Dolaşım Sistemi Anatomisi

Dolaşım Sistemi Anatomisi

Dolaşım sistemi veya kardiyovasküler sistem maddelerin vücuttaki dolaşımını sağlayan organ sistemidir.
Dolaşım sisteminin olmaması

Dolaşım sistemine sahip olmayan canlılara örnek olarak yassı solucan (Platyhelminthes filumu) verilebilir. Bu canlının vücut boşluğunda herhangi bir kaplayıcı tabaka veya sıvı bulunmamaktadır. Sindirim sistemine açılan bir ağza sahiptirler.
Açık dolaşım sistemi
Çekirgede açık dolaşım sistemi.

Bu tip dolaşım sistemi yumuşakçalar ve eklembacaklılar gibi omurgasızların büyük bir kısmında görülür. Bu canlılarda hemosöl olarak adlandırılan vücut boşluklarında dolaşım sıvısı organları doğrudan sarar (yıkar) ve kan (dolaşım sıvısı) ile interstisyel sıvı (doku sıvısı) arasında ayrışma yoktur. Bu birleşik sıvıya hemolenf denir. Hayvan hareket ederken oluşan kas hareketleri hemolenf hareketini sağlar fakat sıvı akışını bir bölümden diğerine yönlendirilmesi kısıtlıdır. Kalp gevşediğinde kan açık gözenekler (por) aracılığıyla kalbe döner.

Hemolenf vücudun içini (hemosöl) tamamen kapsar ve tüm hücreleri sarar. Hemolenf su, inorganik tuzlar ve organik bileşiklerden oluşur. Birincil oksijen taşıyıcı molekül ise hemosiyanindir. Kılcal kan damarları bulunmaz.[kaynak belirtilmeli]

Ayrıca, hemosit olarak adlandırılan hücreler vardır ki bunlar hemolenfte bağımsız bir şekilde gezer ve antropod bağışıklık sisteminde rol alırlar. Kanın damarlardan geçerek vücut boşluğuna aktıktan sonra toplanarak kalbe dönmesidir. Açık dolaşım derisi dikenlilerde (denizkestanesi, denizyıldızı vb.), eklem bacaklılarda (örümcek, arı, sinek vb.) ve yumuşakçalarda (deniz anası, istiridye, midye vb.) görülür.
Kapalı dolaşım sistemi

Kapalı dolaşım sisteminin ana yapıları kalp, kan ve kan damarlarıdır.

Tüm omurgalıların ve halkalı solucanlar (Annelida filumu) ile kafadanbacaklıların (Cephalopoda sınıfı) dolaşım sistemleri kapalıdır; yani kan, kan damarlarından oluşan sistemden çıkmaz – bu damarlar sisteminin içinde dolaşır. Kan damarları arter (atardamar), kapiler (kılcaldamar) ve venlerden (toplardamar) oluşur. Arterler oksijenlenmiş kanı dokulara taşırken, venler oksijenlenmemiş kanı geri kalbe taşır. Kan arterlerden venlere kılcal damarlar yoluyla geçer ki kılcal damarlar en ince ve en çok sayıdaki kan damarlarıdır. Kan damarları genişleyerek (vazodilasyon) veya daralarak (vazokonstriksiyon) kanın gerekli bölgelere yönlendirilmesini sağlayabilir. Örneğin, yoğun egzersiz sırasında kan bağırsaklardan, o anda yoğun bir şekilde besin ve oksijene ihtiyaç duyan iskelet kaslarına yönlendirilebilir.

Memelilerin dolaşım sistemlerinde kan bir tam dolaşımda kalpten iki kez geçer. Pulmoner dolaşım yani küçük dolaşım, kanı kalp ile akciğer arasında taşır; sistemik dolaşım yani büyük dolaşım da kanı kalp ile vücudun diğer bölümleri arasında taşır.

Balıkların dolaşım sistemlerinde ise kan bir tam dolaşımda kalpten bir kez geçer. Kan kalpten solungaçlara pompalanır ve sonra doğrudan vücudun kalanına akar. Kan solungaçları terk ettikten sonra basıncı büyük oranda düşer; bu nedenle, memelerin dolaşım sistemine oranla, hayatî organlara kan akışı hem daha yavaş hem de daha az basınçlıdır. Bu tip bir dolaşım sistemi memelilere uygun değildir, zira bu kadar düşük basınçta böbrekler etkili biçimde çalışamaz.[1]Kısacası kanın kalp ve damarlar sistemiyle çalışmasıdır. Kapalı dolaşım ilk kez toprak solucanında görülmüştür. Omurgalıların tamamında kapalı dolaşım vardır. Balıklarda kalp 2 odacıklıdır ve vücutlarında kirli kan dolaşır. Kurbağalarda kalp 3 odacıklıdır ve vücutlarında kirli kan dolaşır. Sürüngenlerde kalp 3 odacıklıdır ve kalp karıncığında yarım perde vardır. Timsahlarda perde tamdır, kirli ve temiz kan panizza adı verilen bir kanalda karışır.
Omurgasız canlılarda dolaşım sistemi

Daha ilkel canlılardaki dolaşımın tipik örneği, süngerlerdeki ve sölenterelerdeki dolaşımdır. Bu canlıların içinde yaşadıkları su, beden çeperindeki deliklerden orta boşluğa doğru çekilir. Suyun akışı kirpikçiklerin düzenli hareketleriyle sürdürülür ve suyun “boşaltım deliği” (osculum) adı verilen delikten yukarı doğru dolaşımı sağlanır. Bu tür dolaşım, beden hücrelerinin içinde yüzdükleri sıvının oksijen ve besin maddelerinin tükenmeyeceği bir biçimde yeniden dolmasını sağlar.

Daha yüksek derecede gelişmiş canlılarda, sözgelimi yosun hayvanlarında, iplikkurtlarında ve tekerlekli-kurtlarda, sıvılar ilkel orta boşluk (psödosölom) içinde, genellikle beden hareketleriyle hareket ettirilir. Bazı ilkel yumuşakçalarda, orta boşluk, gerçek kalbin bir ön taslağı sayılabilecek kalp zarı boşluğu olarak işlev görür. Bu boşluk kanallar aracılığıyla üreme bezlerine ve böbreklere bağlıdır.

Eklem bacaklıların çoğunda, tulumlularda ve birçok yumuşakçada, hemolenfi (ilkel kan), edimsel damarların ve özelleşmiş bir dolaşım organı olan hemosölün içine pompalayan, gelişmiş bir kalp vardır. Bu canlılarda hemolenf, doku boşluklarına geçip, sonra genişlemiş boşlukların (sinüsler) içinden kalbe döner. Bu tür gelişmenin son aşaması, derisidikenliler, sülükler, solucanlar, çokkıllılar ve yumuşakçalarda görülen kapalı dolaşım sistemidir. Kapalı dolaşım sistemlerinde, taşınma ortamı, omurgasızlardakİ hemolenf gibi, tam bir kapalı devre oluşturan özelleşmiş damarlarla sınırlıdır.

Omurgasızların kalpleri, sağımsal hareketlerle iş gören basit damarlardan, kasılıcı kasları bulunan, kendi boşlukları içinde basınç yaratan gerçek kalplere kadar değişir. Omurgasızların bile, dolaşım sistemleri üstünde önemli ölçüde bir denetimleri vardır; bu sistemlerdeki basınç ve sıvı akışı ölçümleri, harekete, çevre ısısına, vb. etkilere oldukça büyük bir uyum olduğunu ortaya koymaktadır.
Omurgalılarda dolaşım sistemi

Omurgalılar kapalı bir dolaşım sistemleri bulunmasıyla ayırt edilirler; bu sistemlerin en gelişmiş olanı, insanın temsil ettiği yüksek derecede gelişmiş primatlardadır. Omurgalılardaki kapalı sistemler, öbekten öbeğe önemli ölçüde değişir; bazıları, tek bir sistem halinde birleşmiş solunum organlarıyla ve genel beden dokularıyla bir düzenlenmiştir. Daha ileri omurgalılarda, kan kalpten çift geçiş yapar; birinci geçişte kanı solunum organlarına (solungaçlara ya da akciğerlere), ikincisinde de bedenin öbür dokularına taşır. Omurgalıların çoğunluğunda, klorokruorinler (demirli porfirinle bileşmiş bir pigment), hemoeritrinler (demirli ama porfirinle bileşmiş olmayan pigment) ya da hemosiyanin (bakırlı bir solunum pigmenti) içeren dolaşım sıvıları bulunur. Bütün bu pigmentler, dolaşımdaki sıvının oksijen taşıma yeteneğini artırır. Çok ender istisnalar bir yana, omurgalılarda kan, son derece etkili bir oksijen taşıma aracısı olan ve bir proteine (globin) bağlı bir demir-porfirinden (hem) oluşan hemoglobin içerir. Bazı omurgasızlarda da hemoglobin bulunmakla birlikte, bu hemoglobin genellikle dolaşım ya da sölom sıvısında çözünmüş durumdadır. Yüksek derecede gelişmiş omurgasızlarda (derisi-dikenliler ve daha yüksek omurgasızlar) hemoglobin, özel kan hücreleri içinde bulunur. Omurgalılarınsa tümünde, bu tür hücreler içinde hemoglobin vardır. Balıklarda solungaç bulunduğu halde dolaşım bu genel yapıya uyar. Yuvarlakağızlılarda ve kelebeklerde kalp, kanı solungaçlara iter; sonra, sırt aortu aracılığıyla bedenin geri kalan bölümlerine dağıtır. Bu ilkel hayvanlarda bile başlıca kan damarları üstünde nispeten ilerlemiş bir denetim vardır ve kalp verimi, egzersizin getirdiği gereksinmelere göre ayarlanır.Bazı ilkel omurgalılarda (keskisolungaçlılar ve yuvarlakağızlılar) kalbin içinde, yeniden dolmasına yardım eden bir negatif basınç oluşur. Kemikli balıklarda bu tür bir doluş desteği bulunmaz. Bazı yuvarlakağızlılarda, sıvıyı yarı açık boşluklara (sinüsler) hareket ettirmeye yardımcı ikincil kalpler bulunur.

