Eskatoloji Nedir? Apocalypse Nedir?

Eskatoloji Nedir?

Eskatoloji “son” anlamına gelen (Yunanca έσχατος) teoloji (dinbilim) terimidir. İnsanlığın nihai kaderi veya dünya tarihini sonuçlandıran olaylar, daha kaba bir tabirle dünyanın sonu (İngilizce apocalypse) ile ilgilenir.[1]

Birçok din, öğreti veya kültte dünyanın sonu gelecekte olacak bir olay olarak kutsal metin, mit veya folklorda belirtilir. Daha geniş bir açıdan, eskatoloji Mesih, Mesih Çağı, ahiret ve ruh gibi konuları da kapsayabilir. Farklı inanışların eskatolojik inançları ve düşünceleri farklı olsa da belli benzerlikler var olabilir. Hristiyanlık eskatolojisinde apokaliptik bir felaket sonrası gelecek bin yıllık refah krallığı inanışı vardır.

Mesih

İbrahimî dinlerde mesih (İbranice: מָשִׁיחַ, romanize: māšîaḥ, lit. “meshedilmiş”; Grekçe: Mεσσίας, mesias; Arapça: مسيح, masîḥ), bir grup insanın kurtarıcısı veya özgürlüğe kavuşturucusudur. Geleneksel Yahudilikte maşiah, mesihçilik, veya Mesih Çağı gibi kavramlar, kutsal mesh yağıyla meshedilmiş bir seçkine atıfta bulunan Tanah’la ortaya çıkmıştır.

Etimoloji ve tarihçe

Maşiah (מָשִׁיחַ‎) kelimesi, İbranicede “kutsal mesh yağıyla meshedilmiş” manasına gelir. Birleşik İsrail Krallığı’nın Baş Rahipleri, yeni görevlerinin bir sembolü olarak yağla kutsanırlardı. Tanah’ın birçok yerinde bu işlemin yapıldığına dair ayetler vardır. Geniş manasıyla bu unvan “Tanrı’nın bir görev vermek üzere seçmiş olduğu” kişileri de kapsıyordu. Yeşaya Kitabı’nda Neo-Asur İmparatorluğu’nu yıkıp, Babil Sürgünü’yle Babil’de esir edilmiş Yahudileri serbest bırakan ve onlara yardım eden Pers kralı Büyük Kiros’a Meşiah unvanı ile hitap edildiği görülür.

Avrupa dillerinde “Mesih” manasına gelen ve Yunanca kökenli olan Khristos teriminin kökü kullanılmıştır. Kurtarıcı beklentisi birçok dinî inançta temel karakterdir. Zerdüştlükte ise beklenen kurtarıcı birçok özellikleri ise İsa’yla benzer özellikler taşır: “Ölülerin dirilişi ve ve son yargılama ile bitecek 4. devrede temiz bir bakireden Zerdüşt doğar ve O’nun tebliğinin tesiri 10 asır sürer. Daha sonra zamanla dünyanın umumi ahlaki durumu kötüleşecektir. Zerdüşt’ten sonra 2. bin yılda Zerdüşt neslinden bir peygamber gelecek ve bu durum 3. binyılda da devam edecektir.”[1]

Yahudi kültüründe

Mesih, Yahudilik metinlerinde Yahudi milletinin kurtarıcısıdır. Yahudiler Mesih’in birinci yüzyılda kendilerinin Roma İmparatorluğu’nda yaşadıkları sorunları sona erdirmek üzere gönderileceğini, dünyavî bir krallık kuracağını ve kendilerine yol göstereceğini düşünüyorlardı.

1600’lü yıllarda İzmir doğumlu bir Yahudi olan Sabetay Sevi Yahudi toplumunu kendisinin mesihlik iddiası etrafında toplamayı ve onları kötü durumdan kurtarmayı denedi. Ancak şikayetler üzerine yargılandı ve ölüme mahkûm edileceğini anlayınca Müslüman oldu.[2] Benzer şekilde tarihin farklı zamanlarında Mesihlik iddiası ile ortaya çıkarak dünyanın çeşitli yerlerindeki Yahudi topluluklarında (cemaatlerinde) dalgalanmalara sebep olan kişiler olmuştur.

Yahudiler İsa’yı mesih olarak kabul etmezler.


Hristiyanlar İsa’nın, Yahudi dini metinlerinde anlatılan beklenen Mesih olduğuna inanırlar. Yahudiler bu görüşe katılmaz ve kendisi de bir Yahudi olarak dünyaya gelmiş olan İsa’yı Mesih olarak kabul etmezler.

Hristiyanlar Mesih’in daha çok ruhanî bir kurtarıcı olduğuna ve insan ırkını kurtarmaya geldiğine inanırlar. Bahsi geçen krallık ise manevi bir krallıktır (Tanrı’nın Krallığı). Ahir zamanda İsa Mesih’in ikinci defa yeryüzüne inişi ve ordusuyla birlikte Mesih Karşıtı’nı yenip yok etmesi ile gerçekleştirilecektir.

    “…Meryem’den Mesih diye tanınan İsa doğdu.” (Matta İncili: 1,16)

    “Ama biz çarmıha gerilmiş Mesih’i duyuruyoruz. Yahudiler bunu yüzkarası, öteki uluslar da saçmalık sayarlar.” (1. Korintliler 1,23)

İslam’da Mesih

İslamda; Mehdi, Mesih, deccal, süfyan gibi karakterler erken İslam tarihinde, iktidar olma savaşı veren Kufe merkezli Alioğulları (Ehl-i beyt), Horasan coğrafyasından siyah sancaklı Abbasiler ve Ebu Süfyan soyundan gelen Şam merkezli Ümeyye oğulları (Emeviler) gibi guruplar arasında, çıkış yerleri olarak o günün güç merkezlerini işaret eden, toplumda kendilerine yer edinme adına, iyi karakterlerin kendi içlerinde, kötü karakterlerin ise rakiplerinde aranması yönünde, haklarında çok sayıda hadis uydurulan,[3][4][5] dönemin dinsel-politik figürleri olarak ortaya çıktılar.[6] Daha sonraki dönemlerde ise birtakım dini guruplar, bu figürlerin gerçek anlamda var olduğuna inandılar ve onları inanç esaslarına dahil ettiler. Bu veya benzer deyim ve tiplemeler İslam dünyasında günümüze kadar devam etmiş, dini guruplar kendi liderlerini mehdi, mesih gibi kurtarıcı, rakiplerini ise deccal, süfyan gibi aşağılayıcı sıfatlarla anmaya devam etmişlerdir.[7][8] O kadar ki, Abbasoğulları veya Alioğullarının Mehdi figürüne rakip olarak, Emeviler, iyi bir karakter olan kurtarıcı Süfyan figürünü ortaya sürdüler. Ancak Abbasi veya Ehli beyt taraftarları kısa sürede yeni hadislerle bu figürü kötü bir karaktere çevirmeyi ve Emevileri alt etmeyi başardılar.[9] Örneğin (Mesih politik-dini bir figür olarak) bir gece sabaha karşı “Emevi başkenti” olan Şamda beyaz Minareye iner,[10] Mehdi ile birlikte namaz kılarlar ve güçlerini birleştirerek deccal ile savaşırlar.[11]

İslamî anlayışta başlangıçta “beklenen bir kurtarıcı Mesih” olmaması ve Kur’an’da Mesih kelimesinin bu anlamda kullanılmamış olmasına rağmen[12], hadislerin etkisi ve zamanla “beklenen Mesih” anlayışı kabullenilmiş ve bu gelenek içerisindeki anlatımlar saygı duyulan hadis külliyatlarına girmiştir.

Kur’an’daki İsa Mesih anlatımlarının İsa’nın ölümüyle ilgili farklı bir anlama gelen ifadeler içermesi, İslam toplumunda konunun farklı ele alınmasına yol açmıştır. İslamî anlayışta göğe yükseltilmenin maddi olarak yapılıp yapılmadığı, İsa’nın gökyüzünde yaşayıp yaşamadığı, Kıyamet’e yakın bir zamanda dönüp dönmeyeceği ve eğer dönecekse bunun bedensel olarak mı gerçekleşeceği yoksa manevi (mecazi) olarak mı gerçekleşeceği konuları nakilcilerin ve yorumcuların katkılarıyla zengin bir literatür düzeyine ulaşmıştır.[12] Diğer İbrahimi dinlerde de yer alması nedeniyle, İslam peygamberi Muhammed’in ölümünden sonraki yıllarda Mesih kavramı İsrailiyat ve hadislerin etkisiyle İslam inanç ve mitolojileri arasına girmiştir. Bazı İslam âlimleri Mesih kavramını Hristiyanlıktaki anlamına benzer şekilde yorumlarlar.

İslamî kaynaklarda

Kur’an’da: Nisa Suresi 158-159. ayetler şöyle der: “…Allah onu (İsa’yı) kendi nezdine kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce, ona (İsa’ya) iman edecek olmasın. Kıyamet günü o (İsa) onların aleyhine şahit olacaktır”[13]

Mesih sözcüğü, Kur’an’da da (3/45, 4/157-159, 171-172, 5/17, 72, 75 9/31) geçer. İsa Kur’an’da yer yer “İsa Mesih” olarak anılır.[14][15][16][17]

    “Melekler demişlerdi ki: Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir Kelime’yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa Mesîh’tir; dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah’ın kendisine yakın kıldıklarındandır.” (Al-i İmran Suresi, 45)

“Hristiyanlar ise, “İsa Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu onların ağızlarıyla söyledikleri sözleridir.” Allah’ı bırakıp, hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. (Tevbe:30-31) Andolsun, “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kesinlikle kâfir oldu…. (Maide 72) Bir de inkârlarından ve Meryem’e büyük bir iftira atmalarından ve “Biz Allah’ın peygamberi Meryemoğlu İsa Mesih’i öldürdük” demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. (Nisa:157)

Hadisler: Hadisler Muhammed’in ölümünden yaklaşık 200 yıl sonra yazılan, İslam’ın “sözlü kültür” ürünleridir. “Ruhum elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Meryem’in oğlu İsa, adil bir hakem olarak aranıza inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, İsa İslam’dan başka şeyi kabul etmeyecektir. Döneminde mal o kadar çok olacak ki, kimse dönüp de mala bakmayacaktır.” [18][19][20]

Bazı hadisler ise Mesih ve Mehdi’nin aynı ve tek kişi olduğu yönündedir[21]

Yorumlar

Bir kısım İslam âlimleri tarafından Kur’an’daki mesih deyiminin beklenen bir kurtarıcıyı değil, İsa’nın bir lakabını tanımladığına inanılmaktadır.[22][23] Bununla birlikte İslam âlimleri arasında, Mesih kavramı konusunda tam bir fikir birliği yoktur.

Prof. Dr. Ali Özek ve Prof. Dr. Hayrettin Karaman tarafından hazırlanan Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meali’nde, “Allah, peygamberi İsa’yı Yahudilerden korumuş, öldürmelerine mani olmuştur. Onu kendi katına kaldırmıştır. Ancak bunun şekli ve zamanı üzerine farklı açıklamalar ve anlayışlar vardır. Çoğunluğa göre Allah onu, kudretiyle manevi semalardaki hususi mevkiine kaldırmıştır, kıyametten önce tekrar dünyaya gönderecektir, o zaman bütün Ehl-i kitap onun peygamber olduğuna inanacak, batıl inançlarından kurtulacaklardır. İsa dünyada kaldığı müddetçe Kur’an ile hükmedecek, haç ve domuz ile ilgili batıl uygulamalara son verecektir. Bir başka anlayışa göre Allah onu Yahudilerden korumuş, eceli gelince öldürmüş ve ruhunu semadaki yerine kaldırmıştır. Kıyametten önce gelecek olan da onun ruhudur….” ifadelerine yer verilir.[24]

Said Nursi’nin yorumlarına göre İsa içinde bulunduğumuz dünyadan çıkartılmış ancak ölümü tatmamış, ref’ ettirilmiştir. “Ref”in mahiyeti açık değildir. Mektubat adlı eserinde bizim birinci hayat tabakasında, İsa ve İdris peygamberlerin ise üçüncü hayat tabakasında olduğunu ifade etmiş; İsa’nın ahir zamanda geri gelerek İslam’a tabi olacağını söylemiştir.[25]

İnançlar

Mescid-i Nebevî’de Muhammed’in ayak ucunda İsa için ayrılmış bir yer bulunmaktadır. İslam inancına göre Mehdi zamanında İsa gökten indikten sonra bir müddet bu dünyada yaşayacağına sonra her insan gibi vefat edeceğine inanılır. Vefat ettiğinde Mescid-i Nebevî’deki yerine gömülecektir.

Dipnot

İsa ile ilgili Kur’an’da geçen ayetler şunlardır:

Allah buyurmuştu ki: “Ey Îsâ! Ben seni vefat ettireceğim, seni katıma yükselteceğim, seni o inkârcılardan arındıracağım ve sana tâbi olanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte, ayrılığa düşüp durduğunuz hususlarda aranızda hükmü o zaman ben vereceğim.” Âl-i İmrân Suresi – 55 . Ayet

“Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim de rabbim sizin de rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onların yaptıklarına tanık idim. Fakat sen beni vefat ettirdikten sonra onların halini bilip gören sadece sensin. Sen her şeye şahitsin.” Mâide Suresi 117.Ayet

“Hâlbuki onlar onu ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uymak dışında hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilakis Allah onu kendi katına yükseltmiştir. ” (Nisa:157-158)

Mesih Çağı

İbrahimi dinlerde, Mesih Çağı, Mesih’in hüküm sürdüğü ve hiçbir kötülük olmaksızın evrensel barış ve kardeşliği getireceği Dünya’daki gelecek bir dönemdir. Birçoğu böyle bir çağın geleceğine inanıyor; bazıları onu mükemmel “Tanrı’nın krallığı” veya “gelecek dünya” olarak adlandırır.

Yahudilik

Yahudi geleneğine göre, Mesih Çağı küresel barış ve uyum dönemlerinden biri, çekişmelerden ve zorluklardan uzak bir dönem olacak ve Yaradan’ın bilgisinin ilerletilmesine yardımcı olacak. Küresel barış çağını başlatan Mesih teması, Yeşaya Kitabı’nın en ünlü iki kutsal kitabında özetlenmiştir:

RAB uluslar arasında yargıçlık edecek,
Birçok halkın arasındaki anlaşmazlıkları çözecek.
İnsanlar kılıçlarını çekiçle dövüp saban demiri,
Mızraklarını bağcı bıçağı yapacaklar.
Ulus ulusa kılıç kaldırmayacak,
Savaş eğitimi yapmayacaklar artık

-Yeşaya 2:4

Onun döneminde kurtla kuzu bir arada yaşayacak, Parsla oğlak birlikte yatacak, Buzağı, genç aslan ve besili sığır yanyana duracak, Onları küçük bir çocuk güdecek. İnekle ayı birlikte otlayacak, Yavruları bir arada yatacak. Aslan sığır gibi saman yiyecek. Emzikteki bebek kobra deliği üzerinde oynayacak, Sütten kesilmiş çocuk elini engerek kovuğuna sokacak. Kutsal dağımın hiçbir yerinde Kimse zarar vermeyecek, yok etmeyecek. Çünkü sular denizi nasıl dolduruyorsa, Dünya da Rabbin bilgisiyle dolacak.

-Yeşaya 11:6-9

İbn Meymun, Mişna Tora’sında Mesih Çağını şöyle anlatır:

    “Ve o zaman açlık ya da savaş olmayacak, kıskançlık ya da rekabet olmayacak. Çünkü iyilik bol olacak ve tüm lezzetler toz halinde mevcut olacak.

    Dünyanın tüm işgali sadece Tanrı’yı tanımak olacak … İsrail halkı büyük bilgeliğe sahip olacak; ezoterik gerçekleri algılayacaklar ve Yaratıcılarının bilgeliğini insanın kapasitesi gibi kavrayacaklar. Yazıldığı gibi (Yeşaya 11: 9): “Çünkü sular denizi kapladıkça yeryüzü Tanrı’nın bilgisiyle dolacak.” [1]

Talmud,[2] Midraş [3] ve eski Kabalistik çalışma Zohar’a [4] göre Mesih, yaratılış zamanından 6000 yılından önce gelmelidir. Ortodoks Yahudi inancına göre, İbrani takvimi, yaratılış zamanına tarihlenir ve bu, bunun Gregoryen takviminde 2240 yılına tekabül etmesini sağlar.

Midraş şu yorumu yapıyor: “Savaş ve barış için girip çıkarken altı çağ. Yedinci çağ tamamen Şabat’tır ve sonsuza dek dinlenin. ” [3]

Yaratılışın yedi gününe dayanan haftanın yedi gününün her birinin, yaratılışın yedi bin yılına karşılık geldiğini savunan bir Kabalistik gelenek [5] vardır. Gelenek, haftanın yedinci günü olan Şabat dinlenme gününün yedinci bin yıla, evrensel ‘dinlenme’ çağına – Mesih Çağı’na karşılık geldiğini öğretir. Yedinci milenyum 6000 yılı ile başlar ve Mesih’in gelebileceği en son zamandır. Rabbi Bahya,[6] Abraham bin Ezra,[7] Musa bin Nahman,[8] Isaac Abrabanel,[9]Ramhal,[10] Vilna Gaon,[11] Aryeh Kaplan,[12] ve Lubavitcher.[13]

Hasidik Yahudilikte, Mesih çağının inşasının başlangıcına işaret eden olay, 2. Tapınağın MS 70’te Romalılar tarafından yıkılmasıydı. Miami Büyükşehir Yeshiva Gedola Rabbinical College dekanı Yehuda Leib Schapiro’ya göre, Yeni Mesih Tapınağının inşasına ve Ha-Shem’in gelecekteki ifşasına yer açmak için eski olanın yok edilmesi gerekiyordu. şimdiye kadar biliniyordu. Tisha B’Av festivalinin anlamı budur .[14]

Hristiyanlık

Mesih çağının Hristiyan anlayışı büyük ölçüde Yahudi Kutsal Yazılarına, özellikle Nevi’imlere bağlıdır. Kutsal Yazılarda gösterildiği gibi, Mesih çağının özelliği, tüm insanlar üzerinde Ruh’un olağanüstü bir şekilde fışkırmasıydı. Onlara özel hediyeler ve karizmalar getirmeli. En önemli kehanetler Zekeriya Kitabı 4: 6’da; 6:8 ve Yoel Kitabı 3: 1-2 bulunur (krş. Nb 11:29). Elçilerin İşleri, peygamberlerin sözünün Pentekost (Hamsin Yortusu) gününde İsa’da beden haline getirildiğini ilan ettiklerini belirtir. Şimdi, “vadedilen Kutsal ruhu Baba’dan aldı.” (Elçilerin 2: 16-21.17.33) göre, İşaya, Mesih çağı ruhunun hediyeler ile dolu olacak lideri Mesih, onun tasarrufu çalışmaları gerçekleştirmek için mümkün olması amaçlanmıştır. (11: 1-3; 42: 1; 61: 1; ayrıca bakınız Mt 3:16) [15]

İsa, insanları Mesih çağını başlattığına ikna etmek için mucizeler kullandı. (cf. Mt 12:28). Bilginler, İsa’nın mucizelerini, yaşamı boyunca krallığı kurması olarak tanımladılar.[16]

Hezekiel Kitabına göre, özel karizmatik armağanlar vermenin yanı sıra, Ruh, Tanrı’nın Yasasına istisnai bir bağlılıkla sonuçlanan içsel yenilenmelerini uygulayarak insanların kalplerinde Mesih çağı inşa edecekti (krş. Ezk 11:19; 36: 26-27; 37:14; Ps 51: 12-15; 32: 15-19; Zc 12:10). Yeremya Kitabına göre, Mesih zamanları, kalplerine yazılan son ve ebedi antlaşma ile mühürlenecekti (Jr 31:31). Pavlus, İkinci Korintliler 3: 6’ya bu yeni antlaşmadan bahsetti. İşaya, “susuz toprağa dökülen” hayat veren suyun görüntüsünü kullandı. “Bir akarsuyun kıyısındaki söğütler gibi” insanlar, bütünlük ve kutsallık meyvelerini getirmelerini sağlayacak Ruh’a erişime sahip olacaklardı (Is 44: 3) Yuhanna İncili, İsa’nın İsa ile buluşmasında buna atıfta bulunacaktı . Yakup’un kuyusundaki Samiriyeli kadın : “Vereceğim su, içinde sonsuz yaşam için fışkıran bir su kaynağı olacak.” (Jn 4:14) Hezekiel, halkın kutsallığının karşılığında Tanrı’nın özel bir sevgisi, lütfu ve koruması ile karşılanacağını söyleyecekti: “Bir barış sözleşmesi yapacağım” ve “aralarında sonsuza dek sığınağımı kuracağım.” (Ezk 37:24; 39:29) [15]

Hristiyan eskatolojisi, Mesih Çağı’nın kademeli karakterine işaret eder. Gerçekleşmiş eskatolojiye göre, yeryüzünde suç, savaş ve yoksulluğun bir dereceye kadar olmadığı evrensel bir barış ve kardeşlik dönemi olan Mesih Çağı zaten buradadır. İsa’nın çarmıha gerilmesiyle Mesih Çağı başlamıştı, ancak resmi eskatolojiye göre, Mesih’in parusisi (2.gelişi) tarafından tamamlanacak ve mükemmelliğe getirilecektir.

Geçmişte, Mesih çağı bazen Milenyumculuk açısından yorumlanıyordu. Vahiy Kitabı 20: 2-3, Şeytan’ın yeryüzünde yaşayanları etkileyememesi için bağlanacağı 1000 yıllık bir dönemin görüntüsünü verir ve İsa Mesih dirilmiş azizlerle yeryüzünde hüküm sürecek. Bundan sonra Şeytan bir kez ve sonsuza dek mağlup edilecek, yer ve gök ortadan kalkacak ve insanlar kurulacak yeni cennete ve yeryüzüne girip girmeyeceklerini belirlemek için İsa Mesih tarafından yargılanacaklar. (Vahiy 21)

Hristiyanların çoğunun iman ettiği İznik konsülüne (381) göre, göğe yükselişten sonra, Tanrı’nın Sağ elinde tahta geçme zamanı, İsa’nın Gelecek Dünya Tanrı’nın Krallığını tamamen kurmak için geri döneceği zaman gelecek.

İslâm

Kur’an, İsa’nın Yahudilere gönderilen Mesih ve “Peygamber” olduğunu belirtir.[17]Müslümanlar onun cennette yaşadığına ve Hristiyan Deccal ve Yahudi Armilus ile karşılaştırılabilir bir anti-Mesih olan Deccal’i yenmek için Dünya’ya döneceğine inanıyorlar.

Ebu Davud’da (37: 4310) bir hadis şöyle buyurmaktadır:

<< Ebu Hureyre’nin rivayetiyle: Peygamber dedi ki: Onunla benim aramda yani İsa peygamber yok. (Yeryüzüne) inecektir. Onu gördüğünüzde tanıyın: orta boylu, kırmızımsı saçlı, iki açık sarı elbise giyen, ıslak olmayacak olsa da başından damlalar düşmüş gibi görünen bir adam. İslam uğruna savaşacak. O haç kıracak, domuzları öldürecek ve savaşa son verecek (başka bir gelenekte Harb (savaş) yerine Cizye kelimesi var, yani cizyeyi kaldıracak) ; Allah İslam dışında tüm dinleri yok edecek. O [İsa] yeryüzünde kırk gün yaşayacak Deccal’i yok edecek ve sonra ölecektir. Müslümanlar onun arkasında dua edecekler. >>

Hem Sünni hem de Şii Müslümanlar Mehdi’nin önce geleceği, daha sonra İsa’nın geleceği konusunda hemfikirdir. İsa, gerçek liderin Mehdi olduğunu ilan edecek. Mehdiye ve İsa Deccal’e karşı, kelimenin tam anlamıyla cihat ile edip savaşılacak. Bu savaş, Kıyamet Günü’nün alametlerindendir. İsa, Deccal’i Lud Kapısı’nda öldürdükten sonra, Yusuf Ali’nin çevirisinin de dediği gibi, İslam’ın Tanrı’dan insanlığa doğru ve son söz olduğuna tanıklık edecek ve ifşa edecektir: [Kur’an 4:159]

« Kitap Ehli’nden hiçbiri yoktur, ancak ölümünden önce ona inanmalıdır; Kıyamet günü onlara karşı şahit olacaktır. »
[18]

Birkaç yıl yaşayacak, evlenecek, çocukları olacak ve Medine’de toprağa verilecek.[kaynak belirtilmeli]

Sahih-i Buhari’de bir hadis (Sahih el-Buhari, 4: 55: 658) diyor ki:

« Allah Resulü, “Meryem oğlu aranıza indiğinde ve imamınız sizden olduğunda nasıl olacaksınız” dedi. »

Sünni İslam dışındaki çok az âlim, Muhammed’e atfedilen ve İsa’nın ikinci dönüşü, Deccal ve Mehdi’den bahseden tüm rivayetleri Kuranî temellerinin olmadığını düşünerek reddeder. Ancak Kuran, İsa’nın çarmıha gerildiği iddia edildiğinde hayatının sona ermesinin imasını kesin olarak reddeder. Yusuf Ali’nin çevirisi şöyledir:

« Allah’ın Resulü Meryem oğlu İsa Mesih’i biz öldürdük ‘dediler (övünerek); ama onu öldürmediler, çarmıha germediler, onlara görünmek için yapıldı ve bunda ihtilafa düşenler de oldu. şüphelerle dolu, hiçbir (kesin) bilgi olmadan, ancak takip edilmesi gereken yalnızca varsayım, çünkü onu öldürmediler. (157) Hayır, Allah onu kendisine yükseltti. Allah, güç ve hikmet sahibidir. (158) »
[19]

« Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden hayata döndürüleceğim gün esenlik benimle olacaktır »
[20]

İbn Kesir, Taberî, Kurtubi, Suyuti, Muhiddin Muhammed bin Ali Taʼi Undlusi, Alusi (Ruhul-Me’ani) gibi birçok klasik dönem müfessiri ve Kuran, İsa’nın Kıyamet Gününden önce inişine atıfta bulunur ve İsa’nın Kıyametin yaklaştığını gösteren alamet olacağını belirtir.

« Ve (İsa) Kıyamet Saati (geleceği için) olacaktır: bu nedenle (Saat) hakkında hiç şüpheniz olmasın… »
[21]

Ahmediyye

Ahmedilikte şimdiki çağ (Mesih çağı) Dünya Savaşlarının çıkması ve doğal afetlerin sıklığı ile Allah’ın gazabına tanık olmuştur.[22] Ahmediyye’de, Gulam Ahmed (ö. 1908), öğretileri ruhani reformu tesis edecek ve nihayetinde yeryüzünde bir barış çağı kuracak vadedilen Mesih olarak görülüyor. Bu çağ Yahudi-Hristiyan kehanetlerine göre yaklaşık bin yıldır devam etmektedir; Ahmediyye inancına göre insanlığın tek inanç altında toplanması ile karakterizedir.[23]

Bahailik

Bahai İnancında, “Mesih Çağı” 1863’te Bahaullah Beyannamesi ile başlayan 1000 yıllık bir dönemi ifade eder. Bahailer, barış ve refah döneminin yavaş yavaş geliştiğine ve “En Büyük Barış”ın ortaya çıkmasıyla sonuçlanacağına inanıyor.

Ahiret

Ahiret (Arapça: الآخرة, romanize: al-Ākhirah) veya ahret,[1] İslam termonolojisinde ölümden sonra gidilecek yere verilen bir isim.[2] Ahiret, Kur’an’ın İslamî eskatolojinin önemli bir parçası olan Ahiret Hesaplaşması ile ilgili bölümlerinde defalarca bahsedilmektedir. Geleneksel olarak, Müslümanların altı temel inanç esaslarından biridir.

