîn Ebû Hafs Ömer bin Muhammed Sühreverdî, oğluna yapmış olduğu nasihatte şöyle buyuruyor:

Ey oğul! Sana, Allahü teâlâdan korkmayı, Allahü teâlânın ve Resûlünün ( aleyhisselâm ), ana-babanın ve evliyânın hakkına riâyet etmeyi tavsiye ederim. Eğer bunu yaparsan, Allahü teâlâ senden râzı olur. Açıktan ve gizli olarak Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyet et. Gizli ve açık, içten ve dıştan, tefekkürle, hüzünle ve ağlı(Zeker) Kur’ân-ı kerîm okumayı ihmâl etme. İlimden bir adım bile yüz çevirme. İlim öğren. Tasavvuf ehli olduğunu söyleyip de dalâlet içerisinde olanlardan, onların avamından olma. Çünkü onlar, din hırsızları ve müslümanları doğru yoldan saptıranlardır. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) sünnet-i seniyyesine iyi sarıl. Dinde sonradan ortaya çıkıp, dinden imiş gibi inanılan, hâlbuki dinde olmayan bid’atlerden sakın. Çünkü her bid’at dalâlettir. Kadınlarla, bid’at sahibi kimselerle, zenginlerle ve nefslerinin peşinde giden avam ile beraber olma. Çünkü bunlar, senin dînini giderir. Dünyâda az bir şeyle kanâat et. Yalnızlığa iyi sarıl. Hatâ ve günahların için çok ağla. Helâlinden yemeğe çalış. Çünkü helâl yemek (haramlardan sakınmak), bütün hayırların ve iyiliklerin anahtarıdır. Harama sakın meyl etme. Çünkü harama meyl edersen, kıyâmet günü Cehennemde yanarsın. Helâl olan eşyaları giy. Eğer bunlara riâyet edersen, îmânın ve ibâdetin tadını duyarsın. Allahü teâlâdan devamlı kork. Yarın kıyâmet gününde, Allahü teâlânın huzûrunda hâlinin ne olacağını unutma. Geceleyin namaz kılmayı ve gündüz oruç tutmayı çoğalt. İmâm ve müezzin olmadığın zaman da cemâatle namaz kılmayı elden bırakma. Başkan olmayı isteme. Çünkü başkan olmayı isteyen ve seven kimse, ebediyyen felah bulmaz. Hüküm verenlerin ve sultanların meclislerinde bulunma, insanlarla münâkaşa etme. Seni medheden kimsenin sözüne aldanma. Seni kötüleyen kimsenin sözlerinden dolayı da üzülme. Herkese karşı iyi huylu ol. Tevâzuya yapış. Çünkü Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ), “Kim Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu yaparsa, Allahü teâlâ onu yükseltir. Kim kibirlenirse ve böbürlenirse, Allahü teâlâ onu alçaltır” buyurdular. Her zaman, iyi kimseye karşı da, kötü kimseye karşı da edebli ol. Küçük-büyük herkese merhametli ol. Onlara karşı şefkat ve merhamet gözüyle bak. Çok gülme. Çünkü gülmek, gafletten dolayı meydana gelir. Gülmek kalbi öldürür. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Eğer siz, benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız”buyurdu. Allahü teâlânın rahmetinden ümidini kesme. Ümit ile korku arasında yaşa.

Ey oğul! Dünyâyı terk et (Haram olan, Allahü teâlânın yasak ettiği şeyleri ve dünyâ sevgisini terk et.). Çünkü dünyâyı isteyenin ve sevenin dîni gider. Namazını kıl, orucunu tut. Allahü teâlânın velî kullarına; malın, bedenin ve makamınla hizmetçi ol. Onların kalblerini kazan, onların yaşayışlarına göre hareket et. Ehl-i sünnet i’tikâdı dışında olanlar hâriç, hiç bir -âlimin sözlerini inkâr etme. Eğer böyle bir inkârın olursa, ebediyyen felah bulamazsın.