İkiyaşayışlılarda ve sürüngenlerde, kalp üç odacıklıdır ama akış düzeni, kalbin iki ayrı pompa gibi etkili işlev görmesine olanak sağlar.
İnsanda dolaşım sistemi

İnsan kalbi, yaşamı boyunca çalışır ancak ölünce durur. Kalp atışının 2 ya da 4 dakikadan uzun süre durması, kalıcı beyin yıkımına yol açar. Kalbin kendi kasına kan sağlaması da sürekli çalışmasına bağlıdır; birkaç dakikadan uzun süre kan kesilirse, kalp kası çok fazla zarar görüp, bir daha çalışmayacak biçimde durur. İnsanda dolaşım sistemi, iki büyük dolaşım, akciğer dolaşımı (küçük dolaşım) ve büyük (sistemik) dolaşım, biçiminde örgütlenmiştir. Her dolaşımın kendi pompası vardır. Her iki pompa, tek bir organ halinde bütünleşmiştir. Beden dokularından dönen kan, superior vena kava ve inferior vena kava ile kalbin sağ yanının üstodacığı olan sağ kulakçığa (sağ atrium) dökülür. Bu odacığın kasları kasılınca, kanı kalbin sağ yanının büyük pompa odacığı olan sağ karıncığa (sağ ventrikül) geçmeye zorlar ki bu da kasılınca, kanı akciğer atardamarına gönderir, kan buradan akciğerdeki damarlara taşınır. Bu akciğer damarları içinde kan, havadan çok ince zarlarla ayrılmış bir durumdadır. Burada basit yayınma aracılığıyla oksijen kana girer, karbondioksitse kandan geçer ve ayrılır. Ardından bu temizlenmiş ve tazelenmiş kan, sol kulakçığa (sol atrium) geçer. Sol kulakçıktan kan, sol karıncığa (sol ventrikül) geçer. Sol karıncığın kas çeperi çok güçlüdür ve kasıldığı zaman kanı oldukça büyük bir basınçla, aort adı verilen büyük atardamar aracılığıyla, büyük dolaşıma iter. Sol karıncığın kasılma güçleri tarafından aort içinde oluşturulan basınç, kanı bedenin bütün dokularına, gereksinimlerini karşılayacak miktarda götürmeye yetecek büyüklüktedir.

Aortun, kanı bedenin değişik bölümlerine taşıyan birçok kolu vardır. Bu kolların da tümü daha küçük kollara ayrılır; bu daha küçük kollar da, sonunda milyonlarca küçük kan damarı ortaya çıkacak biçiminde kollara ayrılmayı sürdürür. Dolaşımın en küçük atardamarlarına atardamarcık adı verilir.
Dolaşım sistemi içindeki kan akışı

Genel olarak kanın akışı,sıvıların akış yasalarını izler. Temel yasa,aşağıdaki denklemle gösterilir:

    akış=basınç/direnç.

Kalp-damar fizyolojisinde, akış değeri olarak genellikle kalp verimi alınır; basınç, ortalama atardamar basıncıdır; dirençse, küçük kan damarının içindeki özellikle de atardamarcıklar içindeki akış dirençtir. Daha ayrıntılı bir biçimde, ağdalı sıvıların esnek olmayan borular içinden akışına uygulanan denklem, Poiseuille denklemi diye adlandırılır. Bu denklemle kan akışı, kabaca tanımlanabilir. Bununla birlikte, söz konusu denklem, akışkanın Newton tanımına uyan gerçek bir akışkan olduğunu kabul eder; oysa kan böyle bir akışkan değildir; denklem aynı zamanda boruların katı olduğunu varsayar; oysa kan damarlarının çeperleri katı değildir; ayrıca denklem akışkanın pürüzlülüğünün değişmez olduğunu kabul eder; oysa kanın pürüzlülüğü değişmez değildir. Gene de, kan akışının denetimi konusunda yaklaşık da olsa bilgi edinmek bakımından, Poiseuille denklemi yararlıdır. Kanın büyük ve orta büyüklükteki akışı, nabızla yansır. Nabız kılcaldamarların atardamar uçlarında söner ve zor fark edilecek bir duruma gelir. Fizyologlar, kan damarları içindeki akışı ve basınç vurusunun iletimini tanımlayan ayrıntılı kuramlar geliştirmişlerdir ve dirençli öğelerin, özellikle de atardamarcıkların etkisi çok iyi anlaşılmıştır.
Kan dolaşımının denetimi

Basınç-akış ilişkisi, kan dolaşımı denetiminin temelini oluşturur. Dolaşımın bütün denetimi, kalp kası ya da atardamarcık düz kası tarafından sağlanır. Kalp verimi, öncelikle kalp hızıyla, atardamar basıncı kalp verimiyle ve çevresel dirençle, yerel doku ağları içinden kanın akışıyla, atardamar kasılması ya da gevşemesiyle denetlenir.

Kalp kası ve dolaşım sisteminin düz kasları, beynin soğaniliğinde bulunan kalp damar merkezlerinden çıkan sinirler tarafından denetlenir.
Tarihçe

M.Ö. 4. yüzyılda, kalbin kapakçıkları Hippokrat okuluna bağlı bir hekim tarafından keşfedilmiştir. Fakat, kapakçıkların görevi o dönemlerde anlaşılamamıştır. Ölümden sonra, kan venlerde (toplardamar) toplandığından, arterler (atardamar) boş görünür. Bu nedenle antik anatomistler bu damarların hava ile dolu olduğunu düşünmüş ve bu damarların hava dağıtma görevine sahip olduğu kanısına varmışlardı.

Herofilus venler ile arterleri ayırsa da, nabzın doğrudan arterlerin bir özelliği olduğu düşünmüştür. Erasistratus yaşam sırasında kesildiklerinde arterlerin kanadığını gözlemlemiştir. Buradan da arterlerden kaçan (çıkan) havanın yerini kanın, venler ile arterler arasındaki küçük damarlar aracılığıyla, doldurduğunu düşünmüştür. Böylece kan akışını ters olarak düşünse de, ilk kez kılcal damar fikrini ortaya atmıştır.

M.S. 2. yüzyılda Yunan hekim Galen kan damarlarının kan taşıdığını bilmekteydi ve venöz (koyu kırmızı) ve arteriyel (açık kırmızı ve daha duru) kanı tanımlamış, görevlerinin farklı ve ayrı olduğunu belirtmişti. Büyüme ve enerji, karaciğerde kilüsten oluştuğuna inandığı venöz kanın özellikleriyken, arteriyel kan kalpten gelmekteydi ve hava içerdiği için canlılık vermekteydi. Kan oluştuğu (yaratıldığı/üretildiği) yerlerden vücudun tüm bölümlerine akar ve buralarda tüketilirdi. Kalbe veya karaciğere giden kanın geri dönüşü yoktu. Kalp kanı pompalamadığı gibi, kalbin hareketi diyastol sırasında kanı emmekteydi ve kan arterlerin (kendi) nabızları sayesinde hareket etmekteydi. Ayrıca, Galen arteriyel kanın, venöz kanın sol karıncıktan sağa ‘gözenekler’ yardımıyla geçmesi ve havanın da akciğerlerden pulmoner arter yoluyla kalbin sol tarafına geçmesi sonucu oluştuğunu düşünmekteydi. Arteriyel kan oluştuğu sırada ‘isli’ (duman rengi) buharların oluştuğunu ve bunların yine pulmoner arter yardımıyla, dışarı verilmesi için, akciğerlere geçtiğini de düşünmüştür.

İbn Nefis, 1242’de, insan vücudundaki kan dolaşımını doğru biçimde tanımlayan ilk kişidir. Anatomik bilgisi doğrultusunda el-Nefis pulmoner dolaşım konusunda şöyle bir çıkarımda bulunmuştur:

    “… kanın kalbin sağ odasından sol odasına varması gerekmektedir, fakat bu ikisi arasında doğrudan bir geçiş (yolu) bulunmamaktadır. Kalbin kalın septumu delikli olmadığı gibi, bazılarının düşündüğü gibi görünür gözenekler veya Galen’in düşündüğü gibi görünmeyen gözenekler içermez. Kan kalbin sağ odasından vena arteriosa (pulmoner arter) aracılığıyla akciğerlere akar, maddelerine dağılır, hava ile karışır ve arteria venosadan (pulmoner ven) geçerek, kalbin sol odasına ulaşır…”

Bunun dışında kalbin ihtiyaç duyduğu oksijen ve besinleri koroner arterler yoluyla aldığı yönünde bir önerme de ortaya atmıştır.

1552’de ise Michael Servetus aynı tanımı yaptı ve Realdo Colombo da bunu kanıtladı. Yine de tüm bu sonuçlar genel olarak yaygın biçimde kabul edilmemişti.

Sonunda, Hieronymus Fabricius’un öğrencilerinden biri olan William Haryvey bazı deneylerden sonra 1628’de insan dolaşım sistemini keşfettiğini duyurdu ve bu konuda etkili bir kitap (Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus) yayımladı. Bu çalışma zamanla tıp dünyasına doğru anlayışı kabul ettirdi. Harvey arterler ile venleri bağlayan kılcal damar sistemini tanımlayamamıştı; bunlar daha sonra Marcello Malpighi tarafından tanımlanmıştır.

Kalp


Kalp ya da yürek, pek çok hayvanda bulunan kaslı bir organdır. Bu organ dolaşım sisteminin kan damarları yoluyla kan pompalar. Pompalanan kan besin ve oksijeni vücudun gerekli yerlerine taşırken, karbondioksit gibi metabolik atıkları da akciğerlere taşır. İnsanlarda kalp yaklaşık olarak kapalı bir yumruk boyutundadır ve akciğerler arasında, göğüsün orta bölmesinin içindedir. Temel görevi kanı vücuda pompalamak olan kalp, metabolizma eylemleri sonucunda oluşan artık ürünlerin vücuttan uzaklaştırılması, vücut ısısının düzenlenmesi, asit-baz dengesinin korunması, hormonlar ve enzimlerin vücudun gerekli bölgelerine taşınması gibi görevleri yapar. Kalp, dolaşım sistemi içerisinde motor görevi yapar. Kalp insanda dakikada 60-80 atım arasında değişen bir hızla dakikada 5-35 litre arası, günlük ise 9000 litre kanı vücuda pompalar. Günde yaklaşık 100 bin, yılda 40 milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kere, hiç durmadan yaklaşık 8 bin ton kanı vücuda pompalar. Yetişkin bir kadında ortalama ağırlığı 200-280 gram, yetişkin bir erkekte ise 250-390 gram ağırlığındadır. Her kişinin, kalbinin yaklaşık kendi yumruğu büyüklüğünde olduğu sanılır.
Kalp diyagramı:
1. Sağ atrium (Atrium dextra), 2. Sol atrium (Atrium sinistrum), 3. Superior vena kava (Vena cava superior), 4. Aort, 5. Pulmoner arter, 6. Pulmoner ven, 7. Mitral kapak, 8. Aort kapağı, 9. Sol ventrikül, 10. Sağ ventrikül, 11. Inferior vena kava (Vena cava inferior), 12. Triküspit kapak, 13. Pulmoner kapak
Beyaz oklar = normal dolaşım
Bir insanın iç kalp görüntüsü
Kalp atışının bilgisayarla oluşturulmuş 3 boyutlu kesit modeli
Kalp atışının üç boyutlu ultrasonografide görünümü
Sistolik evre (Kalbin kasılması)
Diastolik evre (Kalbin gevşemesi).

Kalp, göğüs boşluğunda, 2 akciğer arasında, sternumun arkasında, diyafram kası üzerinde ve 4. 5. ve 6. Costaeların arka yüzünde, üçte ikisi orta çizginin solunda, üçte biri ise sağında yer almaktadır.