İslama göre, kıyametin kopması ve yeniden dirilme, Kur’an âyetleri ve Muhammed’in hadisleri gibi kaynaklarda ifade edilir ve İslama göre diğer peygamberler de kendi halklarına bu durumu anlatmışlardır. Ahirete inanmak İslama imanın şartlarından biridir. Kur’ân’da Ahiret Günü farklı isimler ile zikredilmiştir. Ahiret, müminler Allah’a kavuşacakları inancı nedeniyle Kavuşma Günü (Mü’min: 40/15), insanlar ve bütün mahlûkat o günde bir araya toplanacağı için Toplanma Günü (Teğabün: 64/9), Dünya hayatlarında Allah’a iman etmeyenler ve fâni hayata aldandıklarını anlayacaklar için Aldanma Günü (Teğabün: 64/9), herkes kabrinden çıkıp dirileceği için Çıkış Günü (Kâf: 50/34) ve Dünya’ya geri dönmek isteyenler için Hasret Günü (Meryem: 19/40) isimleriyle anılır. İslam dinine göre Âhiret, yedi hayatın yedinci ve sonuncusudur ve yedi hayat şunlardır:

    Ruhlar âlemi,
    Birinci berzah âlemi,
    Ana karnı,
    Dünya hayatı,
    İkinci berzah âlemi (kabir âlemi),
    Mahşer âlemi,
    Âhiret âlemi.

Âhiret hayatı Kıyâmet ile başlar. Yer ve göğün şekli değişir ve mahşer âlemi kurulur. Mahşerde herkes hesap verip Cennet ve Cehennem’e gidince sonsuz Âhiret âlemi başlar. Cehennem’dekilerin bir kısmı günahları miktarı ceza çekip Cennet’e giderler. Allah’a inanmayanlar ve ortak koşanlar ise Cehennem’de ebediyyen kalırlar. Cehennem, azap ve elem yurdu iken Cennet nimet, mutluluk ve rahatlık yurdudur.

Diğer inançlarda

İbrahimî dinler

Yahudilik

Yahudilikte ahiret inancı, dinî kaynaklarının tamamında içerisinde yaşanılan çağa, coğrafyaya ve kültürel ortama göre yeni şekiller alarak ortaya çıkmıştır. Ancak öldükten sonra hayatın devam ettiği düşüncesi daima var olmuştur.[3] Ya’akov dönemiyle öldükten sonra insanların gittiği yere ‘Şeol’ denmekteydi. Otantik bir İbranice kelime olan Şeol, Tanah’ta 66 kere geçmektedir ve “Ölüler Diyarı” demektir. Yahudi mezheplerinden olan Rabinik Yahudiliğin Tanah’tan sonra en önemli kaynağı sayılan Mişna’da, ahiret için Abot:4:22 “…zira unutma ki, sen sana rağmen var edildin, sana rağmen yaşıyorsun, sana rağmen ölüyorsun ve yine mahkemeye çıkarılacak ve Kuddüs ve Aziz olan Kralların Kralı önünde hesap vereceksin.” Ölüm, insanların küllî dirilişi, bireysel olarak mahkeme önünde hesap verme ve adaletli hükmün sonuçlarını üzerine almaktır.

Hristiyanlık

Hıristiyanlıkta genelde bir Âhiret hayatına inanç mevcuttur. İsa’nın çarmıhta inananların ölür ölmez göğe kabul edileceğine inanılır. Burada İsa’nın çarmıhta onunla beraber idam edilenlere verdiği “Sana doğrusunu söyleyeyim, sen bugün benimle birlikte Cennet’te olacaksınız” sözü esas alınır (Luka: 23/43). Burada kullanılan paradeisos kelimesi Adn bahçesi olarak anlaşılır. Ancak bâzı kiliselere göre Kitab-ı Mukaddes ve sair kaynaklar farklı yorumlanır. Mesela Yehova Şahitleri’ne göre Yunanca Bölüm’de (Eski Ahit) 12 kere geçen Gehena kelimesinin aslında cesetlerin yakıldığı yer demek olduğu esasından hareketle hak inançta olmayanların ebedî hayat için dirilmeyeceklerine inanırlar.[4] Yine başka kiliselere göre bu kaynak ve ifadeler farklı anlaşılmaktadır. Musevilikte Şeol olarak bilinen “Hades” veya “ölüler diyarı”, günahlıların gittiği son ceza veya cehennem değil, geçici bir bekleme yeridir. Bir nezarethaneye benzetilen bu yerde bekleyenler, yargılamadan sonra (Esin. 20:11-15) gidecekleri ateş gölü cezasıdır.[4]

Antik Mısır

Ölümden sonra dirilme ve yeni bir yaşama uyanma, Antik Mısır inancında temel figürlerden birisidir. Antik Mısır’da ölüler sonraki hayatlarında kullanacaklarına inanılarak özel eşyaları ile birlikte gömülürlerdi. Ölüler kitabı ölenlerin bir sonraki hayatta yaşamlarını kolaylaştırmak için uyulması gereken kuralları bir araya getirmektedir.

Hinduizm

Hinduizm’de hayat, yeniden doğum döngüleriyle devam eder. Bu döngülerde mutlak adalet hakimdir: İnsan her kötülüğü bir sonraki hayatta çekerek öder. Bu döngülerde hayvandan nihayet insan olunca önce kastsız olarak Dünya’ya gelir, daha sonraki döngülerde eğer hayatta iyi bir insan idiyse daha üst kastlara geçer. En son basamak, İbrâhimî Dinler’deki Âhiret inancı yerine Nirvana’da tanrıyla bir olmaktır.

Budizm

Aslında bir hayat felsefesi olan Budizm, sanki Hinduizmde bir reform hareketi gibi acılarla dolu yeniden doğuş silsilelerini bir çırpıda atlatarak bu hayatla doğrudan nirvanaya gitmenin, hayatın acılarına son vermenin yolunu çizer.

Din

Din, genellikle doğaüstü, transandantal ve ruhsal unsurlarla ilişkilendirilmiş, çeşitli ayinler ve uygulamaları içeren, ahlak, dünya görüşleri, kutsal metinler ve yerler, kehanetler, etik kuruluşlarından oluşan bir sosyo-kültürel sistemdir.

Zaman zaman inanç sözcüğünün yerine kullanıldığı gibi bazen de inanç sözcüğü din sözcüğünün yerinde kullanılır. Dinler tarihine bakıldığında farklı kültür, topluluk ve bireylerde din kavramının farklı biçimlere sahip olduğu, dinlerin mensupları tarafından her çağda coğrafya ve kültür değerlerine göre yeniden tasarlandığı görülür. Arapça kökenli bir sözcük olan din sözcüğü, köken itibarıyla “yol, hüküm, mükafat” gibi anlamlara sahiptir.

Tanımlama

Dinin farklı tanımları olup bu tanımlar dine bakış açısına göre birbirinden farklılık göstermektedir. Bir dine bağlı olanlar dini kendi inançları açısından tanımlamışlardır. Dine inceleme konusu bir nesne olarak bakan bilim insanları ise elde ettikleri verilere göre dinin bir tanımını yapmışlardır. Bu tanımların hiçbiri dinin gerçek yapısını ortaya koyan tanımlar değildir. Şimdiye kadar üzerinde ittifak edilen bir din tanımı olmamıştır. Bunun sebebi, dinlerin farklı yapılara sahip olmasıdır.

Din bilimlerinin farklı alanlarında uzman olan pek çok din bilimcisinin kendine özgü bir din tanımı vardır. Şimdiye kadar yapılan din tanımları normal bir kitap hacmini dolduracak kadar çoktur. Ancak bu din bilimcileri dini kendi alanları açısından tanımlamışlardır. Örneğin konuya din sosyolojisi açısından yaklaşan Émile Durkheim, “Din, bir cemaatin meydana gelmesini sağlayan ayin ve inançlar sistemidir.” demiştir. Durkheim bu tanımında, dinin toplumdaki sosyal fonksiyonunu esas almıştır. “Din; dua, kurban ve inançla kendini gösteren bir arzudur.” diyen Ludwig Andreas Feuerbach ise din psikolojisi açısından bir tanım yapmıştır. Buna benzer birçok tanımı sıralamak mümkündür. Ancak bu iki örnek din bilimcilerinin din tanımlarının birbirinden ne kadar farklı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Din bilimcilerinin bu din tanımlarında kutsallık, inanç, zihni meleke, mutlak itaat duygusu, arzu, toplumsal değerler bilinci, tabiat üstü yüce varlık ve tanrı fikri gibi hususlar ön plana çıkmaktadır. Din bilimcilerinin her biri bu kavramlardan birine ağırlık vererek din tanımı yapmıştır. Bu tanımlardaki ayrılık temelde iki nedenden kaynaklanmaktadır. Bu nedenlerden biri dinin karmaşık yapısıdır. Diğeri ise tanımı yapanların subjektif yaklaşımlarıdır. Dinin bütün dinleri kapsayacak objektif bir tarifini ancak dinin sınırlarının belirlenmesinden sonra yapmak mümkün olabilir.

Ortaya çıkışı

Dinin nasıl ortaya çıktığı, kaynağının ne olduğu konusunda kutsal kitapların verdiği bilgilerden başka herhangi bir tarihî belge yoktur. Bu bakımdan bilimsel metotlara baş vurarak dinin başlangıcı ve kaynağı hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Bununla birlikte, dinin kaynağını bulmaya teşebbüs eden bazı sosyal bilimciler ortaya çıkmıştır. Elde ettikleri veriler çerçevesinde dinin kökeni hakkında bir takım teoriler ileri sürmüşlerdir. Bir dönem bu teoriler Batı dünyasında kabul görmüş, bilim çevrelerinde heyecan uyandırmışsa da daha sonra bunların eleştirisi yapılıp tartışmalı hâle gelmişlerdir.

Dinin kaynağı hakkındaki görüşler evrimci görüş ve vahiy temelli görüş olmak üzere iki başlık altında toplanmaktadır.

Evrimci görüş

Evrime paralel olarak insanın kültür bakımından da evrim geçirdiğinin ispatlanması için çeşitli alanlardan bilim insanları çalışmalara başladılar. Antropologlar, etnologlar, sosyologlar ve psikologlar arasından bazı bilim insanları dinin kökeninin ilkel hayat yaşayan ilkel kabilelerin din ve kültürlerinin incelenmesi ile bulunabileceği iddiasında idiler. Yeni Zelanda, Avustralya, Afrika ve Asya’da yaşayan bazı ilkel kabilelerin inançlarından hareket ederek dinin kökeni hakkında değişik görüşler ortaya atmaya başladılar. Edward Burnett Tylor dinin başlangıcının animizm, James Frazer büyü, Durkheim totemizm olduğunu ileri sürdü. Diğer bilim insanları tarafından başka teoriler de ortaya atıldı. Bütün bu teoriler yaklaşım tarzlarına göre psikolojik ve sosyolojik temelli teoriler idi. Bu teorilere göre, insan tabiattan korktuğu veya cemaat şuurunu devam ettirmek istediği için dine yönelmişti ve bu teoriler bazı bilim çevrelerinde geniş kabul görmüştü. Bu bilim çevrelerinde dinin insan hayatından çıkmasının çok uzun zaman almayacağı kanaati hakim olmaya başlamıştı. Max Müller, 1878’de bu konuya dair “Her gün, her hafta, her ay en çok okunan gazeteler din çağının geçtiğini, inancın bir yanılsama ya da çocukluk hastalığı olduğunu, tanrıların bir insan buluşu olduğunun sonunda ortaya çıkarıldığını yazıyorlar…” şeklinde görüş belirtirken 1905’te Crawley, bilimle dinin karşıtlığını göstermek için din düşmanlarının kıyasıya bir mücadeleye giriştiklerini, dinin, mitlerin oluşturulduğu ilkel çağın bir kalıntısından başka bir şey olmadığı düşüncesinin her yerde yayıldığını ve ortadan kalkmasının sadece bir zaman sorunu olduğunu yazmıştı.

Vahiy temelli görüş

İnsanın ve dinin kaynağı hakkındaki evrimci görüş karşısında bilim insanları arasında vahiyci görüşü savunanlar da çıktı. Aslında Protestan bir rahip olan Wilhelm Schmidt, ilkeller arasında yaptığı etnolojik çalışmalardan sonra yayınladığı Der Ursprung der Gottesidee eserinde dinin ilk şeklinin tektanrıcılık olduğunu ileri sürdü.

Filolog Max Müller, dinin kaynağını dilbilimsel metotlarla tanrısal ilk vahye dayandırmaya çalıştı. Tanrı fikrinin tarihini ele alan Müller’e göre bu fikir, tanrının dünyayı yaratması esnasında ilk vahiyle başladı. İnsana yaşam nefesini üfleyerek tanrısallığın “sezgisini” yerleştirdi. Başlangıçta tanrı “insan ırkının bütün atalarına” kendini aynı tarzda bildirdi. Ancak insan, dil hataları nedeniyle bu tanrıya değişik isimler verdi. Zamanla bu isimlerin her birinin farklı tanrılara işaret ettiği yanılgısına varıldı. Böylece çoktanrıcılık doğdu. Max Müller, Hinduizmin kutsal kitabı Vedalar üzerinde yaptığı dilbilimsel incelemelerle bunu ispat etmeye çalıştı. Müller’in asıl ortaya koymak istediği ise “bütün dinlerde, değişik dillerle ifadesini bulan şey, aynı tanrısal gerçek, aynı vahiydir.” cümlesiyle özetlediği tespitiydi.

Dinin kökeninin tektanrıcı vahiy olduğunu savunanlar belli bir dinî inanca sahip olanlardır. Wilhelm Schmidt, Hristiyanlığın Protestan mezhebine bağlı rahip bir bilim insanıdır. Max Müller de inançlı bir Hristiyandır. Onun geleneksel Hristiyan anlayışından ayrıldığı nokta bütün dinlerin kaynağının aynı tanrısal vahiy olduğu anlayışıdır. Geleneksel Hristiyan anlayış, tanrısal vahiy dini olarak sadece Yahudiliği ve Hristiyanlığı görmektedir. Bu anlayışa göre Hristiyanlık Yahudiliğin bir devamıdır fakat Hristiyanlığın çıkışıyla Yahudiliğin hükmü kaldırılmıştır. Diğer dinler ise tamamen şeytan uydurmasıdır. Tanrının bu dinlerle hiçbir işi olmamıştır. Hinduizm de aynı yaklaşımı sergiler. Budizmin din anlayışı tamamen farklıdır. Budizm, tanrısız bir din olarak bilinir. Bu din, ne kendini ne de diğer dinleri tanrısal vahye dayandırır.

Dinle ilişkili kavramlar

Çeşitli neopagan inanışlarının simgeleri:

Slav • Kelt • Cermen • Dievturība

Helenizm • Ermeni • Roma • Kemetizm

Vika • Fin • Macar • Ramiva

Estonya • Çerkez • Semitik • Ana tanrıça

Din ve bilim

Dinî bilgi, çoğu dindar insana göre dinî önderler, kutsal metinler ve/veya şahsi ilham ile kazanılır. Bazı dinlere göre bu tür bir bilgi sınırsız bir mahiyettedir ve her türlü soru ve soruna cevap niteliği taşır. Bazı dinlere göre ise dinî bilgi hayata özellikle dinî ve pratik anlamda etki ederek gözlem ile elde edilen bilgiyi tamamlayıcı niteliğe erişir. Bazı dinler ve dindar grup ve bireylere göre ise bahsedilen yollardan elde edilen dinî bilgi kesin, şüphesiz ve asla yanılmaz türdendir. Dinî bilginin tanımı, idrak ve tahlil ediliş biçimleri çoğu zaman dinden dine, mezhepten mezhebe ve bireyden bireye değişiklik gösterir.

Bilimsel bilgi ve metot ise, tam tersi biçimde dünya ile birebir temasa dayanır ve sadece evren ile ilgili kozmolojik soru ve sorunlara cevap arar. Tüm bilimsel bilgi şüphe ihtimali barındırır ve daha sağlam delillere dayanacak gelişim ve değişime açıktır.

Din, felsefe ve metafizik

Dinî ve bilimsel doktrinler arasında metafiziğin felsefi perspektifi yer almaktadır. Bu yaklaşım, Antik Çağ’da evren, insanlık ve tanrı kavramının doğası üzerine mantıksal yargılar çıkarmaya çalışmaktaydı. Din ve bilim arasındaki anlaşmazlığı çözmek için geliştirilmiş önemli felsefi araçlardan biri de Ockhamlı William tarafından dini savunmak için geliştirilen Ockham’ın usturasıdır. Ancak bu argüman sıklıkla bilim felsefesinde bilimi savunmak için kullanılmaktadır.

Bu hususta not edilmesi gereken bir şey de felsefenin epistemoloji dalıdır. Bu dal, insan bilgisinin doğası ve sınırlarının yanı sıra inançların, doğru veya yanlış olduğunun nasıl tahlil edileceğini veya kabul edileceğini sorgular.

Din ve mit

Din, kaynağı vahye dayanan ve insanın mutluluğunu amaçlayan bir kurallar sistemidir. İnsanın varoluşuyla birlikte gelen inanma ihtiyacına cevap verir ve inançlıların yaşamına anlam katar. İnsanın nereden gelip nereye gittiğini, bu dünyada niçin bulunduğunu cevaplandırmaya çalışır. Bu bakımdan dinin insan yaşamında önemli bir yeri vardır. Ancak din, bu konuda yalnız olmayıp bu rolünü mitlerle paylaşmaktadır.

Mit, tarihin herhangi bir dönemlerinde gerçekten olmuş olayları mecazi bir dille anlatan kutsal öykülere verilen addır. Ancak çoğu zaman efsane, destan, halk hikâyesi ve masal gibi edebiyat türleri ile karıştırılmaktadır. Miti diğerlerinden ayıran özelliği gerçekten olmuş olayları konu edinmesidir. Mitos, bu olayları farklı bir dille anlatır. Anlatımda kullanılan dil yalın değildir; mecazi anlatımlar ve semboller içerir. Mitlerdeki anlatım dili anlatılan olayların gerçek dışıymış gibi görünmelerine yol açar.

Ezoterizm ve mistisizm

Mistisizm, felsefe ve metafiziğin aksine mantığın yücelme ve aydınlanmanın en önemli yolu olmadığını öne sürer. Daha çok yoga, oruç, dönme (örneğin sema), çile ve hatta psikoaktif maddelerin kullanımı gibi çeşitli fiziksel disiplinlerde odaklanır.

Mistisizm, mutlak, ilahi olan, ruhani hakikat veya tanrı ile veya onun varlığının bilinci ile birleşmeye çalışmak, bunun için çeşitli yol ve öğretileri takip etmek, buna rasyonel düşünce ile ulaşılamayacağını bildirmektir. Mistikler, deneysel ve entelektüel kavrayışın ötesinde çeşitli gerçekliklerin varlığına inanır ve bunlara kişisel deneyimlerle ulaşılabileceğini düşünürler. Ezoterizm ise inanç yerine entelektüel anlayışa dayanarak dinden daha sofistike olduğunu ve psikospiritüel transformasyon teknikleriyle felsefede çeşitli gelişmelere neden olabilineceğini öne sürer. Ezoterizm sadece gelişmiş, imtiyazlı kişilere açık olup kuşaktan kuşağa aktarılan “gizli” bilginin varlığından bahseder. Bu kamuya açık olan ezoterik bilginin tersidir. Özellikle ruhsal uygulamalara ve disiplinlere önem verir. Antik Yunanistan’ın mistik dinleri ve modern Scientology tarikatı ezoterizmin örneklerindendir.

Kült

Kült popüler kültür ve akademide çok çeşitli tanımları olan, tartışmalı bir terim olup birçok disiplinden bilim insanı arasında devam eden bir tartışma konusudur.[1][2] Dini hareketlerin sosyolojik sınıflandırılmasına göre kült, sosyal olarak sapkın, yeni inanç ve uygulamalara sahip dini veya sosyal bir grup olarak tanımlanmaktadır.[3] Ancak bir grubun inanç ve uygulamalarının yeteri derecede sapkın ya da yeni olup olmadığı genelde net olmayan bir konudur.[4][5][6] “Kült” kelimesi her zaman tartışmalı olmuştur. Zira net ve herkesçe kabul gören bir tanımı olmadığı için bu tabir, farklı doktrin ve uygulamalara sahip gruplara karşı şahsi saldırılarda (aşağılayıcı anlamda) kullanılan öznel bir adlandırma görevi görebilmektedir.[5][7]

1930’lardan itibaren kültler, dinsel davranış çalışmaları bağlamında sosyolojik çalışmalara konu olmuştur.[8] Bazı mezhepler ve yeni dini hareketler kült olarak nitelendirilmiş ve Hristiyan kült karşıtı hareket, ortodoks olmayan inançları nedeniyle bunlara karşı çıkmıştır. Kült karşıtı hareket, 1970’lerden itibaren başka gruplara da karşı çıkmış olup bu durum, kısmen bazı kült üyelerinin işlediği şiddet eylemlerine tepki olarak gelişmiştir. Kült karşıtı hareketlerin öne sürdüğü iddiaların bazıları bilim insanları ve medya tarafından tartışmaya açılmış ve yeni tartışmalara konu olmuştur.

“Yeni dini hareket” (YDH / new religious movement) terimi, 1800’lerin ortalarından itibaren ortaya çıkan dinler için kullanılmaktadır. Bunların tamamı olmasa da çoğu kült olarak değerlendirilmektedir. Kültlerin alt kategorileri şunlardır: Kıyamet kültleri, siyasi kültler, ırkçı kültler, çok eşli kültler ve terörist kültler. Kültlerle alakalı konulara devletlerin tepkisi de başka bir tartışma konusu olmuştur.

Terminolojik Tarih

“Kült” kelimesi önceleri bir dini hareketin mensupları için değil, ibadet eylemi veya dini tören için kullanılıyordu. Latince cultus (ibadet), oradan da Fransızca culte kelimesinden İngilizceye geçen terim, ilk defa 17. yüzyıl başlarında kullanılmıştır. Cultus (meskûn, ekili, tapınılan) kelimesi ise esasen Latince colere (toprağı ekip biçmek, yetiştirmek) fiilinin sıfat halidir.[9] Benzer şekilde “kültür” kelimesi de Latince cultura ve cultus kelimelerinden gelmiş olup genel anlamıyla bu terim, bir dini veya sosyal grubun geleneksel inançları, sosyal formları ve maddi özelliklerini ifade etmektedir.[10]

Kelime günümüz İngilizcesinde lafzî manasıyla hâlen kullanılmakta olup “aşırı bağlılık” ifade eden yeni bir manası ise 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Kült ve kültist kelimeleri 1930’larda ABD’de tıp literatüründe, bilhassa ABD’deki Kutsallık Hareketi (Holiness Movement) bağlamında inançla tedavi (faith healing) için kullanılmaya başlamıştır. Bu olgu o dönemde ciddi popülerlik kazanmış ve alternatif tıbbın diğer türlerine de yayılmıştır.[11][12][13] İngilizce konuşan dünyada kelime, çoğunlukla küçük düşürücü çağrışımlara sahiptir. Ancak diğer Avrupa dillerinde ise İngilizcedeki “din” kelimesi ile eşanlamlı olarak kullanılmakta; bu da bazen başka dillerden tercüme edilen metinlerde karışıklığa neden olabilmektedir.[14]

Sosyolojik bir kategori olarak “kült” kavramı ilk defa 1932 yılında Amerikalı sosyolog Howard P. Becker tarafından ortaya atılmış; Becker bununla Alman teolog Ernst Troeltsch’in kilise-mezhep tipolojisi anlayışının genişletilmiş bir halini sunmuştur. Troeltsch’in amacı üç tip temel dinsel davranış arasındaki ayrımı ortaya koymaktı: Kiliseye ait, mezhepsel ve mistik. Becker ise Troeltsch’in ilk iki kavramı olan kiliseyi “kilise” (ecclesia) ve “fırka” (denomination), mezhebi de “mezhep” ve “kült” olmak üzere her birini ikiye ayırarak dört kategori oluşturmuştur.[15] Troeltsch’in “mistik din kavramı gibi Becker’in kültleri de güçlü bir örgütlenmeye sahip olmayan ve kişisel inançların şahsi niteliğini ön plana çıkaran küçük dinsel gruplardı.[16] Daha sonraki sosyolojik tanımlamalar bu özellikler üzerinden devam etmiş; buna ilaveten kültleri “ilhamını hâkim dinsel kültürün dışından alan” sapkın dini gruplar olarak öne çıkarmıştır.[17] Bu durumun, grup ile onu çevreleyen ana akım kültür arasında yüksek bir gerilime neden olduğu düşünülmektedir ve dinsel mezheplerde de bu özellik görülmektedir.[18] Bu sosyolojik terminolojiye göre mezhepler dini ayrışmanın (schism) ürünü olup geleneksel inanç ve uygulamalarla süreklilik arz etmektedir. Kültler ise yeni inanç ve uygulamalar etrafında spontane olarak ortaya çıkmaktadır.[19]

1930’ların sonuna gelindiğinde Hristiyan kült karşıtı hareket, “kült” terimini daha önce sapkınlık (heresy) olarak adlandırılan hareketler için kullanmaya başlamıştır.[20] 1960’ların çok satan kitabı The Kingdom of the Cults [Kültlerin Krallığı] (1965) ile birlikte bu kullanım standart hale gelmiştir. O zamana dek ABD’deki din sosyolojisi alanına özgü olan bu terminolojik gelişim, 1980’lerde ABD’de ortaya çıkan satanist ritüel suiistimallerle birlikte uluslararası literatüre girmiştir. 1980’lerin sonu ve 90’ların başında terim, İngilizce konuşan dünyada ve Avrupa’nın bazı yerlerinde yayılmış; hatta 1994 yılında Avrupa’da buna yönelik özel bir federasyon olan FECRIS (Sekteryanizm hakkında Araştırma ve Bilgilendirme Merkezleri Avrupa Federasyonu / Fédération Européenne des Centres de Recherche et d’Information sur le Sectarisme) kurulmuştur.