Ey oğul! Devamlı cömert ol. Allahü teâlânın sana rızık olarak verdiği şeylerde cömert ol. Cimrilikten, hasedden, kin ve hileden sakın. Çünkü, cimri ve hasedci olan kimsenin yeri Cehennemdir. Hiçbir zaman hâlini insanlara açma. Zâhirini süsleme. Çünkü zâhirini süslemek, bâtının harâb olmasındandır. Rızık konusunda Allahü teâlânın va’dlerine güven. Çünkü Allahü teâlâ, her canlının rızkını vereceğine dâir kefil oldu. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı, ancak Allahü teâlâya âittir” buyurdu. (Hûd-61) İnsanlardan hiçbir şey bekleme. Hakkı söyle. Mahlûkattan hiçbirisine meyletme. Mâlâya’nîyi terk et. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Kişinin mâlâya’nîyi (fâidesi olmayan şeyleri) terketmesi, onun müslümanlığının güzelliğindendir” buyurdu.

Ey oğul; insanlara nasihat edici ve fâideli ol. Yemeği, içmeği, konuşmayı ve uykuyu azalt. Sâdece ihtiyâcın kadar ye. Zarûret olmadan konuşma. Çok uyuma. Namaz, oruç ve Allahü teâlânın zikri ile meşgûl ol. Kalbin mahzûn, gözün yaşlar dökücü, amelin hâlis, duân hamd, arkadaşların fakîr, evin mescid, malın ilim, zînetin zühd olsun.

Ey oğul! Bu fanî dünyânın zînetine aldanıp gurûrlanma. Bir kimse dünyâya meyl ederse helak olur. Âhıret yolculuğuna hazır ol. Fırsat elinde iken, Allahü teâlâdan başkasına gönül bağlama. Birgün gelir pişmanlığın fayda vermez.”

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-7, sh. 313

2) Tabakât-üş-şâfiiyye cild-8, sh. 338

3) El-Bidâye ven-nihâye cild-13, sh. 138

4) Tezkiret-ül-huffâz cild-4, sh. 1458

5) Şezerât-üz-zeheb cild-5 sh. 103

6) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh. 355

7) Vefeyât-ül-a’yân cild-3 sh. 446

8) El-A’lâm cild-5, sh. 62

9) Esmâ-ül-müellifîn cild-1 sh. 785

10) Keşf-üz-zünûn cild-1 sh. 50, 126, 451, 877, 905 cild-2, sh. 1161, 1177, 1697, 1832

11) Avârif-ül-meârif

12) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 678, 679, 847, 875, 880, 1074

13) İslâm Ahlâkı sh. 12

14) Brockelmann Gal-1 sh. 440 Sup-1 sh. 788

9 – Cevriye (Nevriye isimli bir Hatun) Kolu (Cüveyriye)
a- Çeşdiye Kolu
b-Haznevi Kolu
c-Menzil Kolu
d-istanbul Kolu
e-Konya Kolu
f-Van Kolu
g-Almanya Kolu
h- Avusturya kolu
i-Eskişehir&Kütahya&Bilecik Kolu
j.Afyon Kolu

10-Bayrami Tarikatı (Ankara Kolu)
11-Muhammed Raşid Yolu (Afyon Sincanlı&Avusturya Viyana&Avusturya Schrems&Almanya Dortmund Kolu&BilecikKütahya Kolu)
12 – Hz. Mehdi Kolu (Raşidi Yolu – Avusturya Schrems)
Hz Mehdi’nin, Bu Tarikattan destur alıp, sonunda da bütün yolları birleştirip, bu tarikatın başına geçeceği varsayılmış, veya öne sürülmüştür, taaa Muhammed Bahaaeddin tarafından.

Kaynak :

Raşit Tunca ve
http://www.naksibendi.com.tr/
Author: RasitTunca

Bir cevap yazın