    Elimizi göğsümüzün sol tarafına koyduğumuzda, kalbimizden gelen sesin nedeni kulakçık ile karıncık arasındaki kapakçıkların açılıp kapanmasıdır.
    Başlıca 4 kalp sesi vardır; bunların ilk ikisi hissedilir veya steteskop vasıtasıyla duyulabilirken, 3. ve 4. sesler ancak EKG (ECG) cihazında duyulabilir. 1. kalp sesi atriyo-ventriküler kapakların sesi iken, 2. kalp sesi aorta ve arteria pulmonalis’teki kapakların çıkardığı sestir. 1. ve 2. kalp sesi arasındaki süre ventrüküler sistoldür (kalbin kasılması). 2. kalp sesi ile 1. kalp sesi arasındaki süre ise ventriküler diastol (kalbin gevşemesi) evresidir.[1]

Kökenbilim

Kalp sözcüğünün Türkçedeki karşılığı Yürek’tir, Arapça ḳlb kökünden gelen kalb قلب sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük, Akadca aynı anlama gelen kablu sözcüğü ile eş kökenlidir. Hastane bölümlerinden birisi olan ve kalp düzeneğinin tedavileriyle ilgilenen Kardiyoloji sözcüğü ise; Eski Yunanca kardía καρδία sözcüğünden alıntıdır.
Yapı
Odacıklar
Yukarıdan sağ ve sol ventrikülleri gösteren kalp incelemesi

Kalbin dört odası vardır, iki üst atriyum, alıcı odacıklar ve iki alt ventrikül, boşaltma odası. Atriyum, atriyoventriküler septum içinde bulunan atriyoventriküler kapaklar vasıtasıyla ventriküllere açılır. Bu ayrım kalbin yüzeyinde koroner sulkus olarak da görülebilir.[2]

Sağ üst atriyumda sağ atrial apendiks veya kulak kepçesi adı verilen kulak şeklinde bir yapı vardır ve sol üst atriyumda sol atrial apendiks adı verilen başka bir yapı vardır.[3]

Sağ atriyum ve sağ ventrikül birlikte bazen sağ kalp olarak adlandırılır. Benzer şekilde, sol atriyum ve sol ventriküle birlikte bazen sol kalp denir.[4] Ventriküller, kalbin yüzeyinde anterior longitudinal sulkus ve posterior interventriküler sulkus] olarak görülen interventriküler septum ile birbirinden ayrılır.[2]

Kalbin içerisinde 4 adet odacık bulunmaktadır:

    Sağ kulakçık (atrium dexter)Kalp kası
    Sol kulakçık(atrium sinister)
    Sağ karıncık (ventriculus dexter)
    Sol karıncık (ventriculus sinister)

Kalbin sağ ve sol kısımları septum aracılığıyla birbirinden tamamen ayrılmaktadır. Kalp, içi boş dört bölmeden oluşmaktadır. Sağ kalp, sağ kulakçık ve sağ karıncıkdan oluşmakta olup burada oksijen bakımından fakir olan venöz kan bulunmaktadır. Sol kalp ise sol kulakçık ve sol karıncıkdan oluşmuş olup içerisinde oksijen bakımından zengin olan arterial kanı bulundurur. Ayrıca sol karıncığın pompalama görevinden dolayı duvar yapısı diğer boşluklara göre oldukça gelişmiştir.
Kapaklar
Atriyum ve ana damarlar çıkarıldığında, dört kapağın tamamı açıkça görülebilir.[5]
Kapakçıkları, arterleri ve damarları gösteren kalp. Beyaz oklar kan akışının normal yönünü gösterir.
Korda tendinea yoluyla sağda triküspit kapakçığına ve soldaki mitral kapağına bağlı papiller kası gösteren ön kısım.[5]

Kalbin odacıklarını birbirinden ayıran dört kapağı vardır. Her atriyum ve ventrikül arasında bir kapak ve her bir ventrikülün çıkışında bir kapak bulunur.[5]

Kulakçıklar ile karıncıklar arasındaki kapakçıklara atriyoventriküler kapakçıklar denir. Sağ atriyum ile sağ ventrikül arasında triküspit kapak bulunur. Triküspid kapağın, korda tendinae’ya bağlanan[6] ve göreli konumlarına göre anterior, posterior ve septal kaslar olarak adlandırılan üç papiller kas olmak üzere üç çıkıntısı vardır. [6] Mitral kapak, sol atriyum ile sol ventrikül arasında yer alır. Ön ve arka olmak üzere iki çıkıntıya sahip olması nedeniyle biküspid kapak olarak da bilinir. Bu tüberküller ayrıca korda tendinalar yoluyla ventriküler duvardan çıkıntı yapan iki papiller kasa bağlanır.[7]

Kalpte iki adet atrioventriküler kapak, iki adet de büyük damar kapakları (yarım ay kapak) olmak üzere 4 kapakçık bulunmaktadır. Kulakçıklar ile karıncıklar arasında ve karıncıklar ile buradan çıkan damarlar arasında kapaklar bulunur. Kapakçıklar, kanın tek yönlü akmasını yani geriye dönüşünü engellemeye yarar. Kapaklar, kanın karıncıklara tek yönlü girişini sağlarken aynı zamanda tek yönlü çıkışını da sağlarlar.

    Triküspid kapak: Sağ kulakçık ile sağ karıncık arasında bulunur.
    Pulmoner kapak: Sağ karıncık ile pulmoner arter (akciğer arteri) arasındaki sağ karıncıkdan pompalanan kanın geri dönüşünü engelleyen üç adet yarım ay şeklindeki kapaklardır.
    Mitral kapak: Sol karıncık ve sol kulakçık arasında bulunur.
    Aort kapağı: Sol karıncık ile aort arasında bulunur. Bu kapaklar sol karıncıkdan pompalanan kanın geri dönüşünü engeller.

Papiller kaslar, korda tendina denilen kıkırdaklı bağlantılar ile kalp duvarlarından kapakçıklara kadar uzanır. Bu kaslar, kapakçıkların kapandıklarında çok geriye düşmelerini engeller.[8] Kalp döngüsünün gevşeme aşamasında papiller kaslar da gevşer ve korda tendinea üzerindeki gerilim hafiftir. Kalp odaları kasılırken papiller kaslar da kasılır. Bu, korda tendinea üzerinde gerilim oluşturarak atriyoventriküler kapakçıkların uçlarını yerinde tutmaya yardımcı olur ve kulakçıklara geri üflenmelerini önler.[5] [a][6]

Her bir ventrikülün çıkışında iki ek yarım ay kapak vardır. Pulmoner kapakçık pulmoner arter’in tabanındadır. Bu, herhangi bir papiller kasa bağlı olmayan üç çıkıntılıdır. Ventrikül gevşediğinde, kan arterden ventriküle geri akar ve bu kan akışı, kapağı kapatmak için kapanan tüberküllere doğru bastırarak cep benzeri kapağı doldurur. Yarım ay aort kapağı, aort’un tabanındadır ve ayrıca papiller kaslara bağlı değildir. Bunda da aortdan geri akan kanın basıncıyla kapanan üç tüberkül vardır.[5]
Sağ kalp

Sağ kalp, triküspit kapakçık adlı bir kapakçıkla ayrılan sağ atriyum ve sağ ventrikül olmak üzere iki bölmeden oluşur.[5]

Sağ atriyum, vücudun iki ana toplardamarından, üst ve alt venae kava’dan neredeyse sürekli olarak kan alır. Koroner dolaşımdan gelen az miktarda kan da, inferior vena kava açıklığının hemen üstünde ve ortasında bulunan koroner sinüs yoluyla sağ atriyuma akar.[5] Sağ atriyumun duvarında, fossa ovalis olarak bilinen oval şekilli bir çöküntü vardır ve bu, fetal kalpte foramen ovale olarak bilinen bir açıklığın kalıntısıdır.[5] Sağ atriyumun iç yüzeyinin çoğu pürüzsüzdür, fossa ovalisin çöküntüsü ortadadır ve ön yüzeyde sağ atriyal apendiks de bulunan pektinat kasların belirgin sırtları vardır.[5]

Sağ ventrikülün duvarları trabeculae carneae ile kaplanmıştır, yani endokardiyum ile kaplı kalp kası sırtlarıdır. Bu kas sırtlarına ek olarak, moderatör bant denilen, yine endokardiyum tarafından kaplanan bir kalp kası bandı sağ ventrikülün ince duvarlarını güçlendirir ve kalp iletiminde çok önemli bir rol oynar. İnterventriküler septumun alt kısmından doğar ve inferior papiller kasa bağlanmak için sağ ventrikülün iç boşluğunu geçer.[5] Sağ ventrikül, kasılırken içine kan püskürttüğü pulmoner gövde içine doğru incelir. Pulmoner gövde, kanı her bir akciğere taşıyan sol ve sağ pulmoner arterlere ayrılır. Pulmoner kapak, sağ kalp ile pulmoner gövde arasındadır.[5]
Sol kalp

Sol kalbin iki odası vardır: mitral kapakçık ile ayrılan sol atriyum ve sol ventrikül.[5]

Sol atriyum, dört pulmoner venden biri yoluyla akciğerlerden oksijenli kanı geri alır. Sol atriyumda sol atriyal apendiks adı verilen bir çıkıntı vardır. Sağ atriyum gibi, sol atriyum da pektinat kaslarla kaplıdır.[9] Sol atriyum, mitral kapak ile sol ventriküle bağlanır.[5]

Sol ventrikül, sağ ile karşılaştırıldığında tüm vücuda kan pompalamak için gereken daha büyük kuvvet nedeniyle çok daha kalındır. Sağ ventrikül gibi, solda da trabeculae carneae vardır ancak moderatör bant yoktur. Sol ventrikül, kanı aort kapağı yoluyla vücuda ve aorta pompalar. Aort kapağının üzerindeki iki küçük açıklık kanı kalp kasına taşır; sol koroner arter, kapağın sol ucunun üzerindedir ve sağ koroner arter sağ ucun üzerindedir.[5]
Damarlar

Kalbin içerisi her ne kadar kan ile dolu olsa da, içerisindeki kanla değil, aort damarından ayrılan sağ ve sol kalp atardamarlarından beslenmektedir. Başta iki ana dal hâlinde olan bu arterler daha sonra kollara ve dallara ayrılıp kalbi beslerler.

    Kalbin arka yüzünü ve sağ karıncığı besleyen; sağ koroner arter,
    Kalbin ön yüzünü sol karıncığı besleyen; sol ön inen arter (LAD),
    Kalbin sol yanını ve arkasını besleyen; sirkumfleks arter (Cx)

Ayrıca LAD ve Cx arterlerinin dallandığı çok kısa bir sol ana koroner arter bulunmaktadır. Bu damarlar içerisinde en önemlisi LAD, kalbin neredeyse üçte ikisini besler. Tıkanması durumunda zarar gören kas kitlesi önemli düzeyde olduğundan ölüme neden olma durumu yüksektir, bu nedenle bu damara “Dul bırakan damar” (widowmaker) adı da verilmektedir. Sağ koroner arter sinüs düğümüne kan verdiğinden damar tıkanıklığı gerçekleştiğinde kalpte durma ve ritim bozuklukları sıkça görülür.[10]
Tabakalar
Visseral ve parietal perikard dahil olmak üzere kalp duvar tabakaları

Kalp duvarı üç tabakadan oluşur: iç endokardiyum, orta miyokard ve dış epikard. Bunlar perikard adı verilen çift zarlı bir kese ile çevrilidir. Dışta bulunan “perikart”, kalbi dıştan saran fibro seröz yapıda bir zardır. Bu zarın arasında sürtünmeyi azaltan bir sıvı bulunur.