Yine 1990’lardan itibaren, ABD’deki “kültür savaşı”nın en yoğun döneminde siyaseten doğruluk iddiasındaki “ayrımcılık söylemi” kapsamında, başta Wicca olmak üzere çeşitli neopagan dinler, kendilerinin literatürde kült olarak nitelendirilmelerine karşı çıkmaya başlamıştır.[21] Bunun sonucunda sosyoloji literatüründe “kült” kelimesinin kullanımından vazgeçilerek, daha tarafsız olan “yeni dini hareket” (new religious movement) terimi kullanılmaya başlanmıştır.[22] Bu yaklaşımın temsilcileri, kült karşıtı hareket mensuplarınca bazen “kült savunucuları” (procult apologists) olarak da suçlanmıştır.[23]

Diğer yandan birçok sosyolog ve teolog, kitle kültüründeki olumsuz çağrışımlarından dolayı “kült” kelimesini toptan reddetmeye başlamıştır.[24] Bazıları daha önce “kült” olarak nitelendirilen grupları tanımlarken “yeni dini hareket”, “alternatif din” (alternative religion) ya da “yeni din” (novel religion) gibi yeni terimlerin kullanımını savunmuş;[25] ancak bu terimlerden hiçbiri popüler kültür ve medyada çok fazla tutunamamıştır. Başka bilim insanları ise “kült” kelimesini tarafsız akademik söylem için en uygun olanı olarak görmüş ve kullanmaya devam etmiştir.[26]

Bu kapsamda 258 deneğin katıldığı bir anket çalışmasında “yeni dini hareket”, “kült” ve “satanist kült” terimlerine dair olumsuz çağrışım uyandırdığı tespit edilmiştir. Ancak katılımcıların bu terimleri algılayışları arasında anlamlı farklar da olduğu (yani şans eseri değil) görülmüştür. Bunlar arasında “yeni dini hareket” en olumlusu olarak bulunurken, bunu “kült” ve “satanist kült” terimleri takip etmiştir.[27]

Bilimsel Çalışmalar

Alman sosyolog Max Weber (1864–1920), karizmatik liderliğe dayalı kültlerin sıklıkla “karizmanın rutinleşmesi” (Veralltaglichung des Charismas) yolunu izlediğini ortaya koymuştur.[28]

Harvard Üniversitesi’nde uzun yıllar görev yapan Amerikalı psikolog ve sosyal etik uzmanı Herbert Kelman,[29] 1958 tarihli çalışmasında, zorlayıcı koşullarda insanların tutum değişiminin üç aşamasını özetlemiş olup bazı bilim insanları bunları kült üyelerine de uyarlamıştır:[30][31]

1. İtaat (compliance): İktidar sahibi bir kimse tarafından bir emir verildiğinde insanlar tek başınayken karşı çıkabilmekte; ancak toplum içinde ya da yalnızca otorite sahibi şahsın yanındayken bu emre itaat etmektedir.[32][33]

2. Özdeşleştirme (identification): İnsanlar, iktidar sahibi kimseye olan hayranlıklarından dolayı emirlere uyarlar. Kendilerini liderle özdeşleştirir ve idolleştirdikleri kimsenin haslet ve davranışlarını taklit ederler.[31][34]

3. İçselleştirme (internalization): İnsanlar, kendi inanç sistemlerine uyduğu için emirlere uyarlar. Sadece grubu izlemekle kalmaz; grubun inanç, fikir ve değerlerini kendilerininmiş gibi benimserler.[35][36]

1960’ların başında sosyolog John Lofland, Güney Koreli misyoner Young Oon Kim ve Kaliforniya Birlik Kilisesi (Unification Church) üyelerinin bazılarıyla birlikte yaşamış; bu süreçte bu kimselerin inançlarını yayma ve yeni üye kazanma faaliyetlerini araştırmıştır.[37] Lofland, bu faaliyetlerin çoğunun etkisiz kaldığını ve bu gruplara katılan birçok kişinin diğer üyelerle olan şahsi ilişkileri (çoğunlukla akrabalık) nedeniyle katıldığını kaydetmiştir.[38] Lofland, bulgularını 1964 yılında yazdığı, “The World Savers: A Field Study of Cult Processes” (Dünyayı Kurtaranlar: Kült Süreçlerine Dair Bir Saha Çalışması) adlı doktora tezinde yayınlamış ve 1966 yılında bu çalışmasını Doomsday Cult: A Study of Conversion, Proselytization and Maintenance of Faith (Kıyamet Kültü: İhtida, Endoktrinasyon ve İmanın Muhafazasına dair bir Çalışma) adıyla kitaplaştırmıştır. Lofland’ın eseri, dinî ihtida süreci konusunda en önemli ve en çok referans verilen çalışmalardan biri olarak görülmektedir.[39][40]

Sosyolog Roy Wallis (1945–1990), bir kültün belirleyici özelliğinin “epistemolojik bireycilik” olduğunu iddia etmiştir: Yani kültün “her bir üyenin ötesinde nihai bir otorite merkezi yoktur”. Wallis’e göre ise kültler, “bireylerin sorunlarına yönelik, gevşek yapılı, müsamahakâr [ve] kapsayıcı”, “üyelerinden az sayıda talepte bulunan”, “üyelerle üye olmayanlar arasında net bir ayrıma gitmeyen”, “hızlı bir üye devir hızı olan”, ve belirsiz sınırlara ve dalgalanan inanç sistemlerine sahip süreksiz topluluklar olarak nitelendirilmektedir. Wallis, kültlerin “kültik çevrelerden” doğduğunu iddia etmektedir.[41]

Üye kazanmada beyin yıkama teorisine (brainwashing theory of conversion) karşı getirdiği eleştiri ile tanınan, adli tıp psikologu Dick Anthony[42][43][44] kült olarak adlandırılan bazı yapıları savunmuş ve bu hareketlerin zararlıdan çok yararlı etkileri olabileceğini 1988 yılında şu sözlerle iddia etmiştir: “Yeni dinlerin akıl sağlığına olan etkilerine dair ana akım dergilerde yayınlanmış ciddi bir araştırma literatürü vardır. Bunların büyük kısmı, ölçülebilir olarak olumlu görünmektedir.”[45]

Amerikalı sosyologlar Rodney Stark ve William Sims Bainbridge, 1996 tarihli Theory of Religion [Din Teorisi] adlı kitaplarında, kültlerin oluşumunun rasyonel seçim teorisiyle açıklanabileceğini ileri sürmektedir.[46] The Future of Religion adlı eserlerinde ise aynı yazarlar şu iddiada bulunmaktadır: “…başlangıçta tüm dinler belirsiz, çok küçük ve sapkın kült hareketleridir.”[47] New York Üniversitesi’nde psikiyatri profesörü Marc Galanter’a göre,[48] insanların kült hareketlere katılmasının en yaygın nedenleri, bir cemaat arayışı ve manevi arayıştır. Stark ve Bainbridge, insanların yeni dini gruplara katılma süreçlerini ele alırken, ihtida (conversion) kavramının dahi kullanışlılığını sorgulamış ve intisap (affiliation) kavramının daha kullanışlı bir kavram olduğunu öne sürmüşlerdir.[49]

Kült Karşıtı Hareketler

Hristiyan Kült Karşıtı Hareket

Bazı Hristiyan fırkaların Hristiyanlık dışı dinlere ve/veya sapkın ya da sahte olduğu iddia edilen Hristiyan mezheplerine karşı uzun süredir devam eden muhalefeti, 1940’larda ABD’de organize bir kült karşıtı harekete dönüşmüştür. Hristiyan olma iddiasında olan ancak ana akım Hristiyanlığın dışında görülen tüm dini gruplar, bu hareketin mensuplarınca kült olarak nitelendirilmiştir.[50] Hristiyan kültler, Hristiyan geçmişi olan, ancak diğer Hristiyan kiliselerine mensup kimselerce teolojik açıdan sapkın olarak görülen yeni dini hareketlerdir.[51] Çok ses getiren The Kingdom of the Cults [Kültlerin Krallığı] (ABD’de ilk baskısı 1965’te çıkmıştır) adlı kitabında Hristiyan ilim insanı Walter Martin, Hristiyan kültleri, ana akım Hristiyanlığın kabul ettiği İncil anlayışının dışında bir bireyin şahsi yorumlarını takip eden gruplar olarak tanımlamaktadır. Bu kültlere örnek olarak, Hristiyan Bilim (Christian Science), Yehova Şahitleri, Üniteryen Üniversalizm ve Birlik Kilisesi (Unity Church) hareketlerini vermektedir.[52] Hristiyan kült karşıtı hareket, inançlarının bir kısmı ya da tamamı İncil’e uygun olmayan Hristiyan mezheplerinin yanlış yolda olduğunu iddia etmektedir. Yine bu harekete göre temel Hristiyan öğretileri olan kurtuluş, Teslis, İsa’nın insan doğası, İsa’nın vaizliği, İsa’nın Mucizeleri, İsa’nın Çarmıha Gerilmesi, İsa’nın Ölümü, İsa’nın Dirilişi, İsa’nın İkinci Gelişi ve Taşınma gibi öğretilere dair görüşlerinde inkâr bulunan bir dini hareket, kült olarak görülebilir.[53][54][55] Kült karşıtı literatür, doktrinsel veya teolojik kaygıları ve bir misyoner veya savunmacı bir amacı ifade etmektedir.[56] Bu hareket, sahih olmayan Hristiyan mezheplerinin inançlarına karşı İncil’in öğretilerini ön plana çıkararak bir reddiye ortaya koymaktadır. Ayrıca Hristiyan kült karşıtı aktivistler, Hristiyanların kült üyelerine İncil’in mesajını anlatması gerektiğini vurgulamaktadır.[57][58][59]

Seküler Kült Karşıtı Hareket

1970’lerin başlarında, kült olarak görülen gruplara karşı seküler bir mücadele hareketi oluşmuştur. Seküler “kült karşıtı hareket”i oluşturan kuruluşlar, birçok durumda “kült mühtedileri”nin yakınlarının sözcülüğünü üstlenmiştir. Bu kimseler, yakınlarının kendi iradeleriyle kendi hayatlarını böylesine keskin bir şekilde değiştirdiğine inanmıyordu. Alanda uzman birkaç psikolog ve sosyolog, kült üyelerinin sadakatini devam ettirmek için beyin yıkama tekniklerinin kullanıldığını iddia ederken,[60] bazıları ise bu görüşü reddediyordu. Kültlerin kendi mensuplarının beyinlerini yıkadığı fikri, kült karşıtlarını birleştiren bir tema olmuştur. Kült karşıtı hareketin daha uç tekniklerinde ise, kült üyelerine karşı bazen zorla “yeniden eğitim” (deprogramming) yöntemi kullanılmıştır.[61][62]

Kült karşıtı hareketin seküler kült muhalifleri, genelde “kült”ü, mensuplarını manipüle eden, sömüren ve kontrol eden bir grup olarak tanımlamaktadır. Kült davranışında rol oynayan özel faktörler şu şekilde sıralanmaktadır: Mensuplar üzerinde manipülatif ve otoriter zihin kontrolü, komünal ve totalist organizasyon, agresif propaganda, sistematik endoktrinasyon programları ve orta sınıf topluluklarda ebedîleştirme (perpetuation) faaliyetleri.[63][64][65][66][67][68]

Kitle iletişim araçlarında ve ortalama vatandaşların zihninde “kült” tabiri gittikçe olumsuz bir çağrışım kazanmış ve insan kaçırma, beyin yıkama, psikolojik suiistimal, cinsel suiistimal, başka kriminel eylemler ve toplu intihar gibi olaylarla özdeşleştirilir hale gelmiştir. Bu olumsuz özelliklerin birçoğu yeni dini hareketlerin çok küçük bir kısmında belgelenmiş olsa da, kitle kültürü bunları, istediği kadar barışçıl ve kanunlara saygılı olursa olsun, kültürel olarak sapkın görülen her dini gruba teşmil etmektedir.[69][70][71][72]

Bazı psikologlar bu teorilere açık olsa da, sosyologların büyük kısmı bu teorilerin YDH’lere katılımı açıklayabilme gücü konusunda şüpheci olmuştur.[73] 1980’lerin sonlarında psikologlar ve sosyologlar, beyin yıkama ve zihin kontrolü gibi teorileri terk etmeye başlamıştır.[74] Bilim insanları, her şeye rağmen daha belirsiz zorlayıcı psikolojik mekanizmaların grup üyelerini etkileyebileceği görüşündedir. Bununla birlikte artık yeni dini hareketlere ihtida sürecini temelde bir rasyonel seçim olarak görmeye başlamışlardır.[50][75]

Kült Karşıtı Harekete Tepkiler


1970’lerin kült tartışmasından bu yana “kült” ve “kült lideri” tabirlerinin gittikçe daha aşağılayıcı bir manada kullanılmasından dolayı, kült olarak adlandırılan gruplarla birlikte bazı akademisyenler, bu kelimelerin bırakılması gerektiğini iddia etmektedir.[76][77] Catherine Wessinger (New Orleans Loyola Üniversitesi), “kült” kelimesinin ırkçı iftiralar ya da kadınlar ve eşcinseller için kullanılan alçaltıcı kelimeler kadar önyargı ve düşmanlık içerdiğini öne sürmüştür.[78] Bu kullanımın grup üyelerini ve çocuklarını nasıl canavarlaştırdığına dikkat çeken Wessinger’a göre, insanların bu kelimenin taşıdığı bağnazlığın farkına varması önemlidir. Yazara göre belirli bir grubu insanlık dışı olarak yaftalamak, bu gruba karşı şiddeti de meşru kılmaktadır. Bir grubu “kült” olarak yaftalamak insanların kendilerini güvende hissetmesini sağlamaktadır, zira “dinle özdeşleştirilen şiddet geleneksel dinlerden gelmekte, başkalarına yansıtılmakta ve yalnızca sapkın grupları içerdiği düşünülmektedir”. Bu durum çocuk suiistimali, cinsel istismar, mali şantaj ve savaş gibi eylemlerin ana akım dinlere inananlarca da işlendiğini dikkate almamakta; tahkîrâmîz “kült” stereotipi bu rahatsız edici eylemlerle yüzleşmekten kaçınmayı kolaylaştırmaktadır.

Sosyolog Amy Ryan, tehlikeli olabilecek gruplar ile yararlı gruplar arasında ayrım yapma gerekliliğini savunmuştur.[79] Ryan, olumsuz özelliklere odaklanma eğiliminde olan kült aleyhtarlarının tanımları ile değer yargısız tanımlar yapmaya çalışan sosyologların tanımları arasındaki keskin farklara da dikkat çekmektedir. Bu hareketlerin din tanımları dahi kendi arasında farklılaşabilmektedir. Benzer şekilde George Chryssides, tartışmalarda ortak zemin bulabilmek üzere daha iyi tanımlara gidilmesi ihtiyacından bahsetmektedir. Defining Religion in American Law [Amerikan Hukukunda Dini Tanımlamak] adlı çalışmasında da Bruce J. Casino, meselenin uluslararası insan hakları kanunları açısından önemini ortaya koymaktadır. Din tanımını sınırlandırmak, dinî özgürlüklere müdahale anlamına gelebilmektedir. Diğer yandan çok geniş bir tanım ise bazı tehlikeli ve suiistimalci gruplara “istenmeyen yasal yükümlülüklerden kaçınmada sınırsız bahane” sunabilmektedir.[80]

Yeni Dini Hareketler (YDH’ler)

Yeni dini hareket (YDH), kökenleri modern olan (19.yy. ortalarından itibaren) ve toplumun hâkim dinsel kültürü içerisinde periferik bir konuma sahip dini cemaat veya manevi gruplar olarak tanımlanmaktadır. YDH’ler köken olarak tamamen yeni ya da daha geniş bir dinin parçası olabilmekte ve bu durumda önceden var olan fırkalardan ayrı konumlanmaktadır.[81][82] Bilim insanları, ancak bir kısmı kült olarak nitelendirilen YDH’lerden dünya genelinde on binlerce bulunduğunu, çoğunun da Asya veya Afrika kökenli olduğunu iddia etmektedir. Bunların büyük kısmının çok az, bazılarının binlerce, çok azının da milyonlarca üyesi vardır.[83] Dinbilimci Elijah Siegler 2007 yılında her ne kadar hiçbir YDH bir ülkede hâkim din haline gelmemiş olsa da, bu hareketlerin ilk kez ortaya attığı birçok kavramın (bunlara çoğunlukla “New Age” fikirler denmektedir) dünya genelinde ana akım kültürün parçası haline geldiğini iddia etmiştir.[84]

Kült Türleri

Kıyamet Kültleri / Apokaliptik Kültler

“Kıyamet kültü” (doomsday cult), apokaliptisizm ve binyılcılığa inanan grupları tanımlamada kullanılan bir tabir olup, hem felaket ve yokuluş kehanetlerinde bulunan hem de bunları gerçekleştirmeye çalışan grupları kapsamaktadır.[85] Festinger, Riecken ve Schachter’in 1997 tarihli bir psikoloji çalışması, ana akım hareketlerde anlam bulmaya çalışan ancak başaramayan insanların, felaket öngören dünya görüşüne döndüğünü ortaya koymuştur.[86] Leon Festinger ve arkadaşları, birkaç ay boyunca Seekers (Arayıştakiler) adlı küçük çaplı bir UFO dininin mensuplarını gözlemlemiş ve karizmatik liderlerinin kehanetinin çöküşü öncesi ve sonrasında aralarında geçen diyalogları kayıt altına almıştır.[87][88][89] Araştırmacıların çalışması sonradan When Prophecy Fails: A Social and Psychological Study of a Modern Group that Predicted the Destruction of the World [Kehanet Çöktüğünde: Dünyanın Yok Olacağını Öngören bir Modern Gruba dair Sosyal ve Psikolojik bir Çalışma] adıyla kitaplaştırılmış ve sosyal psikolojinin klasik eserlerinden biri haline gelmiştir.[90] 1980’lerin sonlarında kıyamet kültleri, haber bültenlerinde önemli bir konu haline gelmiş, bazı muhabir ve yorumcular bunları toplum için ciddi bir tehdit olarak görmüştür.[91]

Siyasi Kültler

Siyasi kültler, temel ilgi alanı siyasi eylem ve ideoloji olan kültlerdir.[92][93] Bazı yazarların “siyasi kültler” olarak nitelendirdiği ve çoğunlukla aşırı sağ veya aşırı sol gündemleri olan gruplar, gazeteci ve bilim insanlarının ilgisini çekmiştir. 2000 yılında yayınladıkları On the Edge: Political Cults Right and Left [Uçlarda: Siyasi Kültler—Sağ ve Sol] adlı kitaplarında Dennis Tourish ve Tim Wohlforth, ABD ve Büyük Britanya’da kült olarak nitelendirdikleri yaklaşık 10 kadar örgütü ele almaktadır.[92] Bu konuda yazdığı ayrı bir makalede Tourish, şöyle demektedir:

“Bu makalenin anlatmaya çalıştığı üzere kült kelimesi hakaret içeren bir terim değildir. Bu terim, çeşitli işlevsiz örgütlerde gözlemlenen belirli bir dizi uygulamanın yalnızca stenografik bir ifadesidir.”[94]

LaRouche Hareketi[95] ve Gino Parente’nin Ulusal İşçi Federasyonu (National Labor Federation / NATLFED)[96], “kült” olarak nitelendirilen ABD merkezli siyasi gruplara örnektir. Bir diğer örnek ise Marlene Dixon’un günümüzde mülga olan Demokratik İşçi Partisi’dir (Democratic Workers Party) (sosyolog ve eski DWP üyesi olan Janja A. Lalich, Bounded Choice [Sınırlı Tercih] adlı eserinde DWP’nin eleştirel bir tarihini sunmaktadır).[97]

Önce iktisatçı Murray N. Rothbard daha sonra da Michael Shermer, Ayn Rand hayattayken onu takip edenleri “kült” olarak nitelendirmiştir.[98][99] Rand’ın etrafındaki çekirdek gruba “Kollektif” adı veriliyordu ve bu grup bugün mevcut değildir (bugün Rand’ın fikirlerini yayan başlıca grup Ayn Rand Enstitüsü’dür). Her ne kadar Kolektif bireyci bir felsefeyi savunmuş olsa da, Rothbard bunların “Leninist” bir örgüt şeklinde örgütlendiğini iddia etmiştir.[98]

Britanya’da Gerry Healy’nin liderlik ettiği ve aktris Vanessa Redgrave’in destek verdiği Troçkist bir grup olan İşçilerin Devrimci Partisi (Workers Revolutionary Party), Troçkist harekette bulunmuş başkalarınca 1970’ler ve 1980’lerde bir kült ya da kült benzeri özellikler gösteren bir yapı olarak nitelendirilmiştir.[100] Tourish ve Wohlforth da eserlerinde aynı tanımlamayı yapmışlardır.[101] Eski bir WRP üyesi olan Bob Pitt, Tourish ve Wohlforth’ün kitabına dair değerlendirme yazısında partinin “kült benzeri niteliğe” sahip olduğunu kabul etmiş; ancak bu niteliğin, aşırı sola özgü olmaktan çok WRP’yi atipik kıldığını ve “bizzat devrimci sol içerisinde parya muamelesi görmesine neden olduğunu” öne sürmüştür.[102] Bilinen lideri Arlette Laguiller olan, ancak 1990’larda asıl liderinin Robert Barcia olduğu ortaya çıkan Fransa’daki İşçi Mücadelesi (LO, Lutte ouvrière) hareketi de sık sık kült olduğu iddialarıyla eleştirilere maruz kalmış; bu eleştiriler örneğin Daniel Cohn-Bendit ve ağabeyi Gabriel Cohn-Bendit ile L’Humanité ve Libération gazetelerince dillendirilmiştir.[103]

Les Sectes Politiques: 1965–1995 (Siyasi Kültler: 1965–1995) adlı eserinde Fransız yazar Cyril Le Tallec, bazı dini grupları siyasete karışmış kültler olarak ele almaktadır: Ligue de la Contre-Réforme Catholique (Katolik Karşı Reform Birliği), l’Office Culturel de Cluny (Cluny Kültürel Ofisi), New Acropolis, Sōka Gakkai, Divine Light Mission (İlahi Işık Misyonu), Tradition Family Property (TFP / Gelenek, Aile ve Mülkiyet), Longo-Mai, Supermen Club ve Association pour la promotion des arts industrieux (Solazaref / Endüstriyel sanatları geliştirme derneği).[104]

1990 yılında Lucy Patrick şöyle diyordu: “Her ne kadar demokrasi rejiminde yaşıyor olsak da; kült davranışı, liderlerimizin yargılarını sorgulamak istemeyişimizde, bizden olmayanları değersiz gösterme ve muhalefeti engelleme eğilimimizde kendini göstermektedir. Olgun insanlar için uygun olmayan bağımlı ihtiyaçlarımızın olduğunu kabul ederek, otoriterlik karşıtı eğitimi güçlendirerek ve şahsi özerkliği ve serbest fikir alışverişini daha fazla teşvik ederek kült davranışının üstesinden gelebiliriz.”[105]

2016 yılında ABD başkan adayı Donald Trump’ı destekleyenler, bazı siyaset bilimciler ve yorumcular tarafından kült olarak nitelendirilmiştir.[106][107]

Yıkıcı Kültler

“Yıkıcı kült” terimi, kastî eylemlerle kendi gruplarından insanlara ya da başkalarına fiziksel zarar veren ya da öldüren gruplar için kullanılmaktadır. Ontario Consultants on Religious Tolerance (Ontariolu Dini Hoşgörü Danışmanları) adlı grup, bu terimin kullanımını, “kendi üyelerinden ya da halktan can kaybına neden olan ya da bundan sorumlu” dini gruplarla sınırlandırmaktadır.[108] International Cultic Studies Association (Uluslararası Kült Çalışmaları Derneği) adlı kült karşıtı grubun başkanı olan psikolog Michael Langone, “yıkıcı kültleri” şu şekilde tanımlamaktadır: “Mensuplarını ve yeni üyelerini istismar eden, bazen de fiziksel ve/veya psikolojik olarak zarar veren, oldukça manipülatif gruplar”.[109]

John Gordon Clark, totaliter yönetim tarzını ve para kazanmaya verilen önemi, yıkıcı kültlerin özellikleri olarak nitelendirmektedir.[110] Cults and the Family [Kültler ve Aile] adlı eserin yazarları, “yıkıcı kültü” şu şekilde tanımlayan Shapiro’ya referans vermektedir: “Yıkıcı kült, sosyopatik bir sendrom olup ayırt edici özellikleri şunlardır: Davranış ve kişilik değişiklikleri, şahsi kimliğin kaybı, entelektüel etkinliğin durması, aileden uzaklaşma, topluma ilgisizlik ve kült liderlerince belirgin bir zihinsel kontrol ve esaret altına alınma.”[111]

Rutgers Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Benjamin Zablocki’ye göre, yıkıcı kültlerin üyelerine karşı suiistimalde bulunma riski oldukça yüksektir. Zablocki’ye göre bu durum, kült mensuplarının karizmatik lidere karşı duydukları aşırı hayranlıktan kaynaklanmakta, bu da liderleri güç yozlaşmasına yöneltmektedir.[112] Barrett’e göre yıkıcı kültlere yönelik ithamlardan en yaygın olanı cinsel suiistimaldir. Kranenborg’a göre ise üyelerine olağan tıbbi tedaviye başvurmamalarını tavsiye eden bazı gruplar risk taşımaktadır.[113]

Terime Dair Eleştiriler

Bazı araştırmacılar, “yıkıcı kült” teriminin kullanımına eleştiriler getirmiş; bu terimin tabiatı gereği illa kendilerine ya da başkalarına zararlı olmayabilen gruplar için kullanıldığını iddia etmişlerdir. Understanding New Religious Movements [Yeni Dini Hareketleri Anlamak] adlı eserinde John A. Saliba, bu terimin aşırı genelleştirildiğini öne sürmektedir. Halkın Tapınağı’nı (People’s Temple) “yıkıcı kültlerin bir numunesi” olarak gören Saliba; bu terimi kullananların, diğer grupların da toplu intihar eylemi yapacağını ima ettiğini öne sürmektedir.[114]

Misunderstanding Cults: Searching for Objectivity in a Controversial Field [Kültleri Yanlış Anlamak: Tartışmalı bir Alanda Objektiflik Arayışı] adlı esere katkıda bulunan Julius H. Rubin, bu terimin bazı grupları kamuoyu nazarında itibarsızlaştırmak için kullanıldığından yakınmaktadır.[115] Cults in Context [Bağlamında Kültler] adlı eserinde Lorne L. Dawson ise, şiddet eğilimli ya da dengesiz olduğu kanıtlanamasa da Birlik Kilisesi’nin (Unification Church), “hararetli kült karşıtları”nca yıkıcı bir kült olarak tanımlandığını yazmaktadır.[116] 2002 yılında Alman Federal Anayasa Mahkemesi, Osho hareketini herhangi bir gerçekçi bir temel olmadan “yıkıcı kült” olarak adlandıran Alman hükümetinin, bu hareketi itibarsızlaştırdığı hükmünü vermiştir.[117][118]

Irkçı Kültler

Sosyolog ve tarihçi Orlando Patterson, İç Savaş sonrasında ABD’nin güneyinde ortaya çıkan Ku Klux Klan hareketini sapkın bir Hristiyan kült, siyah Amerikalılara ve diğerlerine karşı giriştiği zulümleri ise bir tür insan kurbanı olarak nitelendirmiştir.[119] 19. ve 20. yüzyıllarda Almanya ve Avusturya’daki gizli Aryan kültleri, Nazizmin yükselişinde ciddi bir rol oynamıştır.[120] ABD’deki modern skinhead (dazlak) grupları da, yıkıcı kültlerin kullandığı üye kazanma tekniklerinin aynısını kullanmaktadır.[121]

Çok Eşli Kültler

İkiden fazla insan arasında evlilik anlamına gelen poligamiyi (çoğunlukla da bir erkeğin birden fazla eşi olması durumu olan polijini) telkin edip uygulayan kültlerin varlığı uzun süredir bilinmektedir. Ancak bunlar genelde az sayıdadır. Kuzey Amerika’da yaklaşık 50.000 çok eşli kült üyesi olduğu tahmin edilmektedir.[122] Çok eşli kültler, yasal otoriteler ve toplum tarafından genelde olumsuz görülmektedir. Bu olumsuz görüş, aile içi suiistimal ve çocuk istismarı ile bağlantılarından dolayı bazen ana akım fırkaları da kapsamaktadır.[123]

İsrail’de resmî makamlar, en az iki çok eşli kült tespit etmiş; bunun sonucunda aile reislerine karşı yasal takibat başlatılmıştır. Goel Ratzon, Tel Aviv’deki bir çiftlikte 32 kadın ve 89’dan fazla çocukla yaşıyordu.[124] Reşit olmayan 16 yaş altı çocuklara cinsel saldırıdan dolayı 30 yıl hapse mahkûm edilmiş; ancak kadınları esaret altında tutma suçundan beraat etmiştir. Bu konuda devlet, çok eşli kültlerde köleliğin, zihin kontrolü yoluyla “zihinsel kölelik” halini alabildiğini öne sürmüştür. Tel Aviv Bölge Mahkemesi, zihin kontrolü teorisinin dünyaca kabul gören bir teori olmadığı sonucuna varmıştır.[125][126][127] Benzer şekilde Kudüs Polisi, 6 kadın ve 17 çocukla birlikte yaşayan bir Fransız vatandaşı olan Daniel Ambash’ı tutuklamıştır.[128] Bu kadın ve çocukların hepsi, Kudüs sokaklarında dilencilik yapıyordu.[129] Ambash, tecavüz ve çocuk suiistimalinden dolayı 26 yıl hapse mahkûm edilmiştir. Ambash’a sadık kalan kadınların, paylaşılmış psikotik bozukluk (folie à deux) sendromu yaşadığı iddia edilmiştir.[130][131]

Church of Jesus Christ Restored (Özüne Dönmüş İsa Mesih Kilisesi), Kanada’nın Ontario kenti merkezli, Latter Day Saint (Son Zaman Azizleri) hareketine bağlı bir gruptur. Bu hareket haber kanallarında çok eşli kült olarak nitelendirilmiş ve yerel makamlarca adli soruşturmaya maruz kalmıştır.[132][133][134]