Kalbin en iç tabakasına endokard denir. Tek katlı yassı epitel astarından oluşur ve kalp odacıklarını ve kapakçıklarını kaplar. Kalbin damarlarının ve atardamarlarının endoteli ile süreklidir ve ince bir bağ dokusu tabakasıyla miyokardiyuma bağlanır.[5] Endokardiyum endotelinler salgılayarak miyokardın kasılmasını düzenlemede de rol oynayabilir.[5] Kalbin iç yüzeyini örten bu tabaka, içeriye doğru uzantılar vererek kalpteki dört kapağın temelini oluşturur.[11]
Miyokardın dönen modeli, kalbin etkili şekilde pompalamasına yardım eder

Kalp duvarının orta tabakası, bir kollajen çerçevesiyle çevrili istemsiz çizgili kas doku tabakası kalp kası olan miyokarddır. İki ventrikülün etrafında 8 şekli oluşturup apekse doğru ilerleyerek, kulakçıkların çevresinde ve büyük damarların ve iç kasların tabanlarının çevresinde 8 modeli şekil oluşturan dış kaslarla kas hücreleri kalbin odalarının etrafında dönüp dururken, kalp kası modeli zarif ve karmaşıktır. Bu karmaşık dönme düzeni, kalbin kanı daha etkili bir şekilde pompalamasına olanak tanır.[5]

Kalbin en kalın tabakası miyokarttır. Pompalama görevi yapan karıncıklar, kulakçıklara göre özellikle sol karıncıkta daha kalındır.

Kalp kasında iki tür hücre vardır: Kolay kasılma yeteneğine sahip kas hücreleri ve iletme sisteminin kalp atım (ing: pacemaker) hücreleri. Kas hücreleri, atriyum ve ventriküllerdeki hücrelerin büyük kısmını (%99) oluşturur. Bu kasılabilir hücreler, kalp atım hücrelerinden gelen hareket potansiyeli darbelerine hızlı yanıt sağlayan arakatkılı disklerle bağlanır. Arakatkılı diskler, hücrelerin bir sinsityum gibi davranmasına ve kanı kalpten ve ana arterlere pompalayan kasılmaları sağlar.[5]

Kalp atım hücreleri, hücrelerin %1’ini oluşturur ve kalbin iletim sistemini oluşturur. Genellikle kasılma hücrelerinden çok daha küçüktürler ve onlara sınırlı kasılma sağlayan birkaç miyofibril içerirler. İşlevleri birçok açıdan nöronlara benzer.[5] Kardiyak kas dokusu, tüm kalbin kasılmasını tetiklemek için uyarıyı hücreden hücreye hızla yayan, sabit hızda kardiyak hareket potansiyeli başlatmak için eşsiz yetenekli otoritmikliğe sahiptir.[5]

Kalp kas hücrelerinde spesifik ifade edilen proteinler vardır.[12][13] Bunlar çoğunlukla kasın kasılması ile ilişkilidir ve aktin, miyozin, tropomyosin ve troponin ile bağlanır. MYH6, ACTC1, TNNI3, CDH2 ve PKP2 içerirler. İfade edilen diğer proteinler, iskelet kasında da bahsedilen MYH7 ve LDB3’dür.[14]
Perikardiyum

Perikardiyum, kalbi çevreleyen kesedir. Perikardiyumun sert dış yüzeyine lifli zar denir. Bu, kalbin yüzeyini yağlamak için kalp zar sıvısı üreten seröz zar denilen çift iç zarla kaplıdır.[15] Seröz zarın lifli zara tutunan kısmına yan perikardiyum, seröz zarın kalbe yapışık olan kısmına ise visseral perikardiyum denir. Perikardiyum, göğüs içindeki diğer yapılara karşı hareketini kayganlaştırma, kalbin göğüs içindeki konumunu sabit tutma ve kalbi enfeksiyondan koruma görevleri yapar.[16]
Koroner dolaşım
Kalbin atardamarının beslemesi kırmızı ile diğer alanlar ise mavi ile etiketlenmiştir
Ana madde: Koroner dolaşım

Vücuttaki tüm hücreler gibi kalp dokusunun da, oksijen ve besinlerle beslenmesi ve metabolik atıkların atılması için bir yolunun olması gerekir. Bu, atardamarlar, toplardamarlar ve lenfatik damarları kapsayan koroner dolaşımla sağlanır. Koroner damarlardan kan akışı, kalp kasının gevşeme veya kasılmasıyla ilgili olarak tepe ve çukurlarda oluşur.[5]

Kalp dokusu, aort kapağının hemen üzerinde çıkan iki atardamardan (arter) kanı alır. Bunlar sol ana koroner arter ve sağ koroner arterdir. Sol ana koroner arter, aorttan ayrıldıktan sonra sol ön inen ve sol sirkümfleks arter olmak üzere iki damara ayrılır. Sol ön inen arter kalp dokusunu ve sol karıncığın (ventrikül) ön, dış tarafı ve bölmesini (septum) besler. Bunu, daha küçük arterlere (çapraz ve bölme(septal) dallar) dallanarak yapar. Sol sirkumfleks sol ventrikülün arkasını ve altını besler. Sağ koroner arter sağ atriyum, sağ ventrikül ve sol ventrikülün alt arka kısımlarını besler. Sağ koroner arter ayrıca atriyoventriküler düğüme (insanların yaklaşık %90’ında) ve sinoatriyal düğüme (insanların yaklaşık %60’ında) kan sağlar. Sağ koroner arter, kalbin arkasındaki bir olukta, sol ön inen arter ise öndeki bir olukta akar. Kalbi besleyen atardamarların anatomisinde insanlar arasında önemli farklılıklar vardır [17]. Atardamarlar, en uzak noktalarında her atardamar dağılımının kenarlarında birleşen daha küçük dallara ayrılırlar.[5]

Koroner sinüs, sağ atriyuma boşalan büyük bir damardır ve kalbin venöz drenajının çoğunu alır. Büyük kalp damarı’ndan (sol atriyumu ve her iki ventrikülü alan), arka kalp damarından (sol ventrikülün arkasını boşaltan), orta kalp damarından (sol ve sağ ventriküllerin altını boşaltan) ve küçük kalp damarından kanı alır.[18] Ön kalp damarları, sağ karıncık önünü boşaltır ve doğrudan sağ atriyuma boşalırlar.[5]

Kalbin üç tabakasının her birinin altında pleksus adı verilen küçük lenfatik ağlar bulunur. Bu ağlar, kalbin yüzeyindeki ventriküller arasındaki olukta yukarı doğru giden ve yukarı doğru çıktıkça daha küçük damarları alan, ana sol ve ana sağ gövdede toplanırlar. Bu damarlar daha sonra atriyoventriküler oluğa gider ve sol ventrikülün diyafram üzerinde oturan bölümünü boşaltan üçüncü bir damar alır. Sol damar bu üçüncü damarla birleşir ve pulmoner arter ve sol atriyum boyunca ilerleyerek aşağı trakeobronşiyal düğümde son bulur. Sağ damar, sağ atriyum ve sağ ventrikülün diyafram üzerinde oturan kısmı boyunca hareket eder. Genellikle çıkan aortun önünden geçerek brakiyosefalik bir düğümde son bulur.[19]
Sinir beslemesi
Kalbin otonom sinir bağlantısı

Kalp, vagus siniri’nden ve sempatik gövdeden çıkan sinirlerden sinir sinyalleri alır. Bu sinirler, kalp atış hızını etkilemek için çalışır ancak onu kontrol etmez. Sempatik sinirler aynı zamanda kalp kasılma kuvvetini de etkiler.[20] Bu sinirler boyunca ilerleyen sinyaller, omurilik soğanı’daki iki eşleştirilmiş kardiyovasküler merkezden çıkar. Parasempatik sinir sistemi’nin vagus siniri kalp atış hızını azaltmak, sempatik gövdeden gelen sinirler ise kalp atış hızını artırmak için çalışır.[5] Bu sinirler, kardiyak pleksus adı verilen kalbin üzerinde uzanan bir sinir ağı oluşturur.[5][19]

Vagus siniri, beyinsapı’ndan çıkan uzun, gezici bir sinirdir ve kalp dahil göğüs ve karın bölgesindeki çok sayıda organa parasempatik uyarı sağlar.[21] Sempatik gövdeden gelen sinirler, T1-T4 torasik ganglionlardan çıkar ve hem sinoatriyal hem de atriyoventriküler düğümlere ayrıca atriyum ve ventriküllere gider. Ventriküller, sempatik lifler tarafından parasempatik liflerden daha zengin şekilde sinir sistemine bağlanırlar. Sempatik uyarım, kalp sinirlerinin nöromüsküler bağlantısında nörotransmitter norepinefrin (noradrenalin de denilir) salınmasına neden olur. Bu, repolarizasyon (yeniden kutuplaşma) süresini kısaltır. Böylece depolarizasyonu (kutuplaşmayı kaldırma) ve kasılma hızını artırır, bu ise kalp atış hızının artmasına neden olur. Pozitif yüklü iyonların akışına izin vererek kimyasal veya -kapılı sodyum ve kalsiyum iyon kanallarını açar.[5] Norepinefrin, beta-1 reseptörüne bağlanır.[5]
Fizyoloji
Kan akışı
Kapakçıklardan kan akış
Kalpten kan akışı
Kalpten kan akışının video açıklaması

Kalp, vücutta sürekli kan akışı sağlamak için dolaşım sistemi’nde pompa görevi yapar. Bu dolaşım, vücuda giren ve çıkan sistemik dolaşım ile akciğerlere giden ve çıkan pulmoner dolaşım’dan oluşur. Küçük kan dolaşımı’ndaki kan, solunum işlemi yoluyla akciğerlerdeki oksijen için karbondioksit’i değiştirir. Sistemik dolaşım daha sonra oksijeni vücuda taşır ve karbondioksiti ve nispeten oksijeni alınmış kanı akciğerlere aktarmak için kalbe geri döndürür.[5]

Sağ kalp, superior ve alt ana toplardamar (inferior) olmak üzere iki büyük damardan oksijeni alınmış kanı toplar. Kan sürekli olarak sağ ve sol atriyumda toplanır.[5] Superior ana toplardamarları kanı yukarıdan diyaframa akıtır ve sağ atriyumun üst arka kısmına boşaltır. alt anatoplardamarları kanı diyaframın altından boşaltır ve superior ana toplardamar açıklığının altındaki atriyumun arka kısmına boşaltır. Alt ana toplardamarlar açıklığının hemen üstünde ve ortasında ince duvarlı koroner sinüs açıklığı vardır.[5] Ayrıca koroner sinüs, miyokardiyumdan gelen oksijensiz kanı sağ atriyuma döndürür. Kan sağ atriyumda toplanır. Sağ atriyum kasıldığında, kan triküspit kapaktan sağ ventriküle pompalanır.

Sağ ventrikül kasılırken triküspit kapak kapanır ve kan pulmoner kapaktan pulmoner gövdeye pompalanır. Pulmoner gövde, kılcal damar’lara ulaşana kadar akciğerler boyunca pulmoner arterlere ve giderek daha küçük arterlere ayrılır. Bunlar alveollerden geçerken karbondioksit oksijenle değiştirilir. Bu, pasif difüzyon süreci yoluyla olur.

Sol kalpte, oksijenli kan pulmoner damarlar yoluyla sol atriyuma geri döner. Daha sonra sistemik dolaşım için mitral kapaktan sol ventriküle ve aort kapağından aorta pompalanır. Aort, birçok küçük artere, arteriole ve nihayetinde kılcal damarlara dallanan büyük bir arterdir. Kılcal damarlarda, kandaki oksijen ve besinler metabolizma için vücut hücrelerine sağlanır ve karbondioksit ve atık ürünlerle değiştirilir.[5] Artık oksijensizleştirilmiş kılcal kan, en sonunda üst ve alt toplardamarlarda ve sağ kalbe toplanan venül’lere ve damarlara doğru hareket eder.
Kalp döngüsü
Ana maddeler: Kalp döngüsü, Sistol ve Diyastol
EKG ile ilişkili olarak kalp döngüsü

Kalp döngüsü, kalbin her kalp atışıyla kasıldığı ve gevşediği olaylar dizisidir.[22] Karıncıkların kasılarak kanı aorta ve ana pulmoner artere zorladığı süre sistol olarak bilinirken, karıncıkların gevşeyip yeniden kanla dolduğu dönem diyastol olarak bilinir. Kulakçıklar ve karıncıklar uyum içinde çalışır, yani sistolde karıncıklar kasılırken kulakçıklar gevşer ve kan toplar. Karıncıklar diyastolde gevşediğinde, atriyumlar kanı karıncıklara pompalamak için kasılır. Bu koordinasyon kanın vücuda verimli bir şekilde pompalanmasını sağlar.[5]

Kalp döngüsünün başlangıcında karıncıklar gevşer. Bunu yaparken, açık mitral ve triküspit kapakçıklardan geçen kanla dolarlar. Karıncıklar dolmalarının çoğunu tamamladıktan sonra, kulakçıklar kasılarak karıncıklara daha fazla kan pompalamaya zorlar ve pompayı hazırlar. Ardından, ventriküller kasılmaya başlar. Ventriküllerin boşluklarında basınç yükseldikçe, mitral ve triküspit kapakçıklar kapanmaya zorlanır. Karıncıklardaki basınç daha da artarak aort ve pulmoner arterlerdeki basıncı aştığında, aort ve pulmoner kapakçıklar açılır. Kan kalpten dışarı püskürtülür ve karıncıklardaki basıncın düşmesine neden olur. Eşzamanlı olarak, kan superior ve inferior toplardamarlar yoluyla sağ atriyuma ve pulmoner damarlar yoluyla sol atriyuma akarken atriyum yeniden dolar. Son olarak, karıncıklardaki basınç aort ve pulmoner arterlerdeki basıncın altına düştüğünde, aort ve pulmoner kapakçıklar kapanır. Karıncıklar gevşemeye başlar, mitral ve triküspit kapaklar açılır ve döngü yeniden başlar.[22]
Kalp debisi
X ekseni, kalp seslerinin kaydıyla zamanı yansıtır. Y ekseni basıncı temsil eder.[5]

Kalp debisi (CO), her bir ventrikül tarafından bir dakikada pompalanan kan miktarı (atım hacmi) ölçümüdür. Bu, atım hacminin (SV) kalp atış hızının (HR) dakikadaki atım sayısıyla çarpılmasıyla hesaplanır. Böylece: CO = SV x HR.[5] Kalp debisi, vücut yüzey alanı ile vücut boyutuna göre normalleştirilir ve kardiyak indeksi denilir.

Ortalama kalp debisi, yaklaşık 70 mL’lik bir ortalama atım hacmi kullanıldığında, 5,25 L/dk’dır ve normal aralık 4,0–8,0 L/dk’dır.[5] Atım hacmi normalde bir ekokardiyogram kullanılarak ölçülür ve kalbin büyüklüğünden, bireyin fiziksel ve zihinsel durumundan, cinsiyetten, kasılabilirlikten, kasılma süresinden, önyük ve arkyükten etkilenebilir.[5]

Önyük, diyastolün sonunda, ventriküller tam doluyken atriyumun dolma basıncını ifade eder. Ana faktör, ventriküllerin dolmasının ne kadar sürdüğüdür: ventriküller daha sık kasılırsa, doldurmak için daha az zaman olur ve ön yük daha az olur.[5] Ön yük, bir kişinin kan hacminden de etkilenebilir. Kalp kasının her kasılmasının kuvveti, Frank-Starling mekanizması olarak tanımlanan ön yük ile orantılıdır. Bu, kasılma kuvvetinin kas lifinin başlangıçtaki uzunluğuyla doğru orantılı olduğunu belirtir, yani bir ventrikül ne kadar gerilirse o kadar kuvvetli kasılır.[5][23]

Art yük veya kalbin sistolde kanı dışarı atmak için ne kadar basınç oluşturması gerektiği vasküler dirençten etkilenir. Kalp kapakçıklarının daralmasından (stenoz) veya periferik kan damarlarının kasılmasından veya gevşemesinden etkilenebilir.[5]

Kalp kası kasılmalarının gücü atım hacmini kontrol eder. Bu, inotrop olarak adlandırılan maddeler tarafından olumlu veya olumsuz olarak etkilenebilir.[24] Bu maddeler vücuttaki değişikliklerin sonucu olabilir veya tıbbi bir bozukluğun tedavisinin bir parçası olarak ilaç olarak veya özellikle yoğun bakım ünitelerinde yaşam destek biçimi olarak verilebilir. Kasılma kuvvetini artıran inotroplar “pozitif” inotroplardır ve adrenalin, noradrenalin ve dopamin gibi sempatik ajanları içerir.[25] “Negatif” inotroplar kasılma kuvvetini azaltır ve kalsiyum kanal blokerlerini içerir.[24]
Uyarı ve ileti sistemi

Kalbin kasılarak kendisine gelen kanı bir pompa gibi davranarak vücuda vermesi elektrik akımları sayesinde kasılması ile olmaktadır. Kalbin yönetim sisteminde özel hücre kümeleri, demetleri ve lifleri bulunmaktadır. Uyarı ve ileti sistemi, sinoatrial düğüm (SA düğümü), atriyoventriküler düğüm (AV düğümü), atriyoventriküler demet (his demeti) ve purkinje lifleri olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır. Bunlardan ilk ikisi uyarı sisteminde, diğer ikisi ise ileti sisteminde yer almaktadır.

Bir kalp atımı, kalbin sağ kulakçığının üst bölümlerinde bulunan sinoatrial düğümün elektriksel bir uyarı çıkarmasıyla başlamaktadır. Bu düğümün özelliği eşit aralıklarla ve belirli bir hızda (dinlenme durumunda dakikada ortalama 60-80 kez) uyarı çıkarmasıdır. Bu bölge kalbin doğal pili olarak bilinmektedir. Sinüs düğümünde (Sinoatrial) oluşmuş olan bu uyarı, kalbin her iki kulakçığı boyunca, yine bu iş için özelleşmiş iletim yolları ile aşağıya doğru yayılıp bu uyarı ile birlikte kulakçıklar kasılarak içlerindeki kanı karıncıklara gönderirler. Sonrasında uyarı, kulakçıklar ile karıncıklar arasında bulunan diğer bir özel bölgeye; atriyoventriküler (AV) düğüme gelir. Elektrik iletisi karıncıklara ulaştırılmadan önce atriyoventriküler düğümde 0,1 saniyelik gecikme kulakçıkların karıncıklardan önce kasılmasını sağlar. Böylelikle kulakçıklar ile karıncıkların aynı anda kasılması engellenir. Böylece atriyoventriküler düğümden geçen akım, His-Purkinje sistemi ile uyarı tüm karıncıklara yayılır ve karıncıklar kasıldıklarında içlerindeki kanı akciğerlere ve aort yoluyla vücuda pompalarlar. Böylelikle sinüs düğümü yeniden başka bir uyarı çıkarıp başka bir döngü başlatır. Sinoatrial düğüm dakikada ne kadar uyartı çıkartıyorsa (dinlenme durumunda ortalama 60-80 defa), kulakçıklar ve karıncıklar o sayıda sistol yaparlar. Bir kalp vuruşu karıncıkların sistolüdür.[26]
Elektrik iletimi
Kalbin iletim sistemi yoluyla kardiyak aksiyon potansiyeli iletimi

Sinüs ritmi olarak adlandırılan normal ritmik kalp atışı, kalbin kendi kalp pili olan sinoatriyal düğüm (sinüs düğümü veya SA düğümü olarak da bilinir) tarafından belirlenir. Burada kalpte dolaşan ve kalp kasının kasılmasına neden olan bir elektrik sinyali oluşturulur. Sinoatriyal düğüm, sağ atriyumun üst kısmında, superior vena kava ile birleşme noktasına yakın bir yerde bulunur.[27] Sinoatriyal düğüm tarafından üretilen elektrik sinyali, tam olarak anlaşılamayan radyal bir şekilde sağ atriyumdan geçer. Sol ve sağ kulakçık kaslarının birlikte kasılması için Bachmann’ın demeti aracılığıyla sol kulakçığa gider.[28][29][30] Sinyal daha sonra atriyoventriküler düğüme gider. Bu, atriyoventriküler septumda sağ atriyumun altında, sağ atriyum ile sol ventrikül arasındaki sınırda bulunur. Septum kalp iskeletinin bir parçasıdır, kalp içindeki elektrik sinyalinin geçemeyeceği dokudur ve bu doku sinyali yalnızca atriyoventriküler düğümden geçmeye zorlar.[5] Sinyal daha sonra His demeti boyunca sol ve sağ demet dallarına, oradan da kalbin ventriküllerine gider. Ventriküllerde sinyal, Purkinje lifleri adı verilen özel doku tarafından taşınır ve bu doku daha sonra elektrik yükünü kalp kasına iletir.
Kalbin iletim sistemi
Nabız
Ana madde: Sinüs ritmi