2009 yılında çıkan Follow the Prophet [Peygamberi İzle] filmi, Amerika’daki çok eşli bir kültteki hayatı tasvir etmektedir.[135][136][137]

Terörist Kültler

Jihad and Sacred Vengeance: Psychological Undercurrents of History [Cihad ve Kutsal İntikam: Tarihin Psikolojik Alt Akıntıları] adlı kitabında psikiyatr Peter A. Olsson, Usame bin Ladin’i Jim Jones, David Koresh, Shoko Asahara, Marshall Applewhite, Luc Jouret ve Joseph Di Mambro gibi bazı kült liderleriyle kıyaslamakta ve bu kişilerin her birinin narsisistik kişilik bozukluğuna ait dokuz kriterden en az sekizini sağladığını iddia etmektedir.[138] Seeking the Compassionate Life: The Moral Crisis for Psychotherapy and Society [Merhametli Hayat Arayışı: Psikoterapi ve Toplumun Ahlâk Krizi] adlı eserlerinde ise yazarlar Goldberg ve Crespo da Usame bin Ladin’i “yıkıcı bir kült lideri” olarak nitelendirmektedir.[139]

Amerikan Psikoloji Derneği’nin (APA) 2002 yılındaki toplantısında kült karşıtı Steven Hassan, el-Kaide’nin yıkıcı külte dair nitelikleri sağladığını iddia ederek şöyle demiştir: “Zihinleri kontrol eden yıkıcı kültlere dair bildiklerimizi uygulamaya koymalı ve bunu teröre karşı savaşta öncelik haline getirmeliyiz. İnsanların bu yapılara katılma ve endoktrinasyon süreçlerinin psikolojik boyutlarını anlamalı, katılımları bu şekilde yavaşlatmalıyız. Eski kült mensuplarının görüşlerine başvurmalı ve teröre karşı savaşta bu kimselerin bazılarından yararlanmalıyız.”[140]

Gazeteci Mary Ann Sieghart, The Times gazetesinde el-Kaide hakkında yayınladığı bir makalesinde örgütü klasik bir külte benzeterek şöyle diyordu: “El-Kaide, resmî kült tanımlarının tamamına uymaktadır. Bu yapı, üyelerinin beynini yıkamaktadır. Kapalı ve totaliter bir toplum inşa etmektedir. Kendi kendine liderliğe soyunmuş, mesiyanik ve karizmatik bir önderi vardır ve hedefe giden her yolu mubah olarak görmektedir.”[141]

1980’ler ve 90’larda Peru’da faaliyet gösteren Aydınlık Yol (Sendero Luminoso) adlı gerilla hareketi de farklı kimselerce “kült”[142] ve yoğun bir “kişi kültü”[143] olarak nitelendirilmiştir. Fransız dergisi l’Express de Tamil Kaplanlarını benzer şekilde tanımlamıştır.[144] Irak merkezli solcu bir gerilla hareketi olan İran Halkın Mücahitleri Örgütü de tartışmalı bir şekilde siyasi bir kült ve kendi üyelerine karşı suiistimale girişen bir hareket olarak nitelendirilmiştir.[145][146][147][148]

Eski Mücâhidîn üyesi, günümüz yazarı ve akademisyeni olan Dr. Masoud Banisadr, 2005 yılında İspanya’da yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Tüm kültler terör örgütü müdür?” diye fikrimi sorarsanız: Cevabım hayır olacaktır. Zira dünya genelinde çok sayıda barışçıl kültler mevcuttur. Ama tüm terör örgütleri bir tür kült müdür, diye sorarsanız, cevabım evet olacaktır. İlk başta sıradan bir modern siyasi parti ya da örgüt olarak kurulmuş olsalar da; üyelerini hiçbir ahlâkî soru sormamaya hazırlayan ve zorlayan, grubun davası için bencilce davranan ve ne toplumun ne de insanlığın etik, kültürel, ahlâkî ya da dini ilkelerini tanımayan bu örgütler külte dönüşmek durumundadır. Dolayısıyla radikal bir örgütü veya bir terör örgütünü anlamak istiyorsanız kültün ne olduğunu öğrenmelisiniz.”[149]

Kült Yapıların Teşhisi

Bir dini hareketin kült olup olmadığını teşhis için sosyal bilimcilerin bugüne dek ortaya koyduğu onlarca kriter listesinden yararlanmak mümkündür. Her ne kadar bunlardan hiçbiri mutlak doğru olarak kabul edilemese de, Amerikalı sosyolog Dr. Janja Lalich ve Amerikalı psikolog Dr. Michael D. Langone’ın “Characteristics Associated with Cultic Groups” adlı çalışmasındaki 15 maddelik kriter listesi bu konuda yol göstericidir.[150]

1- Grup, liderine ve (lider hayatta veya ölmüş olsun fark etmez) onun inanç sistemine, ideolojisine ve uygulamalarına, mutlak hakikatmış gibi, yasa olarak son derece bağnazca ve sorgusuz sualsiz bir bağlılık sergiler.

2- Sorgulama, şüphe ve muhalefet istenilmez, hatta cezalandırılır.

3- Zihin değiştirme (beyin yıkama) uygulamaları (meditasyon, ilahiler söyleme, anlaşılmaz sözler söyleme, kınama amaçlı toplantılar ve son derece yorucu çalışma rutinleri vs.) aşırı derecede kullanılır ve grup ve lider(ler)ine yönelik şüpheleri bastırmaya yarar.

4- Grup üyelerinin nasıl düşünmesi, davranması ve hissetmesi gerektiğini, genellikle son derece detaylı bir biçimde lider(ler) belirler (örneğin, karşı cinsle görüşme, iş değişikliği, evlilik gibi konularda üyelerin izin alması gerekir; ne giyileceği, nerede yaşanacağı, çocuk sahibi olunup olunmayacağı, çocukların nasıl yetiştirileceği ve benzeri konuları liderler belirler).

5- Grup seçkinci nitelikte olup kendisi, lider(ler)i ve üyeleri için özel ve yüksek bir statü iddiasında bulunur (örneğin, liderin Mesih, özel bir varlık, bir avatar olduğu, ya da grubun ve/veya liderin insanlığı kurtarma yolunda özel bir misyonu olduğuna inanılır).

6- Grup, iki kutuplu bir “biz-onlar” algısına sahiptir ve bu durum, toplumun geri kalanıyla çatışmaya neden olabilir.

7- Lider hiçbir yetkili makama karşı hesap vermez (örneğin öğretmenler, komutanlar veya bakanlar, veya ana akım dini mezheplerin rahipler, papazları, keşişleri ve hahamları için durum bunun tam tersidir).

8- Grup, güya yüce amaçları için kendisinin gerekli gördüğü her şeyin mübah olduğunu öğretir veya ima eder. Bunun sonucunda üyeler, gruba katılmadan önce kınanması gereken veya gayrı ahlaki olarak gördükleri davranış veya faaliyetlere girişebilir (örneğin aile ve arkadaşlara yalan söylemek, veya düzmece yardım kuruluşları için para toplamak).

9- Lider(ler) üyeler üzerinde nüfuz sahibi olmak ve/veya onları kontrol altında tutmak için utanç ve/veya suçluluk duyguları aşılarlar. Bu, genellikle akran baskısı ve incelikli ikna yolları ile yapılır.

10- Lidere veya gruba itaat, mensupların aileleri ve arkadaşlarıyla bağlarını kopararak gruba katılmadan önceki kişisel hedef ve faaliyetlerini köklü bir şekilde değiştirmelerini gerektirir.

11- Grup, bünyesine yeni üyeler katmaya saplantılı bir şekilde önem verir.

12- Grup, para toplamaya saplantılı bir şekilde önem verir.

13- Üyelerin grup ve grupla ilgili faaliyetlere ölçüsüz zaman ayırması beklenir.

14- Üyeler yalnızca grubun diğer üyeleriyle birlikte yaşamaya ve/veya sosyalleşmeye teşvik edilir ya da mecbur tutulur.

15- En sadık üyeler (“hakiki” inananlar) grubun dışında hayat olamayacağına inanır. Bu kimselere göre başka bir yaşam yolu yoktur ve genellikle gruptan ayrıldıkları (hatta ayrılmayı düşündükleri) takdirde kendileri veya başkalarına yönelik misilleme ile karşılaşacaklarından korkarlar.

Bölgesel Gelişmeler

“Kült” kelimesinin olumsuz şekilde siyasallaşmış kullanımını eleştiren bazı sosyologlar, bu durumun grup üyelerinin dini özgürlüklerini olumsuz etkileyebileceğini düşünmektedir.[151] 1980’lerde Fransız din insanları ve hükûmet yetkilileri, Roma Katolik Kilisesi’ndeki bazı tarikat ve grupların, o sırada tartışılmakta olan kült karşıtı yasalar sonucunda olumsuz etkileneceği konusundaki kaygılarını dile getirmiştir.[152]

Resmî belgelerde dini hareketlere “kült” (cult) veya “tarikat” (sect) yaftalarının yapıştırılması, İngilizcede “kült” kelimesinin ve birçok Avrupa dilinde de benzer görevi görecek şekilde “tarikat” (sect) olarak tercüme edilen kelimenin popüler ve olumsuz kullanımını göstermektedir.[153] Bu belgeler benzer bir terminoloji kullansa da, aynı grupları kapsamamakta ve bu gruplara dair değerlendirmeleri kabul gören kriterlere dayanmamaktadır.[153] Diğer hükümetler ve kurumlar da yeni dini hareketler hakkında raporlar hazırlamakta, ancak bu tür grupları tarif ederken bu terimleri kullanmamaktadır.[153]

Kült karşıtı hareketin ve satanist ritüel suiistimallerinin zirveye ulaştığı 1990’larda bazı hükümetler kült listeleri yayınlamıştır.[154][155] Ancak 2000’lerden itibaren bazı hükümetler, dini hareketlere dair bu gibi sınıflandırmalara karşı tekrar mesafeli durmaya başlamıştır.[156][157][158][159]

ABD

ABD’de kültlerin dini faaliyetleri, ABD Anayasası Birinci Değişikliği (First Amendment) kapsamında korunmaktadır. Bu anayasa değişikliği, devletin dini kurumlar kurmasını yasaklamakta; din özgürlüğü, konuşma özgürlüğü, basın özgürlüğü ve toplanma özgürlüğünü garanti altına almaktadır. Ancak bu kapsamda hiçbir din ya da kült mensubuna kriminel suçlardan dolayı dokunulmazlık sağlanmamaktadır.[160]

1970’lerde ABD mahkemelerinde “beyin yıkama teorisinin” bilimselliği ciddi bir tartışma konusu olmuş; kült mensuplarına karşı uygulanan zorla “yeniden eğitim”in (deprogramming) meşrulaştırılması için bu teoriye başvurulmuştur.[151][161] Bu dönemde, bu teorileri eleştiren sosyologlar, mahkemelerde yeni dini hareketlerin meşruiyetini savunmada dini özgürlük taraftarlarına destek vermiştir. Yeni dinlere karşı resmî tepkiler dünya genelinde farklılık gösterse de, bazı devletler daha ziyade bu gruplara muhalif kimselerle işbirliği etmiş; bu bağlamda “meşru” din ile kamu politikası açısından “tehlikeli”, “istenmeyen” kültler arasında ayrım yapmaya kadar gitmiştir.[162][163]

Avrupa

ABD’dekine benzer bir kült karşıtı hareket, 1990’larda Rusya’da ortaya çıkmıştır.[164] 2008 yılında Rusya İçişleri Bakanlığı, “radikal grupların” bir listesini yayınlamış, bu listede militan İslamcılığa bağlı gruplar ve “pagan kültler” de yer almıştır.[165]

Birleşik Krallık’ta ise Kraliyet Savcılık Teşkilâtı ve Edinburgh Kent Meclisi, Kamu Düzeni Yasası’nda (Public Order Act) tanımlandığı şekliyle “kült” kelimesinin “tehditkâr, aşağılayıcı ya da tahkîrâmîz” olmadığı ve halka açık protestolarda bu kelimenin kullanımına karşı herhangi bir itiraz olmadığı hükmünü vermiştir.[166]

Fransa ve Belçika “beyin yıkama” teorilerini eleştirmeden kabul eden tavırlar benimsemiştir. Buna karşın İsveç ve İtalya gibi diğer Avrupa ülkeleri, beyin yıkama meselesine ihtiyatlı yaklaşmış ve yeni dini hareketlere karşı daha tarafsız tutumlar takınmıştır.[167] Bilim insanlarına göre, Güneş Tapınağı (Ordre du Temple Solaire) tarafından işlenen toplu katliam/intiharın ardından yaşanan infial,[162][168] gittikçe daha fazla gizli hale gelerek yükselişe geçen yabancı düşmanlığı ve Amerikan karşıtı tavırlar, Avrupa’daki kült karşıtı tutumun aşırılaşmasına katkıda bulunmuştur.[169]

Çin

Çin’de hükümetler asırlar boyunca belirli dinleri xiejiao adlı kategoriye almıştır – bu terim bazen “zararlı kült”, bazen de “heterodoks öğreti” olarak tercüme edilmektedir.[170] İmparatorluk dönemi Çin’inde bir dinin xiejiao olarak nitelendirilmesi, bu dinin öğretilerinin güvenilir ya da sahih olmadığı anlamına gelmiyor; aksine bu tanımlama; devlet tarafından müsaade edilmeyen ya da devletin meşruiyetine meydan okuduğu düşünülen dini gruplar için kullanılıyordu.[170] Modern Çin’de de xiejiao terimi, devletin onaylamadığı öğretileri ifade etmek için kullanılmaya devam etmekte olup bu gruplar devlet makamlarınca baskı ve cezalara maruz kalmaktadır. Bugüne kadar Çin’de on dört farklı grup, Kamu Güvenliği Bakanlığı tarafından xiejiao olarak nitelendirilmiştir.[171] Ayrıca 1999 yılında Çinli makamlar, Falun Gong adlı spiritüel hareketi sapkın bir öğreti olarak suçlamış ve hareketi ortadan kaldırmak için bir mücadele başlatmıştır. Uluslararası Af Örgütü’ne göre Falun Gong’a karşı girişilen takibat, çok yönlü bir propaganda kampanyasını,[172] zorla ideolojik dönüşüm ve yeniden eğitim programını, ve keyfi tutuklamalar, angarya ve bazen ölümle neticelenen fiziksel işkenceler gibi bir dizi kanun dışı baskıcı önlemleri kapsıyordu.[173] Çin hükûmeti Falun Gong’a yaptığı muameleyi Batı’daki kült karşıtı hareketin söylemlerini kullanarak meşrulaştırmaya çalışmıştır.[174] Ancak hareketi tanıyan Batılı bilim insanları, Falun Gong’un kült tanımına uymadığını öne sürmektedir.[175][176]

Türkiye

Türkiye’de kültler/yeni dini hareketler hakkında yeterli akademik bilgi ve çalışma mevcut değildir. Bununla birlikte çağdaş Türk toplumunda kültlerin/yeni dini hareketlerin olmadığını iddia etmek de güçtür.

Türkiye’de alternatif din tanımına giren, toplumca tanınmış, çok sayıda dini grup olduğu gözlenmektedir. Bunların yanında kültleşme eğilimi gösteren başka dini gruplar da vardır.

Gülen Hareketi

Türkiye’de en fazla bilinen kütlerin/yeni dini hareketlerin başında Gülen Hareketi gelmektedir. 1960’larda kurulan bu örgüt, hem kültlerin temel bileşenleri (karizmatik lider, doktrin/ideoloji ve endoktrinasyon yöntemleri) hem de yukarıda listelenen 15 kriter açısından incelendiğinde klasik kült tanımını tamamen karşılamaktadır. Örgütün son yıllarda Türkiye’de giriştiği siyasi operasyonlar, mesiyanik bir kültün toplum düzeninde nasıl tahrip edici bir etki yaratabildiğini göstermiştir. Bilhassa kriminal eylem iddialarının ardından bazı yorumcular, Gülen hareketinin kült olduğuna dair görüşler bildirmiştir.[177][178][179][180][181][182][183][184][185][186]

Benzer şekilde 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ortaya çıkan itiraf ve deliller, Gülen Hareketi kültünün üyelerini kişiliksizleştirilmek için ciddi zihin değiştirici (mind-altering) manipülatif yöntemler kullandığını ortaya koymuştur. Bu manipülatif yöntemlerin belki de en dikkat çekicisi, Gülen Hareketi mensubu olduğunu itiraf eden ve Genelkurmay Başkanı yaverliği görevinde bulunan Levent Türkkan örneğinde görülmektedir.[187][188] Diğer yandan 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında elde edilen güncel bilgiler, örgütün üyelerin bütün özel yaşamlarını yönlendirdiğini kanıtlamaktadır.[189][190][191]

Adnan Oktar Cemaati

Türkiye’de ikinci bir bariz kült örneği ise Bilim Araştırma Vakfı’dır (BAV). Adnan Oktar’ın liderliğindeki bu yapı, son yıllarda İslam dini üzerinde kadınların lehine yaptığı, dini açıdan çok tartışmalı içtihatlarla tanınmaktadır. Toplum tarafından tuhaf, komik ve itici karşılansa da Adnan Oktar, kadınlara yönelik iddialarını etrafındaki kült kadın üyeleri üzerinde uygulayıp topluma İslam’ın çağdaş yüzünü gösterdiğini iddia etmekte olup örgütün kült niteliği bazı Batılı gözlemciler tarafından da teyit edilmiştir.[192] Diğer yandan Oktar, İslam eskatolojisinin temel figürü Mehdi’ye ilişkin çoğu tartışmalı rivayetten tamamına yakınının kendisine uyduğu iddiasındadır.

Ruh

Ruh, din ve felsefede, insan varlığının maddi olmayan tarafı ya da özü olarak tanımlanır ve genellikle bireysellikle (zât) eşanlamlı olarak ele alınır.[1] Teolojide ruh kişinin ilahîliğe iştirak eden kısmı olarak tanımlanır ve genellikle bedenin ölümünden sonra kişinin varlığını sürdüren kısmı olarak ele alınır.[1] Birçok kültür insan yaşamının ya da varlığının cismani olmayan kaynağını ruh ile özdeş tutmuş ve birçok kültür tüm canlıları ruhlara dayandırmıştır. Tarih-öncesi halklarda bile vücut ile onu canlı kılan arasında bir ayrım yapıldığı görülmektedir.[1] Birçok dini ve felsefi akımda, her canlının bir unsuru olan, var olması için fiziksel maddeye ihtiyaç duymayan, madde-dışı, algılanamaz, tezahürleriyle kendini gösteren, aşkın, yaşama yeteneğine sahip, değişen ve gelişen, maksatlı bir öncül (kaynak) ya da bir güç olarak tanımlanan ruh, birçok dini ve felsefi akımda da ebedi, yetenekler sahibi, insan davranışlarının motoru, hata (günah) ile sevap işleme iradesine sahip bir varlık ya da varlığın saklı yüzü olarak kabul edilir.

Bununla birlikte ruh kavramının kültürden kültüre, dinden dine, felsefeden felsefeye geniş ölçüde çeşitlilik gösterdiği görülmektedir. Çeşitli dinler ve filozoflar, ruhun doğası (yapısı), beden ile ilişkisi, kökeni ve ölümlü olup olmayışı konularındaki farklı görüşleriyle bir sürü teori ortaya koymuşlardır. Birçok dini ve felsefi gelenekte ruhun her canlı oluşumun içteki özünü içeren, kendine özgü bir varlık olduğu ve insanın temel unsurunun -beyninden veya organizmasının herhangi bir kısmından ziyade- ruh olduğu kabul edilir. Buna karşılık diğer bazı din ve felsefelerde ise ruhun beden ile kendisi arasında aracılık görevi görecek maddi bir elemanı bulunduğu kabul edilir. Ruh ile can kavramları arasında kimi kültür, din ve felsefelerde bir ayrım yapılmamış, kimilerinde ise bir ayrım yapılmış olmasına ve bu kavramları belirten iki ayrı ya da birkaç terim olmasına rağmen, söz konusu terimler, sık sık aynı kavramı belirtmek üzerine birbirlerinin yerine kullanılagelmişlerdir.

Ruhlar genellikle ölümsüz olarak kabul edilirler. Birçok inanışa göre ruh, enkarne olmadan (ete bürünme, doğma) önce de mevcuttu. Maddeciliğin reddettiği ruh, Jean-Paul Sartre gibi bazı çağdaş yazar ve filozoflara göre “özden önce gelen varoluş”tur. Ölüm olayında bedenin hareket özelliklerini yitirmesi ruhun beden üzerindeki hakimiyetini, yani bedeni etkilemeyi bırakması olarak açıklanır. Ruh kavramı ölümden sonra yaşam kavramlarıyla yakından ilişkili olmakla birlikte, bu konudaki görüşler son derece çeşitlilik göstermektedir, özellikle bedenin ölümünden sonra ne olup bittiği konusunda. Halihazırda bilimsel araştırma, genel kabule göre, konusu olan maddi evrenin dışında kaldığından, ruhun var olduğunu ya da var olmadığını ortaya koyamamaktadır. Psikoloji ekollerinin de ruh konusundaki görüş ve yöntemleri birbirinden farklı olup çeşitlilik göstermektedir.

Hildesheim’de çıkarılmış antik bir eser

Eski uygarlıklarda ruh kavramı

Bazı eski uygarlıklarda ruh kavramı konusunda benzerlikler ve ruh ile ilgili ortak bir anlayış bulunmaktadır. Bu ortak anlayış ruhun ya da “canın ölümsüzlüğü” olarak adlandırılabilir.[2] Farklı uygarlıklarda rastlanan söz konusu benzerlikler, bu anlayışın toplumların birbirleriyle etkileşimleri yoluyla birbirlerine geçip yayıldığı fikrini doğurmaktadır. Fakat ana kaynağın yeri hakkındaki görüşler farklıdır.

Mezopotamya

Mezopotamyalılar’ın ölmüşlerinin mezarlarına yiyecek ve çeşitli eşyalar bıraktıkları bilinmektedir.[3] Babil dininin öte-âlemi ve doğaüstü varlıklarını ilgilendiren kısmı tümüyle Sümerler’den alınmıştır.[4] Sümer mitolojisine göre, “ölüler ülkesi”ne gidip dönebilen tek kişi Enkidu olmuştur. Böylece Enkidu yeniden yaşayanların dünyasına döndüğünde, yeryüzünde yaşayanlara ölüm ve “ölüler ülkesi” hakkında çeşitli aydınlatıcı bilgiler vermiştir.[5] Mezopotamyalılar ölülerin ruhlarından kötü olanların yaşayanlara musallat olduğu ve onlara zarar verdikleri inancına sahiptiler.[6] Ölülerin ruhları görülebilir ve işitilebilirdi. Bunun yanı sıra hami varlık adıyla bilinen yardımcı-koruyucu ruhlar da vardı. Babil’de her insanın bir koruyucu meleği ya da koruyucu ruhu bulunduğuna inanılırdı.[4]

Eski Mısır

Mısır Ölüler Kitabı’nda sıkça rastlanan psikostazi sahnelerinden biri

Herodot gibi kimi eski Yunan yazarlar eski Mısırlılar’ın ölümden sonraki yaşama ve ruh göçüne inandıklarını yazmışlardır.[7] Eski Mısır geleneğine göre, ölen kimseyi bir yargılanma beklerdi. Bu yargılanmaya eski Yunanca’da psikostazi (psychostasis) ya da psikostasya (psychostasia) adı verilmiştir. Terim psikhe (yaşamsal unsur, nefes) ve statis (tartılma) sözcüklerinden türetilmiştir. Ölüm olayı ile bedenini terk edenlerin yargılanması olan psikostazide, kimileri ölümden sonraki vicdani hesaplaşma olgusunun sembolik öğelerle anlatımını görürler.[8] Bu yargılanma sahnesinin betimlenmesine Mısır Ölüler Kitabı’nda[9] ve birçok eski Mısır belge ve yazıtında rastlanır. Eski Mısır metinlerine göre, her ölü için söz konusu olacak “tartılma”, ilahe Maat’ın “hakikat salonu” denilen salonunda gerçekleşir. Bu tartılma ve yargılanma sahnesi Mısır resimlerinde, bir kefesinde ölünün vicdanı temsil eden kalbi, diğer kefesinde bir tüyün bulunduğu terazi ile temsil edilir.[10] Yeraltı âleminin sorumlusu ve “Ra’nın gözü” sayılan Maat’ın hiyeroglifi “hakikat, adalet ve doğruluğu” simgeleyen tüydür. İlah Tot ise sonuçları kaydetmektedir. Yürek suçlarla ağırlaşmamış olduğu takdirde tüyden hafif gelecekti. Bazı psikostazi temsillerinde yüreğin sınavdan başarıyla geçememesi durumunda başarısız ölüyü yutmak üzere terazinin yanıbaşında bekleyen Ammemet (Ammait, Ammit) adlı “ölü yiyici” bir yaratığın tasvir edilmiş olduğu görülür.

Eski Mısır geleneğinde ölüm olayı ile bedenlerini terk eden ruhların çeşitli ölüm-ötesi halleri ve öte-âlem anlamı Amenti (Amentet)terimiyle ifade edilirdi.[11] Mısırlılar, ölenin sonraki yaşamı için, ölü bedenin iyi korunması gerektiğini düşünüyorlardı. Bu nedenle kimi cesetleri mumyalamış ve firavunlarının ölü bedenlerini özenle saklamışlardır.

Eski Mısırlıların geleneğinde kişinin ruhsal varlığı çeşitli kısımlar halinde ele alınmış ve çeşitli terimlerle ifade edilmiştir. Bu terimlerin ifade ettikleri anlamlardan bazıları hakkında ejiptologlar arasında tam anlamıyla bir fikir birliği oluşmamıştır. Eski Mısır geleneğinde insan varlığının çeşitli kısımlarını ifade eden terimlerden bazıları ve ifade ettikleri anlamlar şunlardır:

    Ha (bazen çoğulu haw): Jat olarak da yazılır. Kişinin fiziksel beden (etten) kısmıdır. Daha ziyade memelilerin vücudu için kullanılan bir terimdir.

    Ib: Ab olarak da yazılır. Ruhsal varlığın düşünce ve heyecanlarla ilgili unsurudur, kalp sembolüyle simgelenir.

    Ka: Yaşamın ölümsüz ve evrensel unsurunun bir parçasıdır. Geleneklerdeki “evrensel yaşam gücü” kavramına, Teozofi’deki esîrî -astral beden kavramına ve Deneysel Spiritüalizm’deki perispri kavramına yakın bir anlam içerir. Kişi geliştikçe ka’sı da gelişir. Kişinin ölüm olayında bedenini terk eden kısımdır. Resimlerde insan başlı bir kuş olarak, hiyeroglif yazıda ise bir anlam ifade edecek şekilde iki açık kol biçiminde belirtilir.

    Ba: Batı’daki “can” (İng. soul) kavramına yakın bir anlam taşır. Aynı zamanda kişiyi kendisi kılan unsurdur, yani bireysel kişiliktir. Bedenin ölümünden sonra varlığını sürdüren bu unsur, kimi zaman insan başlı şahinle, kimi zaman düz gagalı tepesiz (sorguçsuz) bir kuş olarak tasvir edilir.

    Ren: Kişinin adını gösteren kısım ya da unsurdur.

    Sheut: Shuyt ya da khaibit olarak da yazılır. Kişinin daima mevcut olan “gölge”sidir. Siyaha boyanmış küçük bir insan figürüyle tasvir edilir.

    Aj: Işığa bağlı olan unsurdur.Tepeli ibis kuşuyla tasvir edilir.

    Sekem: Sekhem olarak da yazılır. Kişide İlahî İrade’nin ve İlahî Kudret’in tezahürüdür. İnisiyasyonla ve büyük gayretler sonucunda elde edilebilir. Ancak ilahların kudretini yeryüzünde elde etmiş olanlara verilir.