[[:Dosya:|]]
[[Dosya:|200px|noicon|alt=]]
Dinlerken sorun mu yaşıyorsunuz? Medya yardımı alın.
Önpotansiyel, eşiğe ulaşılana kadar sodyum iyonlarının yavaş akışından ve ardından hızlı bir depolarizasyon ve repolarizasyondan kaynaklanır. Önpotansiyel, zarın eşiğine ulaşmasını açıklar ve hücrenin kendiliğinden depolarizasyonunu ve kasılmasını başlatır; dinlenme potansiyeli yoktur.[5]

Normal istirahat kalp atış hızı, sinüs ritmi denir ve sağ atriyum duvarında bulunan bir kalp atım grubu olan sinoatriyal düğüm tarafından oluşturulur ve sürdürülür. Sinoatriyal düğümdeki hücreler bunu aksiyon potansiyeli yaratarak yapar. Kardiyak aksiyon potansiyeli, belirli elektrolitlerin kalp atım hücrelerinin içine ve dışına hareketiyle oluşturulur. Aksiyon potansiyeli daha sonra yakındaki hücrelere yayılır.[31]

Sinoatriyal hücreler dinlenirken, zarlarında negatif bir yük vardır. Hızlı bir sodyum iyon akışı, zarın yükünün pozitif olmasına neden olur. Buna depolarizasyon denir ve kendiliğinden gerçekleşir.[5] Hücre yeterince yüksek yüklü olduğunda, sodyum kanalları kapanır ve kalsiyum iyonları hücreye girmeye başlar ve kısa bir süre sonra potasyum hücreden ayrılmaya başlar. Tüm iyonlar, sinoatriyal hücrelerin zarında iyon kanalları boyunca hareket eder. Potasyum ve kalsiyum, yalnızca yeterince yüksek bir yüke sahip olduğunda hücrenin dışına ve içine hareket etmeye başlar ve bu nedenle voltaj kapılı denilir. Bundan kısa bir süre sonra kalsiyum kanalları kapanır ve potasyum kanalları açılarak potasyumun hücreyi terk etmesine izin verilir. Bu, hücrenin negatif bir dinlenme yüküne sahip olmasına neden olur ve repolarizasyon denilir. Zar potansiyeli yaklaşık -60 mV’a ulaştığında potasyum kanalları kapanır ve süreç yeniden başlayabilir.[5]

İyonlar yoğun oldukları alanlardan olmadıkları yerlere doğru hareket ederler. Bu nedenle sodyum hücreye dışarıdan, potasyum ise hücre içinden hücre dışına hareket eder. Kalsiyum da kritik bir rol oynar. Yavaş kanallardan içeri girmeleri, sinoatriyal hücrelerin pozitif yüklü olduklarında uzun süreli “plato” fazlı oldukları anlamına gelir. Bunun bir kısmına mutlak refrakter dönem denir. Kalsiyum iyonları da kalp kasının kasılmasını sağlamak için troponin kompleksindeki düzenleyici protein troponin C ile birleşir ve gevşemeyi sağlamak için proteinden ayrılır.[32] Kalsiyum iyonları ayrıca kalp kasının kasılmasını sağlamak için troponin kompleksi içindeki düzenleyici protein troponin C ile birleşir ve gevşemeye imkan vermek için proteinden ayrılır.[32]

Yetişkin dinlenme kalp atış hızı 60 ila 100 bpm arasında değişir. Yeni doğmuş bir bebeğin istirahat kalp atış hızı dakikada 129 atış (bpm) olabilir ve bu, olgunlaşana kadar kademeli olarak azalır.[33] Bir sporcunun kalp atış hızı dakikada 60 atımdan daha az olabilir. Egzersiz sırasında atım hızı 150 vuru/dk olabilir ve maksimum hızlar 200 ile 220 vuru/dk arasında olabilir.[5]


Kan

Kan, atardamar, toplardamar ve kılcal damarlardan oluşan damar ağının içinde dolaşan; akıcı plazma ve hücrelerden (alyuvar, akyuvar ve kan pulcukları) meydana gelmiş kırmızı renkli hayati sıvıdır.

Kana; latincede hema, kanı inceleyen bilim dalına ise hematoloji denir. Bu sözcükler eski Yunanca’da kan sözcüğünü karşılayan haimadan türetilmiştir. Kan, kolloit bir madde olup homojen görünse bile, heterojen bir karışımdır. Normal bir erişkinin vücut ağırlığının ortalama 1/13’ünü oluşturmaktadır.

Kan sürekli hareket halinde olan sıvı bir yapıdadır ve kan hücrelerinden oluşur. Bu kan hücreleri, çeşitli şekillerden ve plazmalardan oluşmaktadır. Dış bölümde kalan plazma, kanın hacminin %55’ini oluşturmaktadır.[1] Plazmanın bazı kaynaklara göre %92’lik kısmı[2], bazı kaynaklara göre ise %90’ı [3] sudan oluşur ve geriye kalan bölümü organik ve inorganik maddeler olan plazma proteinleri, aminoasitler, karbonhidratlar, yağlar, hormonlar, üre, ürik asit, laktik asit, enzimler, antikorlar, sodyum, potasyum, iyot, demir, bikarbonat gibi elementlerden oluşmaktadır. Bunlara NPN bileşikleri de denilir. Plazmanın asıl amacı, kanın dokuların ilgili bölümüne taşınmasını sağlamaktır.[1] Plazmada bulunan katı maddelerin büyük miktarı proteinlerden oluştuğu da bilinmektedir.[4] Plazma yalnızca kanın vücutta dolaşmasına yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda, atık ürünlerin de hücrelerden alınmasını sağlar. Plazmanın bileşenleri sürekli olarak yenilenmektedir. Hücrelerin beslenmesine ve atıklarının alınmasına yardımcı olan plazmalar, bağışıklık sistemi hücrelerini de içinde barındırırlar. Kan plazması kendisini 48 saatte bir yenilemektedir.
Plazma proteinleri

    Globulin: Plazma globulinleri birçok çeşit türde bulunmaktadır. Elektroforez yoluyla globulinler alfa, beta ve gamma parçalarına ayrılabilirler. Alfa ve beta globulinleri çeşitli proteinleri bağlayıp, çeşitli yerlere taşırlar. Gama globulinler kullanılarak çeşitli hastalıklarda bağışıklık sağlayan savunma maddeleri yapılmaktadır.
    Albumin: Kanın osmotik basıncının dörtte üçünü sağlar, ayrıca osmotik basınç ile kan-plazma oranı dengede tutulur. Karaciğerde yapılır. Karaciğer bozukluğu durumunda Hipoalbuminemi denilen plazma albumin düşüklüğüne neden olur.[5]
    Fibrinojen: Kanama durumunda kanın pıhtılaşmasını sağlar.
    İmmünoglobulin: Bağışıklık sisteminde görevlidir.

Plazmadan alınan gıdaların metabolizma ürünleri olan ürik asit, kreatinin, amino asitler gibi bir grup organik moleküller de bulunmaktadır. Diğer organik maddeler ise glikoz, yağlar ve kolesteroldür. Plazmanın ana inorganik bileşenleri elektrolitlerdir. Bunlar; sodyum (Na+), klor (Cl-), kalsiyum (Ca++), fosfat (PO 4-3), sulfat (SO 4) -2 ve magnezyumdur (Mg++).
Kan hücreleri

    Akyuvarlar (Lökositler): Vücutta savunma sisteminde görev alan hareketli kan hücreleridir. Pigment bulundurmadıklarından bunlara beyaz kan hücreleri de denmektedir. Bir çekirdekleri ve diğer hücre organelleri bulunur. 10-20 mikron çapında bulunduklarından alyuvavarlardan daha büyüklerdir. Bir milimetreküp kanda yaklaşık olarak 7000 civarında akyuvar bulunur. Beyaz hücrelilerin en önemlileri granülositler, lenfositler ve monositlerdir. Akyuvarların % 60-70’ini granülositler, % 30-45’ini lenfositler ve % 10’dan az kısmını da monositler oluşturmaktadır. Granülositler de kendi aralarında nötrofil, bazofil ve eozinofil olmak üzere üçe ayrılırlar. Bunların büyük çoğunluğu nötrofillerden oluşmaktadır.
    Alyuvarlar (Eritrositler): Kırmızı kan hücreleri kanın hücre bölümünün neredeyse tamamını meydana getirirler. Kanın her milimetreküpünde yaklaşık beş milyon alyuvar bulunmaktadır. Eritrositlere kırmızı rengini veren taşımakta oldukları hemoglobindir ve hücre ağırlığının üçte birini oluşturur. Hemoglobin, 4 hem (demir) ve bir globin molükülünden oluşmaktadır. Ömürleri ortalama yüz yirmi gündür. Ömürlerini tamamlayan alyuvarlar dalakta ve karaciğerde parçalanır.

Eritrositlerin 1 mm3 oranındaki kanda bulunan sayısı erişkin erkekte 4,5- 6 milyon, erişkin bir kadında ise 4- 5 milyondur. Eritrosit sayısının normalden fazla olmasına polisitemi (poliglobuli) adı verilir. Eritrosit sayısının veya hemoglobin miktarının normalden düşük olmasına ise Anemi (kansızlık) denmektedir.

    Trombositler (Plateletler, Kan Pulcukları): Çapları 1-2 mikron olan trombositler, kanın en küçük hücreleri olup ilikteki büyük hücrelerden kopan parçalardan oluşur. Her mm3 kanda 150.000- 300.000 civarında bulunurlar. Kandaki trombosit sayısının artması durumuna trombositoz, azalmasına ise trombositopeni (trombopeni) denilmektedir. Pıhtı oluştuğunda katılaşarak yaranın ağzını büzerler ve kanamayı durdururlar. Ayrıca, pıhtılaşma mekanizmasını başlatan “tromboplastin” enzimini üretirler. Ömürleri yaklaşık 7-10 gündür. Ömrünü tamamlayan trombositler karaciğer ve dalakta parçalanır.

Kanın görevleri

Kanın koruma, taşıma, savunma ve düzenleme görevleri bulunmaktadır.

Koruma görevi: Vücudun herhangi bir yerinde meydana gelen yaralanma sonucunda açılan yaradan akan kan oksijenle temas ettiğinde kurur ve yaranın kapanmasına sebebiyet verir. Trombositler oksijenle temas ettiklerinde pıhtılaşma diğer manasıyla kanın kuruması gerçekleşerek vücudun kan kaybı engellenir.

Taşıma görevi: Kan, sindirim sisteminin parçaladığı besinleri hücrelere taşır. Akciğerlerden vücuda alınan oksijeni dokulara, metabolizma sonucu oluşan karbondioksiti ise akciğerlere taşır.

Savunma görevi: Vücuda giren yabancı maddeler (virüs, bakteri) kan tarafından fagosite edilerek zararsız bir duruma getirilir. Ayrıca vücuda giren yabancı maddeler için antikor yapımını da sağlar.

Düzenleme görevi: Metabolizma ile oluşan ısıyı bütün vücuda dağıtıp vücut ısısını dengede tutar. Vücut sıvılarının ise pH dengesini ayarlar.
Kan grupları
Ana madde: Kan grubu

İnsanlardaki kanın özelliklerini belirtmek amacıyla, antikorlara ve antijenlere bakılarak belirlenmiş olan sınıflandırma sistemine denmektedir. Alyuvarların üzerinde, kan proteinlerine göre oluşan gruplar bulunmaktadır. Bu proteinler, A, B ve RH proteinleri olmak üzere 3 çeşide ayrılırlar ve aralarında 8 adet kan grubu oluştururlar. Bağışıklık sisteminin ürettiği antikorlar da kanda bulunmaktadır. Bunlar da A, B ve RH antikoru olarak adlandırılır. Bilinen hiçbir kanın yapısında antikorlar ve protein yan yana bulunmaz. Eğer birlikte olursa, birbirlerini tutarak katılaşır ve çökelirler. Kişiler arasında kan transfüzyonu yapılabilmesi için, alıcı ve vericilerin kanlarındaki protein ve antikorların incelenmesi gerekmektedir. Farklı gruplara sahip kişiler arasında kan alışverişi yapılamaz. Sadece AB grubu içerisinde bulunanlar “genel alıcı” (A, B ve 0 gruplarından kan alabilir, yani evrensel alıcıdır), 0 grubu içinde olanlar ise “genel verici”dir (diğer kan gruplarının hepsine verebilir, fakat yalnız 0 grubundan kan alabilir).[6]

Kan damarı

Kan damarları dolaşım sisteminin organlarındandır. Görevleri kanı vücudun bölümlerine taşımak olan kan damarlarının farklı türleri vardır. Temel kan damarı tipleri atardamarlar (arter) ve toplardamarlardır (ven). Atardamarlar kanı kalpten alıp vücudun farklı bölümlerine taşırken, toplardamarlar vücudun farklı bölümlerinden kanı kalbe taşırlar. Bununla birlikte iki istisna mevcuttur: pulmoner arter kirli kan, pulmoner ven ise temiz kan taşır. Vücuttaki en büyük damar kanın kendisi aracılığıyla tüm vücuda doğru pompalandığı aort atardamarıdır. Vücutta bulunan her organın en az bir tane temiz kanı kalpten getiren ve birden fazla kirli kanı kalbe götüren damarı vardır. İnsan vücudundaki damarların toplam uzunluğu 100 km kadardır.
Anatomi

Tüm kan damarları aynı temel yapıya sahiptir. Endotelyum, en içteki tabaka, bağdoku ile çevrilidir. Bu dokunun etrafında ise adventitia olarak bilinen ilave bir bağdoku daha bulunmaktadır ki bu dokuda kas tabakasına yardımcı olan sinirlerle birlikte, eğer damar büyük bir kan damarıysa, besleyici kılcal damarlar bulunur.
Çeşitleri

Çeşitli kan damarı çeşitleri bulunmaktadır:

    Arterler/Atardamarlar
        Aort (en büyük arter, kanı kalbin dışına taşır)
        Aortun dalları, örneğin karotid arter, subklaviyan arter, truncus coeliacus (çölyak trunkus), mezenterik arterler, renal arter ve iliyak arter.
    Arteriyoller/Atardamarcıklar
    Kılcal damarlar (en küçük kan damarları)
    Venüller/Toplardamarcıklar
    Venler/Toplardamarlar
        Büyük toplayıcı damarlar, örneğin subklaviyan ven, juguler ven, renal ven ve iliyak ven.
        Venae cavae/Vena kava (iki en büyük ven, kanı kalbe taşırlar)

Bunlar kabaca arteryal ve venöz olarak gruplandırılabilirler ki bu kanın damarda kalbe doğru mu kalpten uzaklaşarak mı ilerlediğine bağlıdır. Bununla birlikte “arteryal kan” terimi yüksek seviyede oksijen ihtiva eden kan anlamında kullanılır (ve venöz kan da tam tersi şekilde tanımlanır). Yine de, örneğin pulmoner arter “venöz kan” taşırken, pulmoner ven oksijen bakımından zengin kan taşır.
Fizyoloji
Bağ dokuda bulunan bir kapiller damar ve ona ait endotel hücresi (kırmızı ok) ile perisit hücresi (siyah ok). Damar lümeninde eritrositler görülmekte.

Kan damarları aktif biçimde kanın taşınmasında yer almazlar (fark edilebilecek peristaltizme sahip değillerdir), fakat arterler – ve bir seviyeye kadar venler – kas tabakasının kasılması suretiyle kendi iç çaplarını kontrol edebilirler. Bu da organlara akan kan miktarını etkiler ve otonom sinir sistemi tarafından kontrol edilir. Ayrıca vazodilasyon ve vazkonstriksiyon termoregülasyon teknikleri olarak antagonistik biçimde (yani sıcaklıktaki değişikliğe karşı olarak) gerçekleşir.

Kan tarafından taşınan en önemli besin kırmızı kan hücrelerineki hemoglobine bağlanarak taşınan oksijendir. Pulmoner arter dışındaki tüm arterlerde, hemoglobin yüksek oranda (%95-%100) oksijene doymuştur. Pulmoner ven dışındaki tüm venlerde ise, hemoglobin yaklaşık %70 seviyesinde doymamış hâle gelir. (Değerler pulmoner dolaşımda terstir.)

Vazokonstriksiyon kan damarlarının, duvarlarındaki vasküler düz kasın kasılmasıyla, konstriksiyonu yani kısılması, enine kesit alanının küçülmesidir ve vazokonstriktörler tarafından kontrol edilir. Bunlara parakrin etmenler ve nörotransmitterler dahildir.

Benzeri bir mekanizmayla, tersi olan vazodilasyon da kan damarları tarafından gerçekleştirilebilir. Vazodilatörlerce kontrol edilen vazodilasyonda, iç çap genişletilir. En önemli vazodilatör nitrik oksittir.
Hastalıklar

Organların canlılığını ve fonksiyonlarını koruyabilmesi için onları besleyen kan akımının düzgün ve sürekli olması gerekir. Bu yüzden damarlardaki en ufak tıkanıklıklar ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Yaşlanma, diyabet, toksik maddelerin vücutta birimi hareketsizlik gibi unsurlar ve bazı damar dışı hastalıklar damarlarda daralmalara ve tıkanmalara sebep olabilir. Arteri tıkanan organın tamamı veya beslenemeyen kısmı kangren olur ve fonksiyonlarını yitirir. Daha az görülen ven tıkanıklıklarında ise tıkanmanın yaygınlığına göre az veya çok fonksiyon bozuklukları ortaya çıkar.

Damar cerrahisi; arterlerin, venlerin ve lenf damarlarının tıbbi ve cerrahi hastalıklarıyla ilgilenen tıbbi bölümdür.

Tıkanma ve darlıklarda, balon anjioplastisi ve stent uygulamaları, emboli tıkanmalarında ve damar sertliğine bağlı tromboz oluşumlarında ameliyat ile tıkanıklıkların giderilmesi, anevrizma tedavisinde cerrahi ve endovasküler greft uygulamaları, varis ameliyatları, toplardamar tıkanmalarında pıhtılaşmayı önleyici ilaç uygulamaları, pıhtı eritici tedaviler damar cerrahisinin başlıca ilgilendiği konuları oluşturur.

Kılcal damar

Kılcal damar veya kapiler vücuttaki en küçük kan damarlarına verilen isimdir. Büyüklükleri yaklaşık 5-10 μm’dir (çapları 0,007 mm ile 0,150 mm arasında değişir). Atardamarlar ile toplardamarları birleştiren kılcal damarlar, dokularla etkileşimi en yoğun olan kan damarlarıdır. Kılcal damar duvarları tek bir hücre tabakasından (endotel) oluşur. Bu tabaka öyle incedir ki oksijen, su ve lipitler gibi moleküller difüzyon ile bu tabakadan geçip dokulara girebilirler. Karbondioksit ve üre gibi zararlı ve atık maddeler de difüzyon ile kılcal damar içindeki kana dağılırlar. Belirli bazı sitokinlerin salınımıyla kılcal damarların geçirgenliği (permeabilite) daha da arttırılabilir.

Ortalama bir insan vücudundaki kılcal damarların toplam uzunluğu yaklaşık 40.000 km’dir. Atar damarlarla toplar damarları birbirine bağlayan, tek sıralı epitel dokudan oluşmuş ince damarlardır. Kan ile doku hücreleri arasındaki madde alışverişini sağlarlar ve kan akışı yavaştır.

Kılcal damarların içerisinde dolaşım hızı ve basıncı düşüktür. Doku hücreleri ile temas halinde olması nedeniyle dokular arası beslenmede büyük önem taşımaktadır. Derinin kızarması veya solmasının nedeni kılcal damarların genişlemesi veya büzülmesi neden olmaktadır. Geçirgenlikleri bozulduğu zaman, doku aralığındaki kanın sıvı kısmına doluşarak ödem oluştururlar. Dayanıklılık bozukluğu sonrası olan yırtımalarda, purpura denilen deride kanama noktaları oluşmaya başlar.

Kılcal damarlar genişlediğinde dokular daha fazla kan toplar ve atardamar ile toplardamardaki kan oranı düşer, diğer bir deyişle tansiyon düşümü olayı meydana gelir. Kılcal damarlar kasıldığındaysa, dokulardaki kan büyük olan damarlara gönderilir ve atardamar ile toplardamarların basıncı artar.[1]

Vazokonstriksiyon

Vazokonstriksiyon veya vazokonstrüksiyon, vücuttaki kan damarlarında meydana gelen daralma anlamına gelir. Latince damar anlamına gelen vas ve İngilizce daralma anlamına gelen constriction kelimelerinin birleşmesiyle ortaya çıkan bir kelimedir. Kısaca damarların büzülmesi ve damarların daralması sürecine vazokonstriksiyon denir.[1]

Böbrek

Böbrekler, omurgalılarda bulunan fasulye biçiminde boşaltım organlarıdır. 13 cm boyuna kadar olabilen böbrekler, boşaltım sisteminin bir bölümünü oluştururlar. Bu organlar, başta üre olmak üzere atıkları kandan süzer ve onları su ile birlikte idrar olarak boşaltırlar. Böbrekleri ve böbreklere etki eden hastalıkları inceleyen tıbbi dal nefrolojidir.[1] Nefroloji, adını Yunanca “böbrek” anlamına gelen nephros sözcüğünden alır. Böbrek(ler) ile ilgili anlamında kullanılan renal sözcüğü ise Latince renalis sözcüğünden gelir.[2] Böbreklerin içindeki süzme birimlerine nefron denir. Her böbrekte yaklaşık 1 milyon nefron bulunur.[3]
Anatomi
Böbreğin yapısı: 1. Renal piramit (pyramides renales, Malpighi piramitleri), 2. Interlobar arter (a. interlobaris), 3. Renal arter (a. renalis), 4. Renal ven (v. renalis), 5. Renal hilus (böbrek hilusu, hilum renale), 6. Renal pelvis (pelvis renalis), 7. Üreter, 8. Minör kaliks (calices minores renales), 9. Renal kapsül (capsula fibrosa renalis), 10. Alt pol (inferior pol, extremitas inferior), 11. Üst pol (superior pol, extremitas superior), 12. Interlobar ven (v. interlobaris), 13. Nefron, 14. Renal sinüs (sinus renalis), 15. Majör kaliks (calices majores renales), 16. Renal papilla (papilla renalis), 17. Renal column (columna renalis, Bertin sütunları)
Böbreğin yanal-dikey biçimde ortasından kesilmiş görüntüsü