    Khu: Akh, akhu, ikhu ya da sahu olarak da yazılır. Ölen kişinin ka ve ba’sının birleşimidir. Varlığın eski haline dönüşü söz konusudur. Ka, khu ve ba bir bütündür. Khu ölümden sonra kasının içine geri döner. Evrende düzeni sağlayan khudur.

    Sekhu: Khat olarak da yazılır. Kişinin fiziksel kalıntılarını belirtir.

Eski İran

Bünyesinde gerek Orta-Asya, gerekse Mezopotamya’dan alınmış kültürel öğeleri barındırmış eski İran’da bölgenin geleneklerine damgasını vurmuş en önemli dini öğreti M.Ö. 7. yüzyılda ortaya çıkan Zerdüştlük olmuştur. Eski İran geleneklerinde insan varlığı şu unsurlardan oluşuyordu:

    Tanū: Fiziksel beden.

    Ahu: Canlandırıcı güç.

    Vyāna: Yaşam nefesi.

    Manah:Zihin ya da ruh.

    Ruvan (Avestan urvan):Can.

    Fravarti (Avestan fravaşi): Koruyucu ruh ya da koruyucu melek. Bu, kişinin bir unsuru olmaktan ziyade, kişiye yaşamı boyunca yardımcı olan hami varlıktı.

    Dianā (Avestan daēnā): Ruhsal duble.[12]

Ölüm sonrası yargılanmanın önem taşıdığı Zerdüştlük inancında kişinin dünya yaşamında yaptıklarından sorumlu tutulan ruvan’dı; dolayısıyla gelecek yaşamında ödül veya ceza ile karşılaşacak olan da ruhsal varlığın bu unsuruydu.[12] Zerdüştlüğün kutsal metinlerinde şöyle denir: “Adil kişinin canı ölümsüzlük içinde hep sevinçli olacak, fakat yalancı canı kesinlikle işkence görecek. Ahura Mazda (Bilge Tanrı) bu yasaları kendi egemen yetkisiyle takdir etmiştir.” Zerdüştcülük öncesi dönemde de İran’daki eski kabileler, ölmüşlerine ilgi gösterir, onlara muhtemelen yeraltı dünyasında kullanmaları için çeşitli objeler sunarlardı.[13]

Eski Yunan ve Roma

Eski Yunan geleneğinde İlyada’nın yazıldığı zamanlarda, psyche Latince’deki animagibi, “nefes” anlamına geliyordu. Ruh kavramı da phrenes sözcüğüyle ifade ediliyordu. Yunanlar zamanla ruh dedikleri olgunun farklı kısımları, farklı prensipleri ve farklı güç ya da yetileri olduğunu düşünerek bunlar arasında ayrım yapmaya ve ruhun bu manevi özelliklerinin farklı adlarla adlandırmaya başladılar. Pisagor’un öğretisinde psişe (psyche)”yaşamsal güç”e ve duyumsal duyarlılığa, nous ise zihinsel (entelektüel) yeteneğe tekabül ediyordu. Platon’un öğretisinde de bu anlayışa paralellik görülür. Aristo ise bir ayrım yaparak, nous’u aktif zihnin pasif zihni olarak kabul etmiştir ki, bu kavram sonradan yapılan yorumlarda Logos’a ya da Tanrı’ya özdeş kabul edilmiştir.[14]


“Semavi alemdeki saf nefes olarak ifade edilen ve Tanrısal ortamda (cennette) yaşamaya çağrılacak” bir ruh kavramını dile getiren pneuma kavramı ancak Teolojik eğilimli edebiyatın görünmesiyle başlamıştır. Pneuma Romalılar’da spiritustu. Pneuma’nın tabiatında mevcut olan ateş, dünyevi bir yanmayla ilgili olmayan, esîrin saf ateşi olarak kabul edilirdi. Hava ve yaşamsal ısının karışımı gibi görülen pneuma sık sık esîrin saf ateşi ile özdeş tutulmuş veya onunla ilgili görülmüştür. Örneğin Aristo’nun kabul ettiği sistemdeki “evrenin canı” bu saf, esîrî (aether) ateştir. Fakat evrenin tek bir canlı varlığa indirgenmesi fikrinin kaynağı muhtemelen Pisagor’du. Bu fikir Platon aracılığıyla Stoacılar’a da geçmiştir.[14] Antik Çağ’da ruhçu felsefeyi işlemiş filozoflar arasında Anaximenes, Pisagor, Empedokles, Herakleitos, Sokrates, Platon sayılabilir.

Homeros’a göre insan varlığının iki canı vardı; bunlar thumos ve psychè idi.

    Thumos (« can-kan ») Homeros’un yazılarında, kan ve nefesle ilişkilendirilir. İnsan varlığının yaşamsal kapasitesini, tam olarak kişinin dış âlemle etkileşim kapasitesini ifade eder. Arzu etmeye, davranmaya, kişinin kendini dış âlemde ifade etmesine iten unsurdur. İnsan iyice bunaldığı anlarda thumos’u ile diyalog kurabilir. Bazı organlarda ikamet eder ve ölümden sonra ortadan kaybolur (bedeni terk eder).[15] ‘ [16].

    Psyche (« can-nefes ») kavramı ise, Homeros’un yazılarında, uyku, baygınlık ve ölüm kavramlarıyla ilişkilendirilir. İnsandaki ilahî kıvılcım o olmamakla birlikte, ilahî kıvılcımın gölgesidir (skia), hassas bir yapıya sahiptir. İnsanlar ile ölümsüz ilahlar arasındaki önemli bir farktır (eski Yunan geleneğine göre ilahların gölgesi olmaz). Homeros’a göre, insan bayıldığında psyche bedenden ayrılıyordu. Ölüm olayında ise psyche bedenden ayrılıp, bedenin gölgesi biçiminde yeraltı âlemine (Hades’e) gidiyordu. Ölümden sonra kim olduğunu unutsa da, varlığını Hades’te (eski Yunan cehennemi) sürdürüyordu. Ölülerin psycheleri yaşayan insanlara öyle çok benziyordu ki, Achilleus kendisine görünüp konuşan ölü Patroklos’un psychesine sarılmayı denemiş ama başaramamıştı.[17]

Orfe’nin öğretisinde ise psyche insan varlığının yüce ve ilahî kısmı olan candır, ölümsüzdür, fiziksel bedende olduğunda (cismani dünyada yaşarken) ıstırap çeker ve kendisini özgür kılacak kurtuluş yolunda ilerler.[18] M.Ö. 5. yüzyılda ortaya çıkan, Orfik Misterler Orfizm olarak bilinen dini akımda ruh göçünün ilke edinildiği görülmektedir. Kimilerince Orfe’nin kurucusu olduğu ileri sürülen bu dini akımda insanın hem ilahi ve semavi hem de nefsani ya şeytani etkiler altında olduğu kabul ediliyordu. Bu dinde amaç, tamamiyle ilahî hale gelmekti; bu da Titanlarla simgelenen dünyevi, maddi tutkuları, nefsani arzuları yenerek kurtuluşa varmak ve dünyadaki doğum-ölüm çevriminden kurtularak dünyada bir daha doğmamakla mümkündü.[19]

Antik Yunan’da ruhla en fazla ilişkilendirilen sembollerden biri kelebekti. Kelebeğin böyle bir sembol seçilmesindeki ana neden, başkalaşım geçiren bir canlı olmasıydı.


M.Ö. 6. yüzyılda, Mısır ve Babil’de bulunmuş Pisagor İtalya ve Yunanistan’da ruhla ilgili eski kavramları geliştirmiştir. Pisagor ve izleyicileri ruh göçü öğretisini savunuyorlardı.[20] Pisagor’un bu ruh göçü görüşünü M.Ö. 583 doğumlu Syros’lu Pherekydes’den ya da Mısır’da aldığı eğitimden edindiği ileri sürülür.[21] Bu ruh göçü öğretisinde ruha bir özerklik atfedilmişti. Bu öğretiye göre amaç, ölümsüz olan ruhu, ruh için bir hapishane sayılan bedenin esiri olmaktan kurtarmaktı. Dünyada bedenlenen ruhların tekamül hedefi, sonuçları yaşanılacak hatalardan arınarak, ilahlar âlemine girmeye hak kazanmak ve böylece ilahlar âlemine erişerek yeniden ilahî yapıdaki ilk durumuna dönüşünü edinmekti. Pisagor’un ruh göçüne ilişkin görüşü, sonradan, Pisagorcu cemiyetlerden ve Eleusis Gizemleri[22][23] toplululuklarından fikirler edinmiş olduğu bilinen olan ünlü filozof Platon tarafından da ifade edilmiştir. Buna karşılık Platon’un öğrencisi Aristo hocasının ruh ve beden ikilemine karşı çıkmış, ruh ve bedenin madde evreninde asla ayrıştırılamayacağını, ikisinin de aynı varlığın değişik veçheleri olduğu fikrini savunmuştur.

Empedokles ve Herakleitos ruhu ateşe benzetmişlerdir. Ruh göçü fikri bu filozoflarda da bulunur. Bunlar ruh göçü görüşünü, tenasüh kavramındaki gibi değil, ruhun gitgide daha gelişmiş vücutlarda bedenlenmesi (sıra ile bitki, hayvan ve insan basamaklarından geçmesi) şeklinde kabul etmişlerdir.

Epikür’e göre, can maddileşmiş ve ölümlü hale gelmiştir. O, vücuttaki bir atom yayılımıdır. Platon ve Aristo’ya karşı olarak, canın evrensel bir bütünün, yani İlahî Can’ın bir parçası olduğunu kabul etmeyen Epikür’e göre, ilahlar beşeri şeylerle uğraşmazlar.

Stoacılık’ta “tüm âlemden oluşan bütün” bir bedendir. Bu beden kavramı çağdaş kabullerimizde alışık olmadığımız bir kavramdır. Stoacı kabulde ruh bir tür nefes (“pneuma”) olarak belirtilir. Ruh bir alev ya da ateştir, daha doğrusu aslında ilahî nefesin bir parçası olan, ateşten bir nefestir.

Aristoxenus’a göre, can, şarkıdaki ve lirle oluşturulan müzikteki armoniyi andırır şekilde, bir tür bedensel nabız atışlarıdır. Doğası ve düzeni nedeniyle vücuttan, şarkılardaki makamlara (tonlara) benzer bir hareki gam yayınlanmaktadır.[24] Bu görüş ile Pisagor’un öğretisindeki “kürelerin müziği” adıyla bilinen “kürelerin armonisi” önermesi arasında bir benzerlik ya da paralellik olduğu söylenebilir. (Pisagor’un bu önermesinde dokuz kozmik siferin, hareketleriyle, algılayamadığımız, uyumlu bir ses oluşturduğu öne sürülür.)

Filozoflarda ruh kavramı

Sokrat ve Platon

Platon

Sokrat’a göre insan ruhu görünmez ve ölümsüzdü, bedeni sevk ve idare eden ruhtu.[25] Düşüncelerinin ilham kaynağının kendi Daimon’u olduğunu bildiren Sokrat, vicdan ya da vicdan sesi anlamını bir başka terimle, Daimon’un tezahürü anlamındaki daimonion terimiyle belirtirdi.[26] Sokrat’a göre evren, tesadüfi değil, akli bir düzene göre kurulmuştu.

Öğretmeni Sokratın sözlerini kaynak olarak kullanan Platon ruhu kişinin özü, nasıl davranacağımıza karar veren varlık olarak kabul etmiştir. O, bu özü, varlığımızın cismani olmayan (cisimler âleminde yer işgal etmeyen) ve ebedi tarafı olarak ele almıştır. Çünkü Platon’a göre, bedenler ölse de ruh yeni bedenlerde sürekli olarak tekrar doğmaktadır (reenkarnasyon).[27] Platon ruhu üçlü bir yapıda ya da üç özellikli olarak ele almıştır:

    Logos ya da nous (düşünce, ruhun zihinsel, akli etkinlik kısmı ya da özelliği). Ölümsüz olan, ruhun bu kısmıdır. Platon bu bilgiyi Phèdre adlı eserinin “arabacı ve hayvanı koşma” mitinde açıklar.

    Thumos ya da thymos (ruhun heyecanlarla ilgili etkinlik kısmı ya da heyecan özelliği, erillik)

    Eros ya da epithumia (ruhun düşük düzeye özgü iştah, tutku, istek ve arzularla ilgili etkinlik kısmı ya da özelliği, dişillik) [28]

Bu üçünden her birinin, ruhun dengeli ve huzurlu olmasında bir fonksiyonu vardır. Bu üçlemede zihin ve akla özdeş tutulan logos, “tutku ve ruh atları”nı dengeli bir şekilde süren “iki atlı at arabası” sürücüsüne benzetilir; aklın galip gelmesini ve dengenin en üst düzeyde olmasını sağlar. Thymos heyecan güdülerimizi içerir, bizi cesaret ile şan ve şeref eylemlerine sevkeden odur. Kontrolsüz bırakıldığında bizi hubris’e (en tehlikeli hatalara) sevkeder. Eros ise insanları temel bedensel gereksinimlerinin ötesindeki arayışlara iten hırslarla özdeştir. İhtiraslarımız bize hükmettiği zaman bizi aşırı zevk tutkunu haline getirir ki, bu da çeşitli biçimler altında aşırı zevke dalmamızla sonuçlanır. (Eski Yunan düşüncesinde bu, ilkel bir vahşilik hali kabul edilirdi.)

Platon’a göre önceden “idealar âlemi”nde ilahlarla birlikte bulunan ruh ya da can, yeryüzünde doğmakla o âlemden fiziksel âleme düşmüş bir yaratık konumundandır. Platon’un ruh göçü kavramına göre, ruhlar, tekamül düzeylerine bağlı olarak, bedenin ölümünden sonra ya idealar âlemine dahil olurlar ya da gereken tekamül düzeyini elde edene kadar tekrar yeryüzünde yeni bedenlerde doğmaya devam ederler. Platoncular ruhları ilahlara benzetmekle birlikte değişim gösterdiğini kabul ederler.[1]

Hermetizm’i açıklayan kitaplardan biri olan Corpus Hermeticum’a göre, psyche beden içinde, nous psyche içinde, logos da nous içinde bulunur.[29]

Aristo

Aristoteles

Platon’dan sonra, Aristo da ruhu varlığın özü olarak tanımlamış olmakla birlikte, Platon’dan ve dinsel geleneklerden farklı olarak, canın ayrı bir varlık (antite, cevher) oluşuna karşı çıkmıştır.[30] Birçok filozofun yanı sıra, öğretmeni Platon’a da karşı çıkan Aristo’ya göre ruh ve bedeni iki ayrı gerçeklik olarak değil, tek bir cevher olarak ele almak gerekir. Bu cevher, madde olarak bedene (-ki o enerji halindedir-), biçim olarak ruha (-ki o eylem halindedir-) sahiptir. Aristo’nun görüşüne göre, can; ancak canlı bir vücudun gerçekliği olduğundan, ölümsüz olamazdı. Aristo, Latince adı De Anima olan Perì Psūchês (“Can Üzerine”) adlı çalışmasında can kavramı hakkındaki görüşlerini ayrıntılı olarak açıklamıştır. Fakat Aristo’nun insan ruhunun ölümlü olup olmadığına ilişkin görüşleri hakkında tartışma hâlen sürmektedir. Çünkü Aristo bu eserinin sonlarında insan ruhunun bir parçası olarak kabul ettiği “zeka”,”akıl” ya da “zihin”in (İn. intellect) bedenden ayrı tutulabilir ve ebedi olduğunu açıklamıştır.[31]

Aristo ruhu maddeden ayrıştırılamaz olarak görmekle birlikte, ortaya koyduğu ruh kavramı günümüzde tam olarak anlaşılmış değildir.[1] Ayrıca, Aristo’cu akıl ya da zihin (İn. intellect) doktrini antik çağın geç dönemlerinde Platonculuk ile bağdaştırılmaya çalışılmıştır.[1] Aristo’nun ruh kavramında ruh, kimi yorumlara göre, vejetatif, hissî ve zihnî olarak üç kısımlı ve aşamalı biçimde ele alınır, kimi yorumlara göre de ruh, dört kısımlıdır ya da dört güce sahiptir: Bunlardan “akli taraf”ta yer alanlar hesap kısmı (gücü) ve ilim kısmıdır (gücü) ki, karar alırken bunlar kullanılır. “Akli olmayan taraf”ta yer alanlar ise istek kısmı (gücü) ve irade-dışı kısmıdır ki, ihtiyaçlarımızın belirlenmesinden bunlar sorumludur.

İbni Sina

Aristo’yu izleyen İslam filozof ve hekimlerinden İbni Sina ve İbni el Nefis (Ibn al-Nafis), ruh hakkında Aristo’nunkinden farklı bir teori ortaya koymuşlar, ruh (İn. spirit) ve can (İn. soul) arasında bir ayrım yapmışlardır.[32] Özellikle İbni Sina’nın ruhun doğası hakkındaki öğretisi Skolastikler üzerinde bir hayli etkili olmuştur. İbni Sina’ya göre ruh bedenden ayrı bir manevi cevherdir, bedeni bir alet olarak kullanır. İbni Sina’nın ruhun maddi bedenden ayrı, manevi bir cevher olduğunu ve kişinin kendini idrakini göstermek üzere verdiği ünlü örnek, “insan-ı tair” (uçan insan) adıyla bilinmekte olup Ortaçağ’da tüm Batı’da kullanılmıştır. Bu örnekte, okuyucularından, kendilerini hiçbir duyumsal temas olmaksızın, tüm duyumlardan yalıtılmış halde, gökte (havada) asılı olarak tasavvur etmelerini ister: Bu durumdaki kişi hiçbir maddi temas olmadığı halde hâlen kendini idrak etmektedir. Şu halde nefsin (zât) maddeye, yani herhangi bir fiziksel eşyaya bağlı olması fikri mantıklı değildir ve ruh tek başına bir cevherdir. (Burada “ben dünyanın yoğun-kaba maddesinde olmasam da varım” kavramı işlenir.) İbni Sina’nın yaptığı bu “düşünme yoluyla kanıtlama” çalışması daha sonra René Descartes tarafından daha basitleştirilerek, epistemolojik terimlerle şöyle ifade edilmiştir: “Kendimi dışımdaki varsayılan tüm eşyadan soyutlayabilirim, fakat kendi şuurumdan asla (soyutlayamam).” [33]

İbni Sina’ya ve kendisinin de dahil olduğu Neo-Platoncular’a göre, ruhun ölümsüz oluşu bir amaç değil, doğasının bir gereği ve sonucudur.[34] İbni Sina, On Sefirot’a benzer tarzdaki, “On zeka” (les Dix intelligences) adıyla bilinen varsayımında yaratılışın intişar (emanasyon) [35] tarzındaki gerçekleşmesine ve melekler hiyerarşisine değinir.[36] Vahyi konuşmadan ziyade bir sezgisel irtibat olarak gören İbni Sina’ya göre, vahiy, ilham, “haberci rüya” ve “durugörü kehanetleri” ilahî hikmetin cüzleridir.[37]

Thomas Aquinas

Aristo ve İbni Sina’yı izleyen Hristiyan filozof ve teoloğu Thomas Aquinas ruhu vücudun ilk prensibi (kaynağı) olarak kabul eder. Epistomolojik teorisi, zeka sahibi ruhun tüm maddi şeyleri biliyor oluşu ve kendisinde hiçbir maddi unsur olmayan ruhun kesinlikle cismani olmayışı üzerine kuruludur. Vücuttan ayrı olması nedeniyle de, ruhun varlığı vücuda bağlı değildir, yani varlığını fiziksel beden olmasa da sürdürür. İnsan varlığının akla sahip ruhu var olduğuna ve maddeden oluşmadığına göre, hiçbir doğal süreçle yok edilemez. Thomas Aquinas ayrıntılı Aristo’cu teorisini ve ruhun ölümsüzlüğüne ilişkin tüm iddialarını “Summa Theologica” adındaki ünlü çalışmasının “Question 75” bölümünde açıklamıştır. Thomas Aquinas’a göre biri maddi, diğeri maddi olmayan iki unsurdan oluşan insan varlığı, bir yandan tümüyle maddeye dalmış durumda olup zaman ve mekânın yasalarına tâbidir, bir yandan da hiç maddi olmayıp, aklı vasıtasıyla zaman ve mekâna hükmedebilir.

Skolastiklere, özellikle Thomas Aquinas’ın izleyicilerince benimsenen Thomist düşünceye göre, insan ruhu faaliyeti bakımından üç kısımda ele alınabilir:

    Vejetatif kısım: Üreme ve beslenme faaliyetlerini sevk ve idare eden, en kaba kısımdır.

    Duyu organlarını düzenleyen duyumsal kısım.

    Bilgi (intellectus) ve sevgiyle ilgili yüksek işlemlere bağlı olan akli kısım.[14]

Geç Batı düşüncesinde ruh kavramı

René Descartes

Tarihsel süreç boyunca ruh kavramını açıklama konusunda çeşitli girişimlerde bulunulmuştur. Felsefi idealizmin düalist açıklaması, gnostik açıklama ve varoluşçu açıklama bunlardan yalnızca bazılarıdır. Antik çağın maddecilerine göre ruh, canın akli kısmıdır. 17. ve 18. yüzyıl maddecileri (Hobbes, Locke,La Mettrie) ise ruhu yalnızca duyumsal bilginin bir çeşidi olarak kabul etmişlerdir. Diyalektik materyalizm ruhsallığı duyumlar bütünü olarak da görmemiş ve maddeden bağımsız bir ruhu kabul etmemiştir.

Batı düşüncesinde ruh kavramı hakkındaki görüşlerde ruh ve beden düalitesinin vurgulandığı görülür. Plotinus’un görüşünde olduğu gibi, kimi görüşlerde ruh ancak sezgisel olarak kavranabilecek akıl-ötesi bir prensiptir (kaynak). Birçok dinsel görüşte de ruh, doğaüstü yani maddi doğanın ötesindeki bir öz olarak kabul edilir. Klasik Alman felsefesinde de ruhun aktif özelliği bireysel şuur etkinliği olarak kabul edilir. Ruhu ilk prensip olarak kabul eden Hegel de, ruhu zihin olarak gerçekleşen bireysel şuurla ilgili görmüş ve “mutlak bilgi”nin peşinde koşan bir varlık olarak kabul etmiştir.[38] Ruhu teori ve pratik faaliyetleri açısından da ele alan Hegel’e göre, ruh kendini bilme sürecinde maddi doğayı aşarak kendisine (zâtına) kadar yükselir.

Aşağıda, Batı düşüncesini biçimlendirmiş, 16. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasında yaşamış, tanınmış isimlerden bazılarının ruh kavramı hakkındaki görüşleri tek cümleye indirgenerek verilmiştir:

    Descartes ruhu “eşyanın zıddı olan düşünen şey” olarak tanımlar.

    Spinoza ruhtan “ilahî cevherin özellik ve tarzı” olarak söz eder.

    Leibnitz ruha “kendi içine kapalı monad (teklik) alevi” adını verir.

    Lessing ruhu “sonsuz soluk” olarak ifade eder.

    Kant ruhu “mutlak olanı idrak etmenin imkânsızlığı”yla niteler.

    Fichte ruhu “bilgi ve fiil” olarak ifade eder.

    Hegel ruhu “fikrin (idea) gelişiminin kendisi” olduğunu söyler.

    Schelling ruhu “mistik kudret” olarak tanımlar.

    Nietzsche ruhu “kudretin iradesi” olarak ifade eder.

    Freud ruhu ego ile süperego arasındaki fark olarak belirtir.

    Jaspers ruhu varoluşla tanımlar.

    Heidegger ruhu “orada olmak” olarak ifade eder.

    Bloch “geleceğin kökenindeki gerçekleşme” olarak ifade eder.

İnsanın üçlü yapısı

Eski Mısırlılar ve Çinliler insanın ruhsal varlığının, kimi Şamanist topluluklarda da görüldüğü gibi, esas olarak iki kısımlı olduğunu kabul etmişlerdir.[39] İnsanın ruhsal varlığını iki kısımlı (biri diğerine aracılık yapar) olarak ele alan kültürlerde, dolayısıyla, vücut da söz konusu olduğunda, insan varlığının üçlü bir yapıda ele alındığı görülmektedir. Örneğin bazı eski Yunan filozofları da insan varlığını böyle üçlü bir yapıda ele almışlardır: Nous (ruh, zihin),psikhe (“nefes” anlamına gelen, günümüzde psişe terimiyle de belirtilen yaşamsal unsur, psikhos ya da psikhe) ve soma (vücut).[40] Bu üçleme Latince’de spiritus, animus (ya da anima)[41] ve corpus biçimini almıştır.[42] Deneysel Spiritüalizm’de ya da Spiritizm’de ise insan varlığının üçlü yapısı ruh (Fr. esprit), perispri (Fr. perisprit) ve beden (Fr. corps) olarak kabul edilmiştir.[43] İnsan varlığının üçlü bir yapıya sahip olduğu kabul edilen geleneklerden bazıları şunlardır:

Eski Mısır geleneğinde üç âlemi simgeleyen bir tasvir. Mısır geleneğinde, Çin geleneğinde olduğu gibi, diğer geleneklerin aksine Yer eril, Gök dişildir. Üstteki ilahe Göğü, zemine uzanmış olan ilah Yer’i, ikisinin arasında bulunan ilah da aracı âlemi temsil etmektedir. Zemindeki ilahın kalkmış dizi “Dünya Dağı”nı simgeler.[44]

    Okültizm geleneğinde ruh–astral beden–fiziksel beden.[45]

    Grek geleneğinde nous-psikhe (psikhos/anemos)-soma.[14][46]

    Roma geleneğinde spiritus-animus (anima)-corpus.[44][47]

    Kuzey Afrika geleneğinde ruh-nefes-vücut.[14]

    Çin geleneğinde ch’i (qi) – shen (hun/po) – ching (jing)[48]

    Sâbiîlik geleneğinde nişimta-ruha-pagria.[49]

Çeşitli geleneklerde de insan varlığını oluşturan bu üç unsura denk gelecek şekilde üç ortam, âlem ya da “plan” biçiminde üçlü bir ayrımın yapıldığı görülmektedir. Bu üçlü sınıflandırmaya geleneklerden şu örnekler verilebilir:

    Hindu geleneğinde tribuvana: Bu (yeryüzü)-Buvas (süptil “plan”ı temsil eden atmosfer)-Svar (tezahürler-ötesi “plan”ı temsil eden Gök).[44][50]

    Şamanizm geleneğinde Yer-Yeraltı-Gök.[51]

    Kelt geleneğinde yeryüzü-ölenlerin bulunduğu yeraltı-zamanın ve mekânın dışındaki âlem Sid.

    Kuzey Amerika Kızılderililerinin geleneğinde insanlar âlemi-ölüler âlemi-yukarı âlem.

    Grek geleneğinde yeryüzü-yeraltı âlemi (Hades)-Olimpos.

Ruh ile can

Ruh ile can kavramları arasında kimi kültür, din ve felsefelerde bir ayrım yapılmamış, kimilerinde ise bir ayrım yapılmış olmasına ve bu kavramları belirten iki ayrı ya da birkaç terim olmasına rağmen, söz konusu terimler, çeşitli nedenlerle (aralarındaki farkın muğlak bir mesele olması veya farkı bilmeyenlerce aynı anlamda kullanılması vs.) sık sık aynı kavramı belirtmek üzerine birbirlerinin yerine kullanılagelmişlerdir. Can terimi kimi görüşlerde yalnızca insanlar için ve Aristo’nun görüşünde olduğu gibi, zihinsel etkinliklerle (örneğin düşünce) ilgili olarak kullanılırken, kimi görüşlerde de bir canlıyı cansızdan ayıran özelliklerle nitelendiğinden, tüm canlılar için kullanılır. İnsan varlığını üçlü bir yapıda ele alan kimi görüşlerde ise ruh ile madde (fiziksel beden) arasında “yarı maddi” üçüncü bir unsurun bulunduğu varsayılır. Ruh ise genellikle öznel (sübjektif) bir varlık olarak ele alınır, kişisellik, bireysellik gösterir.

Pavlus’un ruh (pneuma), can (psyche) ve beden (soma) şeklinde üçlü bir ayrım yaptığı görülür.[52] Pavlus’un Selanikliler’e Birinci Mektup’ta ve Korintoslular’a Birinci Mektup’ta (15/44) yazdıklarına bakılırsa, insan varlığının en ulvi, en yüksek kısmı ruhtur; fakat ruhun beden üzerindeki etkisi psyche aracılığıyla olmaktadır.

İlk konsil olan İznik konsili (M.S.325) sırasında erkeğin canı kadar ilahî bir doğası olmamakla birlikte kadının da bir canı olduğu kabul edilmiştir[53].Önceleri ruh (Fr. l’esprit) düşünceye, can (Fr. l’âme) da hislere bağlanıyordu. 11. canon’da insanın iki canı olduğundan sözediliyordu. 869 yılında İstanbul’da toplanan konsilde 11. canon’dan ruhun iptal edilmesi (çıkarılması) kararı alındı; bununla birlikte canın ruhsal bir kısmı olduğu kabul edilmişti. Ruh ile can arasındaki kavram karışıklığı da bu dönemde başlamıştır. Böylece ruh, can ve beden üçlemesi can ve beden ikilemine indirgenmiş oldu ve “ruh ile beden arasında dengeleyici ve uyum sağlayıcı can” anlayışı terk edilerek, bedenle zıtlık gösteren can ya da ruh anlayışıyla ifade edilen düalist anlayışa geçildi.[54]

İstanbul patriği Fotios’a muhalif olanlar, onu insanın iki canı olduğunu ileri sürme konusunda yalancılıkla suçladılar. Fotios görevden alındı ve daha sonra görevi tekrar kendisine iade edildi. Fotios 879-880’de İstanbul’da bir konsil düzenledi ve bu konsil toplantısında 869’da alınmış kararlar iptal edildi. Roma, önceleri bu konsili tanımış ve Papa, Fotios’la iyi ilişkilerini sürdürmüşse de, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin yol ayrımından sonra bu konsil Roma tarafından tanınan konsiller listesinde yer almamıştır.[55]

Yine de, günümüzde bazı Hristiyanlar insanın beden (eski Yunanca’da soma), can (psyche), ve ruh (pneuma) [56] şeklinde üçlü bir yapıda olduğunu kabul ederler. Bununla birlikte Kitab-ı Mukaddes üzerinde çalışmalarda bulunan modern ulemanın çoğu kitaptan yaptıkları pek çok alıntıda bu iki terimi birbirinin yerine kullanmakta ve böylece üçlü yapıyı ruh ve beden şeklinde ikili yapıya indirgemektedirler.

Dinsel görüş ve inanışlarda ruh kavramı

Dinsel görüş ve inanışlarda genellikle, insanın bedeninde onu yaşatan bir ruhun bulunduğu kabul edilir. İstisnalar olmakla birlikte, genellikle, insandaki bu ruhun bilinç taşıdığı ve insanın kişiliğiyle ilgili her şeyin bu ruhta bulunduğu kabul edilir. Ruh kişinin içindeki öz varlığını oluşturarak, düşünür, hisseder, sever, nefret eder, karar verir. Bu şekilde, ruh insanın öz kişiliği olup beden yalnızca ruha giydirilmiş bir elbise gibidir. İnsandaki bu ruhun ölümsüz olduğuna ve insan öldüğünde bedeninden ayrılarak çeşitli adlarla [57] belirtilen bir başka âleme geçtiği inanılır. Birçok dine göre bu öte âlemde insan ruhunu bir yargılanma beklemektedir. Bu yargılanma bazı dinlerde hemen ölüm sonrasında başlar, bazılarında ise ruh yargılanacağı zamana dek bekler; yargılanmadan sonra da ya ıstırap çekecek ya da huzur bulacaktır. Bu haller ya da ortamlar kimi dinlerde cennet ve cehennem kavramlarıyla dile getirilmiştir. Kimi dinlerde ise öte âlemdeki ateş bir arındırıcı işleve sahiptir, ruhun ateşle günahlarından temizlenmesi söz konusudur; varlığın cehennem ateşiyle arınma işleminden sonra cennete gidebileceğini kabul eden inanışlar da mevcuttur.[58]

Bahailik

Bahailik inanışında ruh, gerçekliği insanca kavranamaz ve sırrı akıl yoluyla çözülemez, Tanrı’nın bir işareti ve bir cennet cevheri olarak kabul edilir.[59] Bahailiğin kurucusu Bahaullah ruhun bedenin ölümünden sonra varlığını sürdürmesinin yanı sıra ölümsüz olduğunu da bildirmiştir.[60] Bahalikte, cennet, bir bakıma ruhun Tanrı’ya yakınlaşmışlık hali, cehennem ise bir bakıma Tanrı’dan uzaklaşmışlık hali olarak nitelendirilir. Ruhsal tekamül yolunda her hal, kişinin çabalarının doğal bir sonucudur.[61] Bahaullah’ın öğretisine göre, fertler, doğmadan önce mevcut değildiler; ruhların tekamülü daima Tanrı’ya doğru olur ve kişi tekamül ettikçe maddi dünyadan uzaklaşır.[61]

Budizm

Temel kavramları, Hinduizm’i andırır biçimde, karma yasası, sürekli olarak tekrar doğma (samsara) ve kurtuluş (nirvana) olan Budizmde, Hinduizmdeki gibi insanlara ruhsal tekamül açısından pek fazla bir şey kazandırmayacağı düşünülen tapınma kuralları ve teorik bilgi yerine, insanlara gerçek ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik pratik (uygulama) ve yaşama bilgisi verildiğinden, Tanrı’dan söz edilmez ve ölümden sonrasına ilişkin hiçbir ödül vaatinde bulunulmaz. Buna karşılık Hinduizmde olduğu gibi, Budizmde de insanların eşyayı hakikatte olduğu gibi değil, kendilerine göründükleri gibi algıladıkları, yani fiziksel âlemin bir aldanmadan (illüzyon) ibaret olduğu kabul edilir.[62] Budizmde temel amaç kişinin Dünya’da bir daha doğmasına gerek kalmayacağı ruhsal gelişim ve olgunluk düzeyine erişmektir. Buda’ya göre insanların ıstıraplarının ana kaynağı maddi ve nefsani isteklerdir; bu ıstıraplar doğum ile başladığına göre, ıstıraplardan kurtulmanın yolu, doğum-ölüm çemberini (çevrimini) aşarak, dünyaya tekrar doğmamaktır. Bu da ancak kişinin nefsaniyetini ortadan kaldırmasıyla ve böylece karma yasasının gereklerinden kurtulabilmesiyle mümkündür.[63]

Budizme göre evrende her şey sürekli bir değişim halindedir. Dolayısıyla evrende değişmeden sabit kalan bir nesne olmadığı gibi, değişmeden sabit kalan bir birey de yoktur. “Ben” derken, bunun daima değişen varlığa (beden ve zihnimize) ait bir duyum olduğunu unutmamamız gerekir. Bu ilke Budizmde anatta (Pāli ve Sanskrit dilinde anātman) adıyla bilinir.[64] Ölüm olayında ruh ve fiziksel beden birbirlerinden ayrılır. Fiziksel bedenden ayrılmış olsa da zihin hala maddi âleme özgü yanılsama (illüzyon,“maya”) etkisinde kalmaya devam edebilir.

Budizmin Mahayana kolundaki bazı ekollerde, özellikle bünyesinde şamanik öğeleri barındıran Tibet Budizmi’nde üç can kavramı ya da üç şuur düzeyi bulunur. Ruhsal varlığın bu üç kısmı süptillik (seyyaliyet, incelik) derecelerine bağlı olarak, “çok süptil”, “süptil” ve “kaba” sıfatlarıyla nitelendirilirler. Bunlardan süptil olanı ölüm olayında ayrılan zihin, şuur ya da kısımdır; kaba olanı ise uyunduğunda mevcut olmayan zihin ya da şuurdur. Tibet Budizmi’nde ayrıca, farklılık gösteren shes-pa (şuur prensibi) ile rig-pa (Buddha-doğa’ya denk olan saf şuur) arasında bir ayrım yapılır. Lamaizm de denilen bu dinde ezoterik eğitim veren bir üstadın ya da yüksek seviyeden bir lamanın yeniden doğan (reenkarne olan) kişiliğine tulku denir. Bu lamalar “fantom beden” ya da aura anlamında da kullanılan tulku’larından tanınırlar.[65] Buddha-doğa’nın reenkarne olmamasına karşın, kişinin skandhas denilen unsurları reenkarnasyona maruz kalırlar. Değişip gelişen, Shes-pa denilen şuur, ölüm olayından sonra yok olmaz ve her yeni doğumda (reenkarnasyonda) varlığını sürdürür.

İnsan ruhunun ölüm olayından tekrar doğmasına dek içinde bulunacağı koşulları ve geçireceği bilinç hallerini ayrıntılı bir biçimde açıklayan ve ruha ölüm sonrasında geçirebileceği haller konusunda rehberlik yapan Tibet kitabı Bardo Thödol’a göre, kişinin tahayyülünü (imajinasyonunu), niyet, düşünce ve duygularını denetleyebilme yeteneğini henüz yeryüzündeyken kazanabilmiş olması, kendisine ölüm sonrası yaşamında son derece yararlı olur ve bedenini terk eden herkesin geçireceği ilk zor aşamaları kolayca atlatmasını sağlar.[66] Öte âlemde karşılaşacağı olaylar kişinin kendi zihinsel faaliyetinin ürünleri olacağından, zihnini denetleyebilen kişi, haliyle, öldükten sonra yaşayacağı olayları da denetleyebilecektir. Fakat yeryüzünde bu yeteneği ya da beceriyi elde edebilmiş insanlar çok nadirdir.


Fakat Gautama Buddha’nın ruh kavramına ilişkin sözleri Budizm ekollerinde farklı şekillerde yorumlanmış olduğundan, kimi ekoller ruhun ölümsüzlüğünü vurgulamaktaysa da, Budizm ekollerinde ruh kavramı hakkında bir fikir birliği yoktur. Bu ekoller arasındaki temel ortak görüş, ruh göçüyle yeniden doğuşun sürmesidir. Budizmin Theravada ekolündeki ölüm sonrası ruhsal hallerle ilgili inanışlar Brahmajala Sutta’da açıklanır.

Hristiyanlık

Eski İsrail’in bilgelik geleneğinde şöyle denir: “Toprak geldiği yere dönmeden, Ruh onu veren Tanrı’ya dönmeden, seni Yaratan’ı anımsa!” (Ecclesiastes, 12/7) Bununla birlikte Yahudi kutsal metinlerinde bedenden ayrı bir bireysellik gösteren ruh kavramına rastlanmaz. Eski Ahit’in Tekvin bölümünde bu kavrama şöyle değinilir: “Ve Rab Tanrı yerin toprağından adamı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi. Ve adam yaşayan can oldu.” (Tekvin, 2/7) Yeni Ahit’in Korintoslular’a Birinci Mektup bölümünde ise şöyle denir: “Böyle de yazılmıştır: ‘İlk insan Âdem, yaşayan can oldu.’ Son Âdem dirilten ruh oldu.” Hristiyanlar ruhu felsefi terimlerden ziyade manevilik içinde anlamak eğilimindedirler. Bu anlayış bağlamında, insanlar öldüklerinde, iyi ya da kötü amelleriyle biçimlendirmiş oldukları ruhları Tanrı tarafından yargılanacak ve ebedi ahiret yaşamına (cennete) ya layık bulunacak ya da layık bulunmayacaklardır. Hristiyanlığın tüm mezheplerinde (Ortodoksluk, Katoliklik, Protestanlık, Evanjelizm) İsa’nın bu kurtuluş sürecinde belirleyici ya da kesinleştirici bir rolü olduğu öğretilir.

Hristiyanlıkta ruh için kullanılan İngilizce sözcük soul İbranice yazılmış Eski Ahit’teki nefeş ve eski Yunanca yazılmış Yeni Ahit’teki psyche sözcüklerine karşılık olarak kullanılır.[67] Hristiyanlık anlayışında soul, madde-dışıdır, elle tutulamaz, görünmez ve ölümsüzdür. Ruh Tanrı tarafından yaratılır ve döllenmeyle yeni oluşan bedene aktarılır. Hristiyanlıktaki bu anlayışın kökeni eski Yunan felsefesine dayanmaktadır.İskender’in fetihleri sonucunda Yunan kültürü ve felsefesi zamanla Yahudiliği, daha sonra da Hristiyanlığı etkilemiştir. Bu ruh anlayışı Doğu’da ilk olarak Origenes (Orijen, M.S. 185 – 254) ile ve Batı’da Augustinus (M.S. 354 – 430) ile yayılmaya başlamış ve bunların etkisiyle zamanla ruhun madde-dışı olarak ne tür bir yapısı olduğuna dair felsefi düşünceler gelişmiştir. Fakat bu görüşler aslında, Batı’da ruhun ölümsüzlüğü felsefesini ortaya koyan ilk isimlerden biri olan ve görüşleri Hristiyan felsefesine derin etkilerde bulunan Platon’a (M.Ö. 427 – 347) dayanmaktadır. Ruhun ölümsüz olduğu düşüncesi her ne kadar Platon’dan daha eskiye dayanıyorsa da, bu düşünce Batı’da Platon sayesinde popüler hale gelmiştir.

Hristiyanlıkta farklı mezhepler bulunduğundan, bu mezheplerde ruha ilişkin inançlarda bazı farklılıklar olmakla birlikte, Hristiyanlıktaki genel kabule göre, ölen kişinin bedeni terk eden ruhu ödül ya da ceza ile karşılaşacaktır. Katolik anlayışındaki Limbus kavramı Papa 16. Benedikt’in yakın zaman önceki açıklamasıyla değişmiş bulunmaktadır.[68] Tanrısal gök katına ulaşabilen bir ruh buradaki ödülü olan cennete erişecek, günahkar olan ruh ise cezaya çarptırılarak sonsuza dek cehennemde azap görecektir.

Katolik İnanışlar

Katolik Kilise’nin modern din öğretiminde ruh “insanların en iç yüzü; sayesinde insanların Tanrı’nın suretinde oldukları, insanlardaki en büyük değer; ruh insanlardaki ruhsal prensip anlamına gelir” şeklinde tanımlanır.”[69] Ölüm olayının ardından ruh araf (purgatory), cennet ya da cehennemden birine gider. Katolik inancında ruhun ateşle temizlenmesi inanışı mevcuttur. Ruh günahkar olduğundan önce ateşle acı çekerek arafta (purgatory ) temizlenecek, Tanrı’ya ya da Tanrısal gök katına bundan sonra ulaşabilecektir. Günahkar olan kimse de sonsuza dek cehennemde kalacaktır. Ölümsüz ve manevi olan ruh doğrudan doğruya Tanrı tarafından yaratılmıştır.[70] Katolik bakış açısıyla, ruh ve beden ikileminde beden kötülüğün oluştuğu, ruh ilahî olan, hayırlı olan unsurdur. Ruh madde üzerine yoksunluk içinde konmuş, ondan kurtulma isteğindeki beyaz bir yaprak gibidir.

Katolik öğretinin ruh ve beden arasıdaki ilişkiler hakkındaki temel dogmatik görüşleri şunlardır:

    Her insanın bir ruhu vardır.[71]

    Her insandaki ruh bireysel ve ölümsüzdür.[72]

    Ruh Tanrı vizyonuna tam manasıyla ancak ölüm olayından sonra sahip olabilir.(Papa XXII. Yuhannes) [73]

    Ruh Tanrı tarafından yaratılmıştır.[74]

    Ruh İlahî Cevher’e ait değildir.[75]

    Ruh fiziksel bedenin oluşumu (doğum) öncesinde mevcut değildir.[76]

    Ruhun maddi bir kökeni yoktur.[76]

    Ruh insanın yaşamsal başlangıcını oluşturur.[77]

    Ruh bedenden üstündür.[78]

    Onun ruhsallığı ortaya koyulabilir.[79]

    Katolik kilisenin ekümenik konsillerinden biri olan II. Vatikan Konsili’ne göre, “insan ruh ile maddeden oluşan bir bütündür ve iç kısmında tüm eşyayı aşar.”[80]

Hristiyan teolojisi ve çeşitli görüşler

Ölülerin bir gün dirileceği umuduna İncil’de örnek olmuş Lazar’ın dirilişinin bir tasviri

Alman Protestan Teolojisi esas olarak İdealizmden (idealar üzerine kurulu akım) esinlenir ve ruhu yalnızca öznellik (sübjektivite) olarak ele alır. Bazı Katolik akımlar da aynı sonuçlara varmıştır. İdealizm’in “baba”sı sayılan Descartes’ın “düşünüyorum, o halde varım” sözü aslında idealar âlemine ilişkin felsefi görüşü kapsar


Bazı Hristiyan topluluklar kişinin iyi ve kötü eylemlerine bağlı olarak ya da sadece Tanrı’ya ve İsa’ya imana bağlı olarak ödül veya cezanın verilecek olması hakkındaki inanışa karşı çıkarlar. Buna karşılık ruhun ölümsüz olduğunu reddeden Hristiyanlar da yok değildir; bunlar teolog Frederick Buechner’in “Karanlıktaki Islık” adlı kitabında belirttiği gibi, ruhun bir tür yaşam gücü olduğuna, ölümle sona erdiğine, fakat kıyametteki diriliş sırasında yeniden oluşacağına inanırlar.

En nüfuzlu ilk Hristiyan düşünürlerden biri olan Augustinus ruhu “kendisine aklın bahşedilmiş olduğu, bedeni sevk ve idare eden özel bir cevher” olarak tanımlar. Filozof Anthony Quinton’a göre ruh “karakter ve hafızanın sürekliliğiyle ilgili bir zihinsel haller dizisi olup kişiliğin temel öğesidir (oluşturanıdır).”

Ruhun yaratılışa ilişkin kökeni de Hristiyanlıkta yoğun tartışmalara neden olmuş ve bu konuda çeşitli görüşler ortaya atılmıştır (traducianism, pre-existence ve Katolik Kilise’nin öğrettiği creationism).

Diğer Hristiyan inanışlar

    Ortodoksluk’taki (Doğu Ortodoks Kilisesi) görüşler Katolikliktekilerle az çok benzerlik gösterir, fakat ayrıntılara inildikçe farklar belirir. Bu farklardan biri ölümden sonra ne olup biteceği konusundadır.

    Protestanlar genellikle, ruhun varlığına inanmakla birlikte arafın varlığına inanmazlar. Diğer meseleler hakkında Protestan görüşler çok çeşitlilik gösterir.

    Ruhun uykusu teorisi (soul sleep theory)[81] adıyla bilinen görüşe göre, ruh ölüm sonrasında uykuya çekilir ve “kıyamet günü”ne (İng. Last Judgment) kadar uykuda kalır.

    Kristadelfianlık Kitab-ı Mukaddes’teki Tekvin/Bap-2’de yer alan insanlığın yaratılışı izahatına uygun olarak, herkesin toprağın tozundan yaratıldığını, yaşam nefesini aldığında yaşayan ruhlar haline geldiğini kabul eder.

    Yedinci-gün adventistleri ruhun kendine özgü bir şuuru veya duyumsal varlığı olduğu görüşüne karşıt olan, ruhun yaşam nefesi ve bedenden oluşmuş bir bütün olduğu görüşünü kabul ederler.

    Mormonlar, önce ruhun yaratılmış olduğuna, fiziksel bedenin sonradan oluşturulduğuna inanırlar.

Hinduizm ve Hint Teozofisi

Kurtuluş’la sona eren reenkarnasyonu, gelişim aşamalarıyla tasvir eden bir sanat eseri

Hinduizm’e göre atman (ruh ya da nefes) zamanın başlangıcında yaratılmış ve doğum yoluyla edindiği fiziksel bedende bir tür mahpusluk geçirmektedir.[1] Fiillerinin karma yasası uyarınca belirlenen sonuçlarına göre yeni bedenlerde doğup durur.[1] Sürekli olarak tekrar doğma kimi Hindulara göre ebediyen sürer gider, kimi Hindulara göre de karmik mükemmeliyete ulaşıp “Mutlak Olan”la birleşeceği zamana kadar sürer.[1]

Vedalar’daki bakış açısıyla ruh, maddeden ayrı bir cevher olup ölümsüzdür, kendine özgü bir şuura sahiptir. Hinduizm’de, ruh kavramına en yakın anlamları içeren Sanskrit sözcükler ruh ya da “bireysel kişilik” anlamına gelen Jiva ve Atma sözcükleridir. Hinduizmde atma, jivatma, anu-atma ya da vijnanam brahman gibi çeşitli adlarla belirtilen ruh, Tanrı’yla bütünleşen bir enerji parçacığı olarak betimlenir. Bununla birlikte Hinduizmin karmaşık felsefesinde ruh Tanrı’dan ayrıdır ve ona eş değildir.[82]Atma ya da atman tasavvufta zât (Fr.soi) adı verilenin tam karşılığıdır. Atman, Brahman’ın parçası olarak kabul edilir. Hinduizm çok sayıda dine verilen genel bir ad (Sanatha-Dharma) olduğundan, doğal olarak, Hinduizmde ruhun kökeni, amacı ve mukadderi hakkındaki görüş ve inanışlar çeşitlilik gösterir. Örneğin advaita adlı kavramda ruhun “yaratılmamış ve mutlak olan Tanrı Brahman”la mevcudiyet öncesinde birliği söz konusudur. Buna karşılık dvaita denilen düalite kavramlarında bu görüş reddedilir ve her ruhun “Yüce Ruh”un bir parçası olmakla birlikte ferdiyetini hiç kaybetmediği savunulur. Hinduizm’de Bhagavad Gita’da da belirtildiği gibi, ruhun ölmediği ve ruh göçüyle bedenler değiştirdiği kabul edilir. Ruhun bu serüveninde belirleyici etken karma yasasıdır ve Hinduizm’deki tenasüh inanışında varlığın ödüllendirilmesi veya cezalandırılması fikri bulunur. Hinduizm’de ve yoga felsefesinde nirvana kişinin yeryüzünde tekrar doğma ihtiyacından kurtulacak derecede gelişmiş, olgunlaşmış olması anlamında ele alınır. Kimi Hindu inanışlarına göre önceden Brahman’la bir olan ruh, sonunda yine ona dönecektir. Kimileri Hint kültüründeki ruh göçü kavramı ile eski Yunan kültüründeki ruh göçü kavramının birbirinden bağımsız gelişmemiş olduğunu, yani ruh göçü kavramının kültürden kültüre çeşitli göçlerle aktarılmış olabileceğini düşünmektedir.

Hint Teozofisi’ne göre insanın hakiki ve yüksek varlığı farklı planlardaki (düzeylerdeki) üç unsurdan oluşur. Bunlardan biri atma ya da atmandır (tasavvuftaki zât).[83] Her şeyin ve herkesin içeriğinde atman vardır. Fakat atmanın bireysel kişiliğini edinmesi ancak manas adı verilen “nefis” (nefs) ile birleşmesi durumunda mümkün olur. Manas[83] insanın düşünme ve akıl aracıdır. Ferdiyet bu ikisinin birleşmesiyle oluşur. Fakat bu iki unsurun birleşmesinde üçüncü bir unsur aracılık yapar; bu da buddhidir.[83]Buddhi ruhani bir unsur olup atmanın hem irtibat ve aktarma aracıdır, hem de âlemdeki yansımasıdır. Sezgi ve ilhamın kaynağı buddhidir. İnsanın bu üç unsurun birleşmesiyle oluşan yüksek varlığına “yüksek trinite” adı verilir ki, bu, Hint teozoflarına göre, hem ruh, hem Tanrı durumundadır.

Fakat mükemmel olmayan bu “yüksek trinite”nin gelişmesi, yükselmesi ancak fiziksel âlemde mümkündür. Yüksek trinite, yoğun âlem olan cismani âleme (yeryüzüne) doğrudan inemediğinden, doğada bulunan dört unsurla birleşmek zorundadır. (İnsanın söz konusu 4 unsurdan oluşan alçak varlığına Batı’da quaternaire adı verilir) Dolayısıyla dünyadaki her insan 7 unsurdan oluşmuş durumdadır. Yüksek trinite, gelişmek üzere quaternaire ile birleşerek dünyaya inerken ister istemez yüksek niteliklerinden bir kısmını, geçici olarak, kaybeder; yüksek nitelik ve yetenekleri kabalaşmaya, kararmaya uğrar. Çünkü bu dört unsur dünyevi, alçak, aşağı düzeyli tezahürlerin kaynağıdır. Bu dört unsur ihtirasları, dünyevi kaba duyguları, geri fikirleri, bunlara yönelik eğilimleri, kısaca aşağı nitelikleri içerir.

Quaternaire iki kısımdan oluşur; bunlardan biri sthula-sharira [84] adlı kısım fiziksel bedendir. “Alçak trinite” adı verilen diğer kısım ise kendi içinde üç unsurdan oluşur:

    Linga-sharira[84]: Fiziksel bedenin asli modelidir. Fiziksel beden bu bedenin üzerine kuruludur.

    Prana: İnsanı canlandıran yaşamsal unsur.

    Kama: “Alçak trinite”nin en yüksek, yani ruha en yakın düzeydeki unsurudur. İhtiras ve arzuların kaynağıdır. Buna hayvansal nefis de denebilir.



Dünyasal ölüm olayında “alçak trinite” fiziksel bedenden ayrılıp kama-loka denilen bir plana (düzeye, âleme) çıkar. Bir süre sonra, yüksek trinite “alçak trinite”yi de burada bırakarak devachan adlı cennete gider ve böylece asli vatanına dönmüş olur. Görüldüğü gibi, Hint Teozofisi’nde Batı Teozofisi’ndeki gibi belirgin bir ruh ve madde ikilemi yoktur.[85]

İslam


İslam’da da Hristiyanlıkta olduğu gibi, ruhun ana rahminde bedenin oluşmasıyla birlikte var olduğu kabul edilir.[1] Bedenle birlikteliği geçici dünya yaşamı boyuncadır.[1] Kur’an’da ruh kelimesinin belirtildiği ayetler fazla değildir.[86] Ruh konusunda pek fazla bilgi verilmemiştir. Nitekim İsra suresinde de şöyle denmiştir (17/85): “Ve sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki: ‘Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir. Size pek az ilim verilmiştir.'” [87] Ruh kelimesi Nisa suresinde İsa’dan ve bazı surelerde Ruh-ül Kudüs tamlaması biçiminde Cebrail’den söz ederken de kullanılmıştır.[86] Diğer tek tanrılı dinlerde olduğu gibi İslam’da da kıyamet inanışı ve cennet ile cehennem kavramları bulunur. Ruh kavramı Sufizm ya da Tasavvuf ‘ta daha ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır.

Jainizm

23.Jain Tirthankara’sı (kurtuluşa ulaşmış olan) Parsva’nın heykeli, Rajasthan (Hindistan)

Jainizm’e (Caynizm, Caynacılık) göre, ruh (jiva), fiziksel bedenden ayrı bir mevcudiyete sahip bir gerçekliktir. Bir bitkiden, hatta bir bakteriden insana kadar her canlı varlığın bir ruhu vardır. Ruh, “ruh olmayan”dan, yani canlı olmayandan (madde, mekân, hareketlilik veya hareketsizlik ortamı vs.) ayrımı ifade eder. Bu dine mensup olanlar için kurtuluş (mokşa ya da moksa) ruhun ulaşacağı en yüksek hedeftir. Jainizm metinlerinden biri olan, M.S.1. yy.’da Acharya Kundakunda tarafından yazılmış Pancastikayasara’da ruhla ilgili şu bilgiler verilir:

    Ruhun nitelikleri ve mevcudiyet halleri hakkında: “Ruh (jiva) ve tüm diğer cevherler (dravya) gerçektir. Ruhun nitelikleri şuur (cetana), bilgi ve idraktır (upoyoga). Ruh maddi âlemde bir yarı-ilah (deva), bir insan, bir hayvan ya da bir bitki olarak tezahür edebilir.” (16.kıta)

    Ruhun sürekliliği ve halleri hakkında: “Ruh doğum ve ölüm deneyimleri yaşamakla birlikte, bu deneyimler sırasında ne gerçekten yok olur, ne de yaratılır. Doğum ve ölüm sadece ruhun farklı halidir; burada yalnızca bir halden diğerine geçişten söz konusudur.” (18.kıta)

    Ruhun doğum-ölüm çemberinden (çevriminden) çıkarak kurtuluş ya da özgürlüğe kavuşması (nirvana): “Böylece, birtakım özellik ve hallere sahip ruh, samsara serüveninde önceki özel şeklini kaybedip yeni bir şekle dönüşebilir. Bu şeklini de kaybedip tekrar orijinal haline dönüşebilir.” (21. kıta)

Acharya Kundakunda bir başka Jainist metin olan Bhavapahuda’da ise ruhla ilgili olarak şöyle yazıyor: “Ruh renksizdir, tatma duyusu ile de tadılamaz, kısaca beş duyu ile algılanamaz. Temel özelliği şuurdur. Şekil ve ebatla (en, boy, yükseklik) belirtilen hiçbir boyutla sınırlı değildir, bunlardan hiçbirine bağlı değildir, hepsini aşar.”(64.ilahi)

Sonuç olarak Jainizm’e göre, ruh bir cevherdir, yani yok edilemez ve ebediyyen daimidir (kalıcıdır). Ancak, deneyimlediği haller açısından geçiciliğe ve daimi değişime maruzdur. Māhavīra’nın Bhagvatisūtra’da kayıtlı olan çeşitli sorulara cevapları “realite” (hakikat sanılan, kani olunan gerçeklik) ile “verite” (asıl hakikat) arasındaki ilişkiyi andıran bu bilgiyi dile getirmektedir:

    Gautama: “Efendim, ruh kalıcı mıdır, geçici midir?”

    Māhavīra: “Ruh kalıcı olduğu gibi geçicidir de. Cevher olması bakımından ebedidir; doğum ve ölüm gibi hallere, yani doğadaki entropi ilkesine maruz kalması açısından geçicidir.”[88]

Ruh, fiilerine göre belirleyici olan karma yasası altında geçirdiği reenkarnasyonlar serüveninde (yolculuğunda) temel olarak 4 varlık halini yaşar:

    Mikroorganizma, bitki veya hayvan hali
    Yeryüzündeki insan hali
    Cehennemde ıstırap çeken varlık varlık hali
    Cennetteki yarı-ilah hali


Ruh, başlangıcı olmayan zamandan itibaren, karma yasasına tâbi biçimde, sürekli olarak doğum-ölüm çevriminden geçer ve özgürlüğe ya kurtuluşa erme (mokşa ya da moksa) haline ulaşmak üzere bu dört varlık halini de yaşar.

Jainizm’in ruhla ilgili inanışları şöyle özetlenebilir:

    Ruhlar, henüz kurtuluşa kavuşmamış, dünyevi (fiziksel âlemde doğmak zorunluluğundaki) ruhlar ile doğru görüş, doğru bilgi ve doğru davranış sayesinde kurtuluşa ve uluhiyete ermiş ruhlar olarak iki grupta sınıflanırlar.

    Dünyevi ruhlar bedenlerinin ve duyularının gelişim derecelerine göre sınıflanırlar (mikroplar, bitkiler, insanlar vs.).

    İdrakle nitelenen şuur ve bilgi ruhun asli nitelikleridir.

    Her ruh kurtuluşa erene dek, sayısız denecek kadar çok yaşam formlarında (canlı türlerinde) bedenlenir ve 4 varlık halini yaşar.

    Bu evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olan bir Yüce Varlık yoktur.

    Her ruh kendi mukadderatını, karma yasasının kapsamında olmak üzere, kendisi yaratır. Kimsenin efendisi yoktur, herkes kendi kendisinin efendisidir. Ruhun ıstırap çekmesi veya kurtuluşa ermesi hiçbir ilahi kudret ve ihsana bağlı değildir. Kurtuluşa kendi çabamızla kendimiz ulaşırız.

    Her ruh, uluhiyete insan bedeninde ulaşabilir. Buna ancak biriken karmik telafilerini tümüyle giderdiği takdirde ulaşabilir.

    Kurtuluş ya da özgürlük hali kalıcıdır ve bundan geriye dönüş yoktur. Bu hale erişen ruh için doğadaki biçimler ve cismani âlemin cisimleri artık söz konusu değildir. O artık cismani âlem hakkında sonsuz bilgiye, sonsuz kudrete ve sonsuz huzura kavuşmuş durumdadır.

    Uluhiyete erişen ruh, herhangi bir başka varlıkla birleşmez, ferdi olarak kalmaya devam eder.

Sihizm

Sihizm ruhu (atma) bir Tanrı (Parmatma) olan “evrensel ruh”un bir parçası olarak sayar. Sihizm’in kutsal kitabı “Sri Guru Granth Sahib”de (SGGS) çeşitli ilahiler bu inanışı dile getirir. Tanrı ruhta, ruh Tanrı’dadır.[89] Yine aynı kitapta “ruh ilahîdir, ilahî olan da ruhtur; O’na sevgiyle tapınınız”[90], “ruh efendidir, efendi olan da ruhtur” [91] ve “efendi, kitaptaki bilgiler üzerinde kontamplasyon yapmak yoluyla bulunur”[91] denir.

Taoizm


Taoist inanışları içeren iki kitaba bakılırsa, ruhlar ya da “temel varlık”lar ölüm olayından sonra saflık durumlarına bağlı olarak dünyanın cennet veya cehennem ortamına geçerler.Tao’ya ya da Tao’nun yoluna uyum göstermiş olan saflaşmış ruhlar cennete, uyum göstermeyip zıt düşmüş olanlar cehenneme geçerler. Herkesin ruhu vardır ve herkes önceki enkarnasyonuna uygun bir halde doğar. Herkes yaşamları sırasında ya gitgide saflaşır ya da kendisini kirleten hareketlerde bulunur. Taoizm’de tavsiye edilen Xiuzhen uygulaması bedeni dünyasal kirlerden temizlemeyi amaçlayan bir arınma (catharsis) sürecidir. Bu sistemin terminolojisinde insandaki unsurlardan öz (精,Jing), soluk enerjisi (氣,qi) veilahî ya da beşeri ruh (神, shen) “üç saf olan”ın hükmettiği üç mücevher ya da üç hazine olarak belirtilir. Bu arınma süreci sembolik anlamıyla aynı zamanda ölümsüzlüğün aranma süreci olarak da ifade edilir.[92] Ruhun iki türlü tezahürü bulunur; po (魄 pò), yani “yin ruh” ve hun (魂 hún), yani “yang ruh”. Kişinin çok sayıda pò ve hún’u olabilir.[93]

Ruh göçünden bahseden en erken Taoist belgeler Han Sülalesi dönemine dayanır. Bu belgelerde “Lao Zi’nin Üç Hükümdar ve Beş İmparator Dönemi”nden itibaren farklı dönemlerde farklı kişiler olarak yaşadığı anlatılır.[94] Taoizm’in kutsal kitaplarından Chuang Tzu’da (M.Ö.4.yy.) şöyle denir: “Doğum başlangıç değildir, ölüm de son değildir. Varoluş sınırsız, sonsuzdur; bir başlangıç noktası olmayan süreklilik söz konusudur. Sınırı olmayan varoluş (varlık) uzaydır. Başlangıç noktası olmayan süreklilik zamandır. Doğum da vardır, ölüm de; biri dışarı doğru olan sonuçtur, diğeri içeriye doğru olan sonuçtur. Böylece, biçimini görmeksizin, ‘İlâhî Olanın Kapısı’ndan bir içeri bir dışarı geçilir.” (Zhuang Zi, 23)

Yahudi inanışları

Kabala’ya göre sefirot (sefira’lar); ruhsallığın ve ilahîliğin tezahür kademeleri. Tezahür edişin on aşaması ya da on kademesi sefirot sözcüğü ile karşılanır ki, sözcük İbranice’de “sayılar” anlamına gelir ve aynı zamanda on ilahî niteliği ifade eder.[95]


Soyut kavramların pek bulunmadığı, bu eksikliğin figür ve sayılarla doldurulduğu Kitab-ı Mukaddes’te ruh için ruah, can için nefesh terimleri kullanılır. Buradaki kavramlar ruh ve beden hakkındaki çeşitli çevirilerle aktarılmaya çalışılmışsa da, eski Yunan felsefesindeki ruh, can ve beden kavramlarını tam olarak karşılamamaktadır. Karşılamaya yönelik çabalar karışıklıklar doğurmuştur. Eski Ahit’te canın karşılığı İbranice’deki nephesh olup Eski Ahit’in bir versiyonu olan Septuagint’teki ve Yeni Ahit’teki eski Yunanca karşılığı psişedir (psikhe). Nephesh sözcüğü “yaşayan varlık”, “nefes” gibi başka biçimlerde de tercüme edilebilir. O “ten”e bağlanmış ya da Nuh’a içilmesi yasaklanan “kan”a bağlanmış yaşamı temsil eder.

Yahudiler’in bilinen tarihe göre, ruh ile ilgili inanış ve görüşleri Eski Ahit’in (Tevrat) ilk kitabı olan Tekvin’le başlamıştır. Eski Ahit’in Tekvin bölümünde bu kavrama şöyle değinilir: “Ve Rab Tanrı (Yehova, Hashem) yerin toprağından adamı (Âdem’i) yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi. Ve adam yaşayan can oldu.” (Tekvin, 2/7)

Torah ruhun sistematik bir tanımını yapmaz; klasik haham literatüründe ruhla ilgili çeşitli, farklı tanımlamalar bulunmaktadır.

Saadia Gaon, “İnanışlar ve Fikirler” (Emunoth ve-Deoth) adlı kitabının 6/3 kısmında ruh hakkındaki klasik haham öğretiminin ne olduğunu açıklamıştır. Saadia Gaon burada ruhun kişinin fiziksel arzu, heyecan ve düşüncesini oluşturan zihin kısmını kapsadığını bildirmiştir.

Yahudi düşünürlerden İbn Meymun (İng. Maimonides) “The Guide for the Perplexed” adlı kitabında ruh hakkındaki klasik haham öğretiminin ne olduğunu Neo-aristocu bakış açısıyla açıklamış ve ruhu kişinin gelişmiş “zeka”,”akıl” ya da “zihin”i (İn. intellect) olarak görmüş, bir cevher olmadığını bildirmiştir.


Kabbala’da ruhun üç unsurlu olarak ele alındığı anlaşılmaktadır. Yahudi mistisizminin klasik bir çalışması olarak bilinen Zohar’da bu üç unsur nephesh, ruach ve neshamah olarak belirtilir ve bu üç unsur şöyle açıklanır:

    Nephesh (nefeş): Yaşayan ölümlü varlıktır. Açlık, nefret, sevgi, iğrenme, ağlama hislerini hisseder ve en önemlisi ölebilir (nefes almayı keser). Nephesh havayı teneffüs etmekten ibarettir. Havayı soluduklarından hayvanlar da bir nephesh’tir, fakat bitkiler havayı solumazlar. Bu, kişinin fiziksel ve psikolojik tabiatının kaynağıdır.[96] Ruhun diğer iki unsuru (ruach ve neshamah) doğumla var olmazlar, zamanla oluşurlar, gelişimleri kişinin eylem ve inanışlarına bağlıdır. Bunların kişide tam olarak oluşmasının ancak ruhsal aydınlanma veya ruhsal uyanışla mümkün olduğu söylenir. Kabalistlere göre nephesh aşağı kısımdır, hayvani içgüdüleri idare eder ve sefirot sisteminde Malkut’a tekabül eder.

    Ruach (ruah): Ruh ya da canın orta unsurudur. Manevi faziletleri ve iyi ile kötüyü ayırt etme kapasitesini ihtiva eder. Kimileri onu psişe ile özdeş tutar. Kabalistlere göre orta kısımdır, akıl ve mantığı idare eder, sefirot sisteminde Hesed’den Yesod’a kadar 6 Sefirota tekabül eder.

    Neshamah (neşamah) Ruhun yüksek unsurudur. Bu insanın tüm diğer canlı türlerinden ayırt edilmesini sağlayan unsurdur. İnsana ölümden sonraki yaşamdan zevk almasını ve yararlanmasını sağlar. Tanrı’nın varlığının bir parça idrak edilmesine olanak sağlar. Kabalistlere göre en yüksek kısımdır, ruhun yüksek özelliklerini idare eder, sefirot sisteminde üstteki sefirot üçlemine tekabül eder.



Zohar’a göre ölüm olayından sonra nefesh parçalanıp dağılır. Ruach, arındırılmaya maruz kalacağı bir aracı kuşağa gönderilir ve “geçici cennet”e girer. Neshamah ise kaynağa, “sevgilinin öpücüğü”nün tadını çıkaracağı, Platon’un belirttiği “idealar âlemi”ne döner.


Hep Zohar’la birlikte yayımlanan bir risale olan Raaya Meheimna insan ruhunun iki unsuru daha olduğunu öne sürer: Bunlar chayyah ve yehidah’tır. Yahudi filozof ve tarihçi Gershom Scholem chayyah ve yehidah hakkında “bunlar, sezgi yoluyla bilmenin en yüce aşamalarını ve ancak biraz seçkin olan kimselerin kalb yoluyla idrak etmesini temsil eden unsurlar olarak kabul edilir” demiştir. Chayyah ruhun ilahî yaşam gücünün idrak edilmesine imkân veren parçasıdır. Yehidah ise ruhun Tanrı’yla birleşmenin mümkün olabildiği en yüksek planıdır (düzeyi, ortamı).

Hahamların çalışmaları ve kabalistik çalışmalar, insanların bazı koşullarda geliştirebilecekleri, ruhta süreklilik göstermeyen bazı başka ruh hallerinin olduğunu da bildirmektedir. Ölümden sonrasıyla ilgili olmayıp, mükemmellikle ilgili olan bu haller Ruach HaKodesh (kehaneti mümkün kılan bir ruh hali), Neshamah Yeseira ve Neshamah Kedosha’dır.

Yahudiler’in ilk dönemlerdeki ruh ile ilgili inançlarının sonraki dönemlerinde değişikliklere uğradığı sanılmaktadır. Özellikle Büyük İskender’in M.Ö. 332’de Yahudiler’in yaşadıkları yerleri Yunan egemenliği altına almasıyla, Yunan ve Yahudi kültürleri arasında karşılıklı bir etkileşimin başladığı ve Yahudiler’in Yunan felsefinden etkilendiği sanılmaktadır.[97]

Örneğin, Platon hayranı olup gnostiklere ilham kaynağı olmuş İskenderiye’li Yahudi filozof Philon (d.M.Ö. 25, ö. M.S. 50) Yahudilik inançlarını Yunan felsefeleriyle açıklama yoluna gitmiştir.[98] Philon’un bu etkisi daha sonra Yahudilik temelinden hareket eden Hristiyanlığı da etkilemiş ve Yahudiliğe ait sözlü aktarımlar ve Yunan felsefelerinden oluşan karma bir inanç oluşmuştur. Philon’a göre, ruh doğum öncesinde de vardır ve ölen kişinin ruhu doğum öncesi durumuna döner. Ruh, ruhların dünyasına ait olduğundan, bedendeki yaşam yalnızca kısa ve çoğu zaman mutsuz bir ara oyundur.

Philon’un dışında başka Yahudi düşünürler de ruhun ölümsüzlüğü düşüncesine sahiptiler. Bunlar arasında, 10. yüzyılda yaşamış Isaac Israeli ve 18. yüzyılda yaşamış bir Alman-Yahudi düşünür olan Moses Mendelssohn sayılabilir.[99] Yahudilik inancına ilişkin sözlü anlatımların yazılı kaynağı olan Talmud’da, ölülerin yaşayanlarla görüşmesinden söz edilir.[100]Kabbala’da ise reenkarnasyon fikri de bulunmaktadır.[101]

Yehova’nın Şahitleri

Yehova (İng. Jehova) adı İbranice’de Tanrı’nın özel adıdır İbrani alfabesindeki yad-he-vav-he (YHVH)harflerinden, yani dört harften oluştuğu için, Grekçe’de, “dört harften oluşan sözcük” anlamındaki Tetragrammaton ifadesiyle belirtilmiştir. Yehova Şahitleri de Tanrı için bu adı (Yehova) kullanırlar.

19. yy.’da doğmuş bir Hristiyan dinî akımı olan[102]Yehova’nın Şahitleri’ne göre ruh insanın bedenini yaşatan bir güçtür. Bir tür enerjiden başka bir şey değildir.[103] Tıpkı bir elektrik enerjisinde olduğu gibi kişiliği ve bilinci yoktur. İnsandaki ruhun bir mumdaki alev gibi olduğuna [104] inanırlar. İnsandan ruhun çıkmasını, sönen bir mumun alevini kaybetmesine benzetirler. Yehova’nın Şahitleri’ne göre, Ruh ne kişinin içindeki bilincidir, ne de insan öldüğünde onun bir parçasını oluşturur. Yani, insan öldüğünde ruhu yaşamaya devam etmez.[105] Yehova’nın Şahitleri’ne göre, Kitab-ı Mukaddes’te ruhun ölümsüzlüğü öğretisi bulunmaz. Ruhun ölümsüzlüğü ile ilgili inançların Babilliler’in dinsel inançlarından kaynaklandığını düşünürler. Bundan başka, ölülerin ruhlarının yaşayan kişilerle görüştüğü ve onlara fayda ya da zarar verdiği gibi inançların, ölülerin görüntüsünü ve sesini taklit ederek, onların yaşadığı izlenimini uyandıran cinlerden kaynaklandığını[106] savunurlar. Yehova’nın Şahitleri’ne göre ölüler tamamen bilinçsizdirler ve ölen bir kişi dünyaya gelmeden önceki var olmama durumuna döner.[107]

Yehova’nın Şahitleri Tanrı’nın Âdem’i yaratırken onun burnuna yaşam soluğu üflediğini ve Âdem’in yaşayan bir can olduğu öğretisini kabul ederler. Onlara göre Âdem’in bir canı olmamıştır, fakat Âdem’in kendisi bir can olmuştur; Kitab-ı Mukaddes hayvanların da birer can taşıdığını değil, can olduklarını söyler. Kitab-ı Mukaddes’te can için geçen İbranice sözcük nefeş ve eski Yunanca sözcük “psyche”dir. Yehova’nın Şahitleri’ne göre bu sözcüklerin anlamı nefes alandır. Başka sözlerle ifade etmek gerekirse, “soluk alan, yaşayan, canlı, can” demektir. Eski Ahit’te Âdem’in yaratılmasına ilişkin olarak şöyle denir: “Rab Tanrı Âdem’i topraktan yarattı ve burnuna “yaşam soluğu”nu (Ruah) üfledi. Böylece Âdem “yaşayan varlık”(Nefeş) oldu. (Yaratılış, 2/7)

Kitab-ı Mukaddes’te, İbranice ruah sözcüğünün eski Yunanca’daki karşılığı pneumadır. “Yaşam soluğu” olarak çevirisi yapılan ruah, Yehova’nın Şahitleri’ne göre normal soluktan daha farklı bir şeydir. Yehova’nın Şahitleri’ne ait olmayan çevirilerde, ruah ve pneuma genellikle “ruh” olarak çevrilmiştir. İbranice ruah ve eski Yunanca pneuma ile benzerlik gösteren diğer sözcükler, neşamah (İbranice) ve pnoe’dir (eski Yunanca). Bu sözcüklerin çeviri karşılıkları “soluk” olarak verilmiştir.

Yehova’nın Şahitleri’nin bu kavramları anlayışı şöyledir:

    Ruah = Pneuma’: “Yaşam Soluğu”. Bu yalnızca bir soluk ya da hava değildir. İçinde kişiye yaşam gücü veren şeydir. Bu, bir mumun alevi gibidir. Biri öldüğünde bu ruah, ölen kişinin bedeninden çıkar ve Tanrı’ya döner. Fakat bu dönüş fiziksel bir anlatımı kastetmez, ruahı veren Tanrı olduğundan O’na döndüğü söylenir. Ölen bir kişinin ruhunun ayrılması bir mumun alevinin sönmesi gibidir.

    Nefeş = Psyche: Can anlamına gelip, kişinin yaşayan bir varlık olduğunu ifade eder. Dolayısıyla bu sözcük canlı birisini tanımlar ve onun canlı olduğunu, yaşadığını anlatır. Kitab-ı Mukaddes’te bu sözcük hayvanlar için de kullanılır. Kitab-ı Mukaddes kişinin bir cana sahip olduğunu değil, kişinin bir can olduğunu söyler.

Yehova’nın Şahitleri için ölüm, “düşüncenin, eylemin olmadığı bir hiçlik” anlamını taşır. Onlara göre, Eski Ahit’teki Vaiz, 9/10’da ve Mezmurlar, 146/4’te söylenilenler[108] bunu gösterir. Eski Ahit’te geçen “ölüler diyarı” terimi “çukur, mezar, insanlığın toplu mezarı” anlamındaki sözcükten yapılmış “serbest bir çeviridir”; gerçek anlamda ölüler diyarı yoktur:

Yehova’nın Şahitleri’ne göre, Âdem topraktan yaratıldı ve Âdem’e ceza olarak söylenen sözlerde de onun yeniden toprağa döneceği söylenir. Yehova’nın Şahitleri’ne göre, Âdem’e hiçbir şekilde bir parçasının yaşayacağından ya da Âdem’den herhangi bir şeyin ruh âlemine döneceğinden söz edilmedi, zaten Âdem’in geldiği yer, ruh âlemi değil, topraktı. Ayrıca insanın ve hayvanın ölümü arasında hiçbir fark da yoktur. Ölüler, tamamen toprağa dönerler ve herhangi bir bilinçleri yoktur.[109]


Yehova’nın Şahitleri’ne göre Kitab-ı Mukaddes’teki ölülerin yaşadığını ve konuştuğunu gösteren “Zengin adam ve Lazar” gibi anlatımlar benzetmelerin yapıldığı birer mecazdırlar. Bu tür ifadeler ölülerin yaşadığını anlatmazlar. Bu türden anlatıma bir örnek, Tekvin, 3/14’te bulunur. Buradaki sözler aslında yılana değil, yılanla özdeşleştirilen Şeytan’a karşı söylenir. Şeytan’ın, kendisini Tanrı gibi yüceltmek isterken, içine düştüğü alçaltıcı durum, yılanın yerde sürünürken yaşadığı duruma benzetilir. Ayakları olmayan yılan yerde sürünerek ilerlerken, dili toprağı yalıyor ve toprağın tozunu yiyor gibidir. Şeytan, aldatma aracı olarak kendisine bir yılanı seçmiş ve Tanrı aynı yoldan ona anlam yüklü bir yanıt vermiştir. Şeytan’ın, kibirli bir tutumla en yükseğe çıkmak isterken, tam tersine, bir yılanın durumunda olduğu gibi, kendisini yere en yakın ve en aşağı durumda bulacağı anlatılır.[110]

Yeşaya (İşaya)/Bap14’te bulunan başka bir anlatımda geçen sözler, birçok kişi tarafından ölülerin ruhlarının konuştukları ve dolayısıyla ölümden sonra bir yaşam olduğu şeklinde yorumlanırsa da, bunlar birer mecazdır; çünkü burada sözü edilen ve doğal olarak konuşamayan ağaçlar da konuşuyor gibi gösterilir. Ayrıca bu anlatımın “alaycı” niteliği zaten baştan söylenmiştir. Buradaki örnekte mecazi bir anlatımla, Şeytan’ın kibirli düşünceleri alaya alınarak, kendisini yüceltmek isterken içine düşeceği alçaltıcı durum şiirsel ifadelerle anlatılmaktadır. Bu yapılırken, aynı kibri sergileyen Babil Kralı’nın kimliği Şeytan için bir benzetme olarak kullanılmıştır.[111]

Yehova’nın Şahitleri ölülerin ruhunun yaşamadığına; ancak ölen kişilerin yeniden diriltileceğine inanırlar. Kitab-ı Mukaddes’te bununla ilgili örnekler vardır ve Yehova’nın Şahitleri’nin yorumuna göre, “eğer ruh ölümde varlığı süren bir şey olsaydı, ölmüş kişilerin dirilmesine de gerek kalmazdı.” Bir örnek de İsa’nın ölümüyle ilgilidir: İsa öldükten hemen sonra değil, üçüncü günde ruh bir varlık olarak diriltilmiş ve bu üç gün boyunca da ölü olarak yerin bağrında, mezarda kalmıştır. Yehova’nın Şahitleri’ne göre, Kitab-ı Mukaddes İsa’nın bedeninin mezarda kaldığını, fakat ruhunun üç gün boyunca yaşadığını söyleyen bir ayrım yapmaz.[112]

Yehova’nın Şahitleri’ne göre ölülerin dirilmesi belirli bir zaman sonra gerçekleşecektir. Ayrıca ölüler herhangi bir ruh âleminde değil, mezarda bulunuyorlar.[113]

Yehova’nın Şahitleri ruhun ölümsüzlüğü inancını Kitab-ı Mukaddes’e uymayan ruhçuluk kaynaklı[114] bir öğreti olarak görerek reddederler. Bu öğretinin, insanlara sahte bir ümit vermek amacıyla Havva’ya söylenen “katiyen ölmezsiniz”[115] sözlerindeki yalanın bir devamı olduğuna inanırlar.[116]

Diğer inanış ve görüşlerde ruh kavramı

Şamanizm

Altay şamanı

Kimi Asya Şamanizmi toplumlarında, bazı Kuzey Amerika ve Güney Amerika Kızılderililerinde ve kimi Afrika kabilelerinde ölüm olayı ile bedenini terk edenlerin yaşadığı öte-âleme “gölgeler diyarı” adı verilir. Şamanizm’e göre insanın bir ya da birkaç canı (ruhsal unsurları) vardır.[117] Kuzey Asya halkları, insanın birden fazla, üç ya da yedi “can”ı olduğuna inanır. Örneğin Yakut Türkleri, Çukçiler, Yukagirler ve Buryatlar insanın üç “can”ı olduğuna inanır. Bunlardan biri ölüm olayında mezarda kalır, biri “gölgeler diyarı”na iner, üçüncüsü “Göğe” çıkar.[14][118] İnsanın “gölge can”ı öte-âlemin eşiğini bekleyen eşik bekçisine rastlar; sonra kayıkla öte yakaya geçer. Gölgeler diyarında ölü, yeryüzünde sürdüğü yaşamı sürer. Ölüler, bir süre sonra, yeryüzünde tekrar doğabilirler.[14][118] Bu üç cana ya da üç ruhsal unsura verilen adlar toplumdan topluma değişmektedir. Bazı Şamanist Türk topluluklarında bu üçlü “tin”, “sür” ve “kut”[119] olarak, Moğol Şamanizmi’nde ise “suns” (sünesün), “ami” (amin), “suld”(sülde)[120] olarak bilinir.

Şamanist anlayışta üç âlem söz konusudur: Yer, yeraltı, Gök.[118] Fakat bunlar sembolik ifadelerdir. Yeraltı terimi Asya’nın kimi Şamanist geleneklerinde öte-âlem anlamında kullanılır, kimi Şamanist geleneklerde ise ölüm olayının akabinde yaşanılan kargaşa ve vicdani hesaplaşma dönemini ifade etmek üzere kullanılır. Dolayısıyla, bazı geleneklerde yeraltı denildiğinde, genellikle öte-âlemin aşağı (titreşim düzeyi kaba) ve yoğun ortamları söz konusudur.[44] Yeraltı deyiminin bu anlamda kullanıldığı Şamanist geleneklerde öte-âlemin huzurlu ortamları ise “gölgeler diyarı” gibi başka ifadelerle belirtilmektedir.[118] Şamanizm’e göre her üç âlem (Yer, yeraltı denilen âlem ve Gök denilen âlem) de ruhlarla meskundur.[117]

Asya Şamanizmi’ne, özellikle Yakut,Altay ve Uygur Türkleri’nin geleneklerine göre, insanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü “yeraltı” (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Kutsal Gök’ten oluşan üç ortam, merkezlerinden geçen, direk ya da kazık denilen bir eksenle birbirine bağlanırlar. Bu eksen “Göğün göbeği” ile “Yer’in göbeği” arasında yer alır. Bu kavram Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin geleneklerinde şöyle açıklanır: İnsanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü “yeraltı” (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Gök’ten oluşan üç âlem ya da ortam, merkezlerinden geçen bir eksenle birbirine bağlıdır. “Yer’in göbeği” ile “Göğün göbeği” arasındaki bu eksenin geçtiği, bu ortamların ortasındaki delikler ya da açıklıklar bir tür geçittir. Şamanlar, “uçuş” (trans deneyimi) sırasında bir ortamdan diğerine geçerken bu irtibat geçitlerinden yararlanırlar. Aynı şekilde, ölenler de öte-âleme bu yolla göçerler. Öte-âleme giden şamanlar oraya “Yer’in deliği” geçidinden geçerek gider, yine bu delikten ya da kapıdan dönerler.

Şaman “gölgeler diyarı”na giderken öncelikle “Yer’in göbeği”ndeki bu delikten “Yer’in Ekseni”ne ulaşmak, sonra da “Yeraltı”nın cehennemî kısmından geçmek zorundadır. Ölen kimseler de bu yolculuğu yaparlar ki, bu yolculukta ölünün geçemediği takdirde azap çekmesinin söz konusu olduğu bir “köprü”yle karşılaşılır.[118] Kuzey ve Orta Asya Şamanizm’inde yeraltı âlemi 7 veya 9 katlıdır. Ölüm olayı ile beden terk edildikten sonra kimileri yeraltı katlarındaki ortamlara, kimileri ise “Gök katları”ndaki ortamlara giderler.[118] Şaman, medyum gibi, ruhlarla doğrudan irtibat kurabilen biri olarak kabul edilir.[117] Şaman da, trans deneyimi sırasında, yapacağı uygulamanın amacı ve türüne göre, ya yeraltı âlemine iner ya da Göğe çıkar. Örneğin, bir hastayı iyileştirmek için Göğe çıkması, fakat bir ölünün ruhuna eşlik etmek, hastanın ruhunu geri getirmek (ölmemesini sağlamak) veya yeryüzünü terk etmek istemeyen ölüleri ‘gölgeler diyarı’na götürmek için Yeraltı’na iner. Fakat herhangi bir nedenle Göğe çıkacak bir şamanın önce Yeraltı denilen âleme inmesi gerekir. Yani hiç kimse “Yeraltı”na (öte-âlem) inmeden Göğe çıkamaz.[118]Moğollar’da ve bazı Türk halklarında Göksel âlemin Tanrısı Ülgen’dir; Orta Sibirya Buryatları’nda bu ad Tengri olur.[117] Buryatlar’da 55’i ak renkle, 44’ü kara renkle nitelenen toplam 99 ilah bulunur. Altay Türkleri’nde yeraltı âleminin efendisi Erlik Han’dır.[117]

Kişinin ölüm olayı ile bedenini terk etmesinden sonra içine düşeceği teşevvüş Asya Şamanizminin kimi geleneklerinde günahkarların ölüm sonrasında ifritlerle karşılaşma veya “köprü”den geçme dönemi olarak belirtilir. Şamanların görevlerinden biri de ölen kimseye bu ifritlerden kurtulmada yardım etmektir.[118] Şamanist geleneğe göre insanlar günahkar olduklarından ilahî yasalar gereği öldükten sonra bu ifritlerle karşılaşmak zorunda kalırlar; fakat Tanrı insana acıdığından şamanların insanlara bu konuda yardım etmesi için yeryüzünde şamanlık kurumunu kurmuştur. Asya Şamanizmi’nde ölümden sonraki yolculukta ölünün geçemediği takdirde azap çekmesinin söz konusu olduğu bir köprüyle karşılaşılır. Şaman bu köprüyü kolayca geçebildiği gibi, ölenlere de bu köprüyü geçmelerinde yardım edebilir. Orta Sibirya Şamanizmi’ne göre, şaman, birkaç ‘ırmağı’ ve bir “köprü”yü geçtikten sonra “gölgeler diyarı”nın uzandığı “Büyük Su”ya gelir. Altay Türkleri geleneğinde şamanın gölgeler diyarını ziyaret edişinde bir dağa çıkış olgusu da bulunur. Bu diyarda ölüler aynen dünyadaki yaşamlarını sürmektedirler. Onlar orada yeryüzünde tekrar doğmaya hazırlanırlar.[118]

Ruh göçü kavramına Amerika’nın günümüzde Şamanist topluluklar kapsamında ele alınan birçok Kızılderili kabilesinde de rastlanır. Inuit’lerde ruh göçü kutsal kabul edilen bir kavramdır. Kuzey Amerika kızılderililerinin birçok kabilesine göre, ölüm olayından sonra ruh ve gölge bedenden ayrılır. Ruh, “kurt”un hükmettiği âleme gider; yeryüzündekilerin ilişki kurabilecekleri onun “gölge”sidir. Ruh, “gölge”yle birleşince yeni bir varlık oluşturur ve yeryüzünde tekrar doğar. Güney Amerika kızılderililerinin çoğunun dillerinde, ruh, gölge ve imaj kavramları aynı sözcükle karşılanır.

Tasavvufta ruh kavramı

Sufizm’de ya da Tasavvuf’ta ruh ile ilgili görüş ve inanışlar çeşitlilik göstermektedir. Mutasavvıfların ruhla ilgili görüş ve inanışları arasında ortak noktalar olduğu kadar, farklı noktalar da mevcuttur.[121] Tasavvuf sözlüklerinde ruh “insanın soyut latifesidir, insandaki bilen ve idrak eden latife olup emr âleminden inmiştir, künhünü idrak etmek mümkün değildir” biçiminde tanımlanır.[122] Kimi mutasavvıflara göre, ruh manevi bir cevherdir. Öldükten sonra yaşamaya devam eder. Fikir ve akıl, yani anlama ve düşünme maddeye bağlı değildir, ruhun özellikleridir. Cismani olmayan ruhlar âlemine âlem-i ervah adı verilir. İnsan ruhu dünyaya gelmeden önce bu ruhlar âlemindeydi, yaşadıktan sonra da o asli vatanına dönecektir. Ruhtan hadislerde de görüldüğü gibi çoğu zaman “nefs” diye söz edilir.

Tasavvuf ehline göre ruh, hisseden, canlı, nurani, şekilsiz, renksiz, ağırlığı olmayan, her şeyi kavrayan, beden ile münasebeti olan metafizik bir varlıktır. Ruh, bedenin ne içinde ne de dışındadır; ama bedeni idare eder ve bedenden etkilenir. Tasavvufçulara göre ruhun üç temel fonksiyonu duyum, düşünce ve sezgidir (kalp). Esas olarak Neo-Platonculuğa dayanan İşrâkîlik (aydınlanma ekolü) akımının kurucusu Şahabettin Sühreverdi’ye göre, beden karanlığı, ruh ise ışığı temsil eder ve manevi faziletlerle kuvvetlenir; “manalar âlemi” kelimelerle ifade edilemez ve mantık oyunlarıyla tanıtılamaz. İnsanlar ona kendi kendine erişebilir.[123]

Sufizm ya da Tasavvuf’ta ruhla ilgili bazı kavramlar hakkındaki görüş ve inanışlar şöyle özetlenebilir:

    En nur: Arapça’da ışık anlamına gelen nur, İlahî Kelâm’ı temsil eder ve ruh (er ruh) ile özdeş tutulur.[124] Kainat’ın meydana gelmesindeki aracın ruh olduğu belirtilir. Nur, Tasavvuf’ta bilinen ışık (fizikteki, insan gözünün duyarlı olduğu, yani görebildiği elektromanyetik radyasyon) anlamında kullanılmaz. Kaynağından çıkan bu ışık, fizikokimyasal bir ışık değildir, tüm ışıkları aşan, en ince vibrasyonların ötesindeki, madde kâinatına ait olmayan bir ışıktır. Kısaca, bu, mistik literatürde “ilahî nefes” ya da “ilahî alev” olarak da ifade edilen, varlığın özü olan ruhtur.

    Gayb âlemi: Duyu organları ve akıl ile bilinemeyen varlıklar ve bunların bulunduğu âlem. Gayb âlemini ifade etmek üzere, melekut terimi de kullanılır.

Açılmış gül çiçeği Sufizm’de en çok kullanılan çiçek sembolüdür. Sufizm’de ruhsal aydınlanmanın ve ‘kalp gözü’nün açılmasının bir sembolüdür. Kimileri gülün kat kat olan taç yaprakları ile ruhun manevi organı ve sezgi kapısı olan kalbin kat kat olması arasında bağlantı kurar. Merkezî, dairesel bir yapılanma gösteren gül, her şeyden önce, merkeze ulaşılmış olmayı, aydınlanmış, uyanmış insanın şuurunu, kısaca, spiritüel aydınlanmayı ve bu duruma erişen varlığı simgeler.[8]

    Seyri süluk ya da seyr-ü süluk: İnisiyasyon ya da nefs terbiyesi. İnsan-ı kamil olma hedefine ulaşmak için bir mürşidin rehberliğinde (yol göstericiliğinde) çıkılan manevi ve ruhi yolculuk. Çeşitli riyazet, zikir ve tefekkür yöntemlerinin kullanıldığı bu nefs terbiyesi yolu genellikle, Ferîdüddîn-i Attâr’ın “Mantık’ut Tayr” adlı eserinde belirttiği gibi 7 aşama içerir.[125]

    İnsan-ı kamil: Dünya insanının ruhsal gelişim sonucunda erişebileceği en olgun mertebedir.

    Fenafillah: Allah’ta fani (yok) olma; kulun beşeri vasıflardan ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilahî vasıflarla donanması.[126]

    Vahdet-i vücud: Allah’tan başka bir varlık olmadığının idrak ve şuuruna varma [127]

    Devre-i ferşiyye ve devre-i arşiyye: Teozofi’deki yükseliş yayı ile iniş yayı kavramlarının Sufizm’deki adlarıdır.

    Kalp: Sufizm’e göre kalp (manevi kalp) her şeyden önce, bir tür manevi iletişim aracıdır. İnsanoğlu buradan gözlenmekte ve öğrenilmektedir. Buna karşılık insan da gayb âleminden gelen, keşf ve ilham tarzında beliren tesirleri bu manevi organı aracılığıyla alabilmekte, algılayabilmektedir. Yani insanın bu manevi organı bir bakıma, hem aşağıdan (insandan) “Yukarı”ya çıkan tesirlerin, hem de “Yukarı”dan “aşağı”ya inen tesirlerin geçtiği aracı bir kanal ya da yansıdığı yerdir. Sufizm’de müridin kalp gözü açılınca müritlik aşamasını bitirmiş, olgunlaşmış, pişmiş demektir. Ala-al Dawlah’ın bildirdiğine göre, sufizmde kalp, vecd halindeki kimi velilerin görebildiği, yedi ayrı renk halinde tezahür eden, kat kat ya da iç içe, yedi katlı vibrasyon sahalarından oluşmaktadır (kalbin yedi iç zarfı).[128][129]

    Sidretül Münteha, Arş ve Kürsi: “Büyük berzah” da denilen Sidretül Münteha, tüm saliklerin seyirlerinin, amellerinin ve ilimlerinin sona erdiği noktadır.[130] Sidre’den sonraki âleme geçebilme, yeryüzündeki varlıklar için mümkün değildir. O âlemde mahlukatın bir vücudu yoktur, mahluk o âlemde adeta erimiş gibidir.[131] Mutasavvıflara göre yedinci gök katının üstünde kürsi, onun da üstünde arş (taht) bulunur. Arş, “biçimler âlemi”nin, tezahür âleminin çıktığı “biçimlerin olmadığı âlem”deki köken, kaynak olarak ifade edilir. Prensip ile tezahür arasındaki ya da tezahür ortamı arasındaki bir bağ gibi açıklanır. Kürsi ise tezahür sürecindeki, prensipten çıkıştaki veya hiyerarşik inişteki ilk basamağı oluşturur. Kürsi, düaliteye, biçimsel tezahüre, belirlenmeye doğru giden farklılaşma sürecini ifade eder. Bu sürecin sonu düalitedir, düalite ortamıdır, tezahürdür, farklılıklar ortamıdır, biçimler ortamıdır, yeryüzüdür.

    Levh-i Mahfuz: Tasavvuf sözlüklerinde “külli olan hususların ayrıntılı hale getirildiği ve nedenlerine bağlandığı mukadderat levhası” [132] olarak tanımlanır. Ebu Hanife ve Ebu Mansur Maturidi’ye göre insanlığın mukadderatı Levh-i Mahfuz’da somut olaylar halinde değil, genel hatlarıyla belirlidir. Kur’anda Rad Suresi’nde şöyledir: Allah (o yazıdan) dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır. Ana kitap (olan Levh-i Mahfûz) ise O’nun katındadır. (Rad, 39) İmam-ı Rabbani, Mektubat-ı Rabbani adlı eserinde bunu şöyle izah etmiştir:


“Kaza, Levh-i Mahfuzda iki kısımdır: Kaza-i mu’allak, Kaza-i mübrem. Birincisi, (yani değişebilir olan) şarta bağlı olarak, yaratılacak şeyler demektir ki bunların yaratılma şekli değişebilir veya hiç yaratılmaz. İkincisi, (yani mübrem, mutlak olan) şartsız, muhakkak yaratılacak demek olup, hiçbir şekilde değişmez, muhakkak yaratılır.[133


    Subha: Tanrısal ışığın vurmasıyla varlık haline gelerek meydana çıkan karanlık maddeye denir.[134]

    Hudus: Tasavvuf’ta varlığın meydana çıkmasını belirten terimdir; terim, yaratılışın bir defada mı olduğu, yoksa sonsuzca sürmekte mi olduğu tartışmasıyla önem kazanmıştır.[135]

Bazı ünlü isimlerden ruhla ilgili vecizeler:

    “Kara bir karınca, kara kilimin üstünde bir taneyi almış gitmekte mesela. Tanenin gittiği görülür de karınca görülmez. Akıl der ki, gözünü iyi aç da bak! Hiç tane, onu götüren olmasa gider mi ?” (Mevlana Celaleddin Rumi)[136]

    “Her kim görür yüzünü, unutur kendi özünü. (…) Ölmekten ne korkarsın, korkma ebedi varsın. Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.”(Yunus Emre)[137]

    “Be harfi nurla özdeş olan ruhu temsil eder. Ortaya çıkan ruh İlâhî Buyruğun aracı olmuştur. İlâhî Buyruk eşyayı bu araçla meydana getirmiştir.” (René Guénon)[138]

    “Kürsi, emir âlemidir; misallerin sureti de arşta zahir olur.” (Muhyiddin İbn Arabi)[139]

Okültizm

İnsan varlığını üçlü bir yapıda ele alan Okültizm’de ruh ve fiziksel beden arasında astral beden denilen, esîrî maddelerden oluşan bir aracı beden bulunduğu kabul edilir.[45] Astral beden kavramı Teozofi’de de bulunmakla birlikte, insan varlığının Okültizm’deki gibi üçlü bir yapıda ele alınmadığı Teozofi’de astral beden insan varlığını oluşturan 7 unsurdan yalnızca biri olarak kabul edilir. Papus gibi bazı okültistler ruh göçü kavramını kabul ettiklerini kitaplarında belirtmişlerdir. Kimi okültist ve teozoflara göre cehennem, kişinin, astral ya da süptil âlemde, otomatik olarak (farkında olmadan) ürettiği kendi negatif “düşünce formları”nın etkisinde yaşamasıdır. Bu düşünce formları çeşitli geleneklerde günahkarların ölüm sonrasında karşılaşacağı ifritler olarak belirtilir.

Simya’da, maddenin Tanrı tarafından yaratılan ilk haline, her şeyin kaynağı, maddenin dört halinin ve tüm minerallerin türediği ilk cevhere “ilk madde” (materia prima) denir. Kimi simyacılar ilk madde ile beşinci unsuru (quinta essentia) aynı şey kabul etmişlerdir. (Beşinci unsur Aristo tarafından dört unsurun ötesindeki süptil maddeyi, yani esîri ifade etmek üzere ortaya atılan bir kavramdır.)

Okültizm’in ezoterik temelleri ve ruhun tekamülüyle ilgili görüşleri özellikle “iç (ezoterik) simya”da bulunmaktadır. Örneğin iç simyada “ilk madde”yi elde etmek, dış simyadaki gibi tüm madenlerin türediği madde cevherini elde etmek değil, ruhsal varlığının ilk halini, yani maddi tezahür dünyasına doğmadan önceki saflığını, saf şuur halini elde etmekti. Ars Magna denilen “büyük sanat”taki amaç da, “dış simya”daki gibi maddeleri birbirine dönüştürmeye çalışmak, ölümsüzlüğü elde etmek ve genç kalmak değil, spiritüel aydınlanma denilen “şuur dönüşümü”nü sağlamaktı. Aynı şekilde, iç simyada “felsefe taşı”nı elde etme “dış simya”daki gibi “ilk madde”yi elde etme anlamına değil, bu şuur dönüşümünün sağlanmasıyla, maddenin hükmettiği insan olmaktan çıkıp, maddeye hükmeden insan haline gelinmiş olması anlamına geliyordu. Simya’da inisiyatik sırlara (misterler) vakıf olma “küçük eser” ve “büyük eser” diye adlandırılmıştır ki, bu aşamalardan “küçük eser” zambak veya beyaz taşa bağlı beyaz gülle, “büyük eser” ise kırmızı taşa bağlı kırmızı gülle simgelenirdi.[140]

Teozofi ve Antropozofi

Kaynağını önemli ölçüde Doğu geleneklerinden almış olmasına karşın, Helena Petrovna Blavatsky tarafından kurulan Batı Teozofisi Hint Teozofisi’ne kıyasla ruh konusunda daha sade ve daha anlaşılır bir sistem önerir. Batı Teozoflarının reenkarnasyon, varlığını iradi hareketleri sonucunda beliren yaşam planı (karmik plan), ruhların evrendeki başka gelişim ortamlarında da bedenlenmesi gibi konulardaki görüşleri Deneysel Spiritüalistlerin görüşleriyle az çok ortak ilkelerden hareket ediyorsa da, ruhla ilgili bazı konularda, özellikle ruh ile beden arasında irtibat aracı ve Tanrı [141] konusunda birbirlerinden farklı görüşlere sahiptirler.

Teozofik görüş, Blavatsky’den sonra, ruh hakkında esas olarak iki farklı çizgide ilerlemiş bulunmaktadır:

    Annie Besant’ın savunduğu görüş: Teozoflar içinde çoğunluğun savunduğu bu görüşe göre, insan varlığı ruhtan fiziksel bedene kadar, tabakalaşma gösterecek şekilde, yedi farklı düzeyde ya da yedi farklı âlemde bulunan yedi unsurdan oluşur.[142] Ölüm olayından sonra bu yedi plan (düzey, ortam, âlem) içinde yükselirken, ruh, her tabakada o tabakaya ait bedenini bir giysi gibi bırakarak, yükselir.

    C.W. Leadbeater’in savunduğu görüş: Leadbeater ise, ruh ve maddeden başka bir cevherin daha mevcut olduğunu ileri sürmüştür. Elemantal cevher adını verdiği bu varlık, ruhun her plandaki bedenlerini canlandırır ve içgüdüyle hareket eder. Kimi teozofların Leadbeater’dan daha farklı açıkladıkları bu varlıklara elemantallar[143] da denilir.

Rudolf Steiner tarafından kurulan Antropozofi, birçok görüşte Deneysel Spiritüalizm’e ve Teozofi’ye yakınlık gösterir. En önemli fark, Antropozoflar’ın insan varlığını fiziksel beden, esîrî (etherik beden) beden, astral beden ve ego’dan (zât) oluşur şekilde ele almalarıdır. Gül-haçlılar örgütünün seçkin isimlerinden Robert Fludd (1574–1637) gibi, Antropozofi’nin kurucusu Rudolf Steiner de ruhu üç kısımlı bir yapıda ele almıştır: Ruhun hislerle ilgili kısmı, akıl ve kalp ile ilgili kısmı ve vicdan ya da şuur kısmı.

Apocalypse kıyamet

Kıyamet ( Antik Yunanca ἀποκάλυψις ( apokálupsis )  ‘ vahiy , ifşa’dan), doğaüstü bir varlığın kozmik gizemleri veya geleceği bir insan aracıya ifşa ettiği edebi bir türdür . [1] Arabuluculuk araçları arasında rüyalar, vizyonlar ve göksel yolculuklar yer alır, [2] ve bunlar tipik olarak İbranice İncil’den alınan sembolik görüntüler , [3] kozmolojik ve (kötümser) tarihsel araştırmalar, zamanın dönemlere bölünmesi, ezoterik numeroloji içerir. ve vecd ve ilham iddiaları. [4] Neredeyse tamamı takma adlar (sahte isimler) altında yazılmıştır ve yazar olarak önceki yüzyıllardan saygı gören bir kahraman olduğunu iddia eder, [5] Daniel Kitabı’nda olduğu gibi MÖ 2. yüzyılda yazılmış ancak efsanevi Daniel’in adını taşır. [6]

Vahiy Kitabındaki ana metafor: Mahşerin Kadını veya Kutsal Taç takan Güneşle giyinen Kadın (Rev. 12.1) – Macar ressam Szoldatits Ferenc’in resmi. Vahiy Kitabında “kadın” Kilise için bir metafordur.

Osogovo Manastırı , Kuzey Makedonya’daki Hıristiyan Ortodoks geleneksel fresk sahnelerinde tasvir edilen kıyamet

Eskatoloji , Yunanca eschatos’tan son olarak, içinde bulunduğumuz çağın sonuyla ilgili beklentilerle ilgilidir [7] ve kıyamet eskatolojisi, Tanrı’nın kötüleri cezalandıracağı ve inançlıları ödüllendireceği dünyanın sonuna apokaliptik dünya görüşünün uygulanmasıdır. . [8] Bir kıyamet genellikle çok fazla eskatolojik malzeme içerecektir, ancak buna gerek yoktur: örneğin , Matta’nın müjdesindeki İsa’nın vaftizi , göklerin ilahi bir aracının varlığına açık olduğu için kıyamet olarak kabul edilebilir (güvercin ruhunu temsil eden güvercin). Tanrı) ve bir ses doğaüstü bilgileri iletir, ancak eskatolojik bir unsur yoktur. [9]

Akademisyenler, MÖ 2. yüzyılın ortalarından MS 2. yüzyıla kadar [10] türün örneklerini belirlediler ve örnekler, Yahudi ve Hıristiyanların yanı sıra Fars ve Greko-Romen edebiyatında da bulunabilir. [11] Yahudi İncil’inde ( Eski Ahit ) tek açık örnek , Daniel Kitabının 7-12. bölümleridir , ancak kanonik olmayan Yahudi eserlerinden birçok örnek vardır; [12] Vahiy Kitabı , Yeni Ahit’teki tek kıyamettir , ancak türü yansıtan pasajlar, İncillerde ve neredeyse tüm gerçek Pauline mektuplarında bulunur . [13]


Tanım ve tarihçeDüzenlemek

Apocalypse , halk arasında felaketle eşanlamlı olarak kullanılmaya başlandı, ancak türetildiği Yunanca apokalypsis kelimesi vahiy anlamına gelir. [13] John J. Collins tarafından “bir vahyin insan alıcıya uhrevi bir varlık tarafından aracılık edildiği, hem zamansal hem de aşkın bir gerçekliği ifşa ettiği, anlatı çerçevesine sahip bir vahiy edebiyatı türü” olarak tanımlanmıştır. başka bir doğaüstü dünyayı içerdiği sürece eskatolojik kurtuluşu ve mekansal kurtuluşu tasavvur eder.” [14]Collins daha sonra tanımını, kıyametin “doğaüstü dünyanın ve geleceğin ışığında mevcut, dünyevi koşulları yorumlamak ve ilahi otorite aracılığıyla izleyicinin hem anlayışını hem de davranışını etkilemek için” olduğunu ekleyerek geliştirdi. [14]

Yahudi ve Hıristiyan kıyameti türü MÖ 250-250 yılları arasında gelişti, ancak öncülleri Yahudi peygamberlik ve bilgelik geleneklerinde ( örn . bir semboloji mirası bırakan Antik Yakın Doğu mitolojileri (örneğin, Daniel 7 ve Vahiy 13:1’de kaosun sembolü olarak deniz). [15] Zerdüşt ikiliği de bir rol oynamış olabilir. [10] Yükselişinin nedenleri belirsizdir, ancak Daniel’in son vizyonunda yansıtılan M.Ö. 4 Esra ve 2 Baruh . [16]

Yahudi kıyametleri, Daniel Kitabı’nın 7-12 bölümlerini (önceki bölümler kıyamet türüne girmez) ve Enoch Kitabı , 2 Enoch , 4 Ezra , 2 Baruch , 3 Baruch , Apocalypse gibi kanonik olmayan eserleri içerir. İbrahim’in vasiyeti , Levi 2-5’in Ahit’i, Tsefanya’nın Kıyameti ve Yubileler Kitabı’nın bazı bölümleri ile İbrahim’in Ahit’i ; bunların hepsi İkinci Tapınak eserleridir. Hıristiyan kıyametleri, Yuhanna’nın Vahiyi’ni, Markos 13:5-37’nin “küçük kıyametini” ve İncil’deki eşdeğer pasajları içerir.Matta 24:4-36 ve Luka 21:8-36’da İsa’nın sözde Kudüs’ün yıkımını ve ıssızlığın iğrençliğinin gelişini öngördüğü ve Pauline mektuplarındaki, sözde Pauline 2 Selanikliler’deki ve diğer harflerdeki çeşitli pasajlar. Jude, James ve 1 ve 2 Peter olarak. [13]

Kıyamet vahiyleri tipik olarak rüyalar ve vizyonlar (antik dünya bunlar arasında ayrım yapmıyordu), melekler ve göksel yolculuklar gibi araçlar aracılığıyla aracılık edilir. [2] Bunlar iki eksen kümesini birbirine bağlamaya hizmet eder, yukarıda Tanrı ve göksel alemin ve aşağıda insan dünyasının bulunduğu uzamsal eksen ve şimdinin ve geleceğin zamansal ekseni. [2] Böylece vahiy, Tanrı’nın görünen dünyayı yönettiğini ve içinde bulunduğumuz günlerin ilahi adaletin gerçekleşeceği ve Tanrı’nın yönetiminin görünür hale geleceği bir sona doğru ilerlediğini göstermektedir. [2] Kökleri İbranice İncil’deki metinlerde bulunan ve sembolik anlam bakımından zengin mitsel imgeler, türün önemli bir özelliğidir. [3]Diğer özellikler arasında aşkıncılık, mitoloji, karamsar kozmolojik ve tarihsel araştırmalar, dualizm (iki çağın doktrini ve zamanın dönemlere bölünmesi dahil), numeroloji (örneğin, Vahiy’deki ” canavarın sayısı “), vecd ve ilham iddiaları yer alır. ve ezoterizm. [4]

John Apocalypse of John dışında , apokaliptik eserlerin yazarları kitaplarını takma adlar (sahte isimler) altında yayınladılar: [5] Daniel Kitabı, örneğin, MÖ 2. yüzyılda yazılmıştır, ancak efsanevi Daniel’in adını onun için almıştır. onun kahramanı. [6] Takma ad, yeni eserlerin kabul edilmesini sağlamak, gerçek yazarları misillemelerden korumak için veya yazarlar, ünlü geçmiş şahsiyetten gerçek olduğuna inandıkları şeyleri deneyimledikleri veya onunla özdeşleşip yazdıklarını iddia ettikleri için kullanılmış olabilir. Onun adına. [17]


Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia

Author: RasitTunca

Bir cevap yazın