İnsanlarda, böbrekler karın bölgesinin arka bölümünde, bir başka deyişle karınzarı arkası (retroperitonal) bölgesinde yer alırlar.[4] İki tane bulunan (çoğu insanda tek böbrek bulunabilmektedir, ve bu insanlar bunun ayrımına varmadan sağlıklı bir yaşam sürdürebilirler) böbreklerden sağda olanı diyaframın hemen altında, ve karaciğerin arkasında (posterior), solda olanı ise diyaframın altında ve dalağın arkasında yer almaktadır. Böbreklerin ikisinin de üstünde böbrek üstü bezleri yer almaktadır. Böbreklerin konumları bakımından bakışımsız olmalarının nedeni karın boşluğunda büyük bir yer kaplayan karaciğerin, sağda bulunan böbreğin soldakine göre 1-2 santimetre daha aşağı bir konumda (inferior) bulunmasına neden olmasıdır.[5]

Karınzarı arkasında bulunan böbreklerin boyutları 9 ila 13 cm arasında değişmekte, ve sol böbrek sağdakinden az da olsa biraz daha büyüktür. Yaklaşık 12. göğüs omuru ile 3. bel omurlarının (T12-L3) düzeyleri arasında yer almaktadırlar.[6] Böbreklerin üst bölgeleri 11. ve 12. kaburgalarca korunmaktadır.[7] Böbrek üstü bezleriyle birlikte böbrekler, yağ dokuyla çevrelenip (buna pararenal yağ denilmektedir), bu yapı da böbrek zarı (renal fasiya olarak da bilinir) ile bütünüyle sarılmış durumdadır. Yukarıda da belirtildiği gibi, böbreklerden biri ya da ikisi doğuştan bulunmayabilirler, ve bu duruma böbrek oluşmaması ya da renal agenez denilmektedir.[8]

Böbrekler, süzülmemiş kanı karın bölgesi aorttan ayrılan sol ve sağ böbrek atardamarları yoluyla almaktadırlar.[9] Böbrekten dönen süzülmüş kan ise sağ ve sol böbrek toplardamarları yoluyla alt ana toplar damara döner. Böbreğe giden kan, kalbin pompaladığı toplam kanın (kardiyak debi) üçte birine ulaşabilir.[10]
Doku bilimi (histoloji)

İlgili madde: Nefron
Genel

Böbrekten ayrılan idrar borusu (üreter) takip edilerek böbreğin içine ilerledikçe huni biçiminde bir boşluk olarak genişler; buna havuzcuk (pelvis) denilmektedir.[11] Havuzcuktan da küçülerek ayrılan bölgelere büyük çanak (majör kaliks), bunlardan ayrılan daha da küçük bölgelere küçük çanak (minör kaliks) denmektedir.[12] İnsan böbreğinde yaklaşık 12 adet küçük çanak bulunmaktadır.[12] Böbrek, kesildiğinde, kabuk (korteks) ve öz (medulla) bölgelerinden oluştuğu görülür. Öz bölgede uçları papilla olarak bilinen piramitler bulunmakta, ve bunların her biri bir çanağa bağlıdır. Kabuk bölgesi dokusu her iki ardışık piramitler arasına sokulur ve bunlara Bertin sütunları denilmektedir.[13]
Damarlar
Bir domuzun açılmış böbreği

Böbrekler damarlarca çok iyi bir biçimde beslenmekte ve vücut ağırlığının yalnızca %0.5’lik bir bölümünü oluştursa da, kardiyak debinin %25’ini alırlar, ve bu daha da artabilir.[14] Kabuk bölgesi organın en çok damarlarının bulunduğu bölgedir, bu bölge böbreğe gelen kanın %90’ını toplar. Böbreğe gelen atardamar ön ve arka olmak üzere iki dala ayrılır. Bu dallardan, loplar arası damarlar ayrılıp loplar arasında ilerleyerek yayımsı damarlara ayrılır.[15] Bu damarlar da kabuk ve öz bölgeler arasına yayılarak lopçuklar arası damarlara ayrılırlar. Lopçuklar arası damarlardan getirici damarlar ayrılıp yumakçık (glomerülus) yapısına girer.[16]

Damarlar, yumakçık içinde daha da küçük dallara ayrılıp, 20 ila 40 arasında değişen kılcal damar kıvrımlarına dönüşürler.[17] Bu kılcal damarlar yumakçık içindeki tampon bölge (mesenjium) ile çevrelenmiştir. Kılcal damarlar birleşerek yumakçıktan götürücü damarlar olarak ayrılırlar.[18] Genel olarak, kabuk bölgesinin yüzeyine yakın olan nefronlardan ayrılan götürücü damarlar borucukları çevreleyerek peritubüler damar ağını oluştururlar.[19] Öte yandan kabuk bölgesinin daha derinlerinde yer alan yumakçıklardan ayrılan damarlar vasa recta (dik damar anlamına gelmektedir) denen, öz bölgenin derinliklerine inen damarları oluştururlar. Bu damarlar öz bölgenin derinliklerine indikten sonra toplardamar olarak yukarı çıkarlar.[20]

Böbrek damar atar ve toplar damar üzerinde ilgi çekici ve çoğu organlardan değişik olup, kendine özgü olan birkaç özelliği bulunmaktadır. Genellikle bir organa gelen atardamar küçük dallara ayrıla ayrıla atar damarcıkları (arteriyol) oluşturur.[21] Bunlar da kılcal damarlara ayrılıp (dokuyla alyuvarlar arasında oksijen alışverişinin gerçekleştiği, ve kansıvısıyla dokular arasında besin öğelerinin ve dokulardaki atıkların alış-verişlerinin gerçekleştiği damar bölgesidir), kılcal damarlar da toplar damarcıkları, bunlar da birleşerek toplar damarları oluşturur.[22] Böbrekte ise temiz kanı taşıyan getirici damarlar yumakçık içine girdikten sonra kılcal damarlara ayrılır, ve bunlar yumakçıktan ayrıldıktan sonra yine atar damarcık niteliğinde olan götürücü damarlara dönüşür. Özetle, böbrekte öbür organlarda bulunan temel atar damarcık-kılcal damar-toplar damarcık düzeni bulunmaz; yumakçık içinde bulunan kılcal damarlar iki atar damarcık arasında bulunmaktadır.[23]
Yumakçık (Glomerül)
Ana madde: Glomerulus
Yumakçığın şeması

Yumakçıkların kılcal damarlarında duvarları delikli endotel (damarların en iç katmanında bulunan göze türü) gözeleri bulunur.[24] Bu endotelin dışında ise iki katlı epitel gözeler bulunur. Endotele yakın olan iç epitel gözeleri (viseral) endotel dokudan yalnızca bir bazal zarı (epitel dokularda epitel gözenin en alt bölümünde bulunan, epiteli altındaki bağ dokudan ayıran zardır) ile ayrılır.[25] Dış epitel gözeleri (paryetal) ise bowman kapsülü (yumakçığı çevreleyen yapı) üzerinde bulunmaktadır. Bu iki katlı epitel gözeleri arasındaki boşluğa da üriner boşluk (yumakçıktan süzülen kandan oluşan sıvının -süzüntü- geçtiği boşluk) denilmektedir.[26]

Yumakçığın kılcal damarının duvarı, bu damarlardan geçen kansıvısının süzme işleminin gerçekleştiği yerdir, ve şu yapılardan oluşmaktadır:

    İnce, delikli endotel gözeler. Her bir delik 70 ila 100 nm (nanometre) çapındadır.[27]
    Yumakçık bazal zarı 3 katmandan oluşur. Ortada elektron bakımından yoğun olan lamina densa (“yoğun katman” anlamına gelmektedir), ve bunun her iki yanında elektron bakımından seyrek bulunan lamina rara (“seyrek katman” anlamına gelmektedir) bulunmaktadır. Lamina raranın endotele yakın olan katmanına lamina rara interna, iç epitele yakın olan katmanına ise lamina rara eksterna denilir.[28] Yumakçık bazal zarı çoğunlukla 4. tip kolajenden (kolajen, bağ dokuların yapı taşı olup, organları yapı bakımından ayakta tutan büyük moleküllerdir), laminin adlı bileşikten, çoklu anyonik proteoglikanlardan (çoğunlukla heparan sülfat), fibronektinden, entaktinden, ve birkaç başka glikoproteinlerden oluşmaktadır. 4. tip kolajen bir yapı ağı oluşturarak öbür glikoproteinleri birbirlerine bağlar.[29]
    İçteki epitel gözeler (podosit, “ayak gözeleri” anlamına gelir), yumakçık bazal zarının lamina rara eksterna katmanı üzerinde yer alıp, adetâ çok ayaklı gözeleri andırır. Bu ayakçıklar arasındaki 20 ile 30 nanometre genişliğindeki boşluklara süzme yarıkları denir. Bu süzme yarıkları birbirlerine ince bir böleç ile bağlanır.[30]
    Yumakçık yapısı tampon bölge olan mesenjium bölgesi ile dengelenmektedir; mesenjium gözeleri kılcal damarlar arasını doldurmaktadır. Bu gözeler mezoderm kökenli olup, kasılabilir, yutabilir, çoğalabilir, bağ dokuyu oluşturan kolajen yapabilir özelliktedir. Tıpkı damar çeperlerindeki kasılıp gevşeyebilen düz kası andırmaktadır. Bu gözeler ayrıca bir sürü tür yumakçıktan kaynaklanan hastalıkların (glomerulonefrit) oluşmasında rol oynar.[31]

Yumakçık dokusu

Yumakçıkdaki kılcal damarların duvarlarındaki endotel gözelerin delikli olması, su ve küçük moleküllere karşı geçirgen olmasını, ve aynı zamanda 70 kilodaltondan büyük proteinlere karşı ise geçirimsiz olmasını sağlar. Ayrıca bazal zarın negatif yüklü (anyon) heparan sülfat ve başka anyonik molekülleri bulundurması pozitif yüklü moleküllere karşı geçirgenliğini arttırır. Bundan dolayı, kandaki yüksek derişimde bulunan Albumin proteini, negatif yüklü olmasından dolayı bu kılcal damarlardan süzülmez.[32] Bu seçici geçirgenliği ayrıca süzme yarıklarının arasındaki böleçte bulunan proteinler de etkiler. Bu seçici geçirgenliği sağlayan moleküllerin genlerindeki değişinim sonucunda bu seçici geçirgenlik bozulabilir, ve ortaya nefrotik sendrom denilen klinik durum çıkabilir.[33]
Borucuklar (Tubulus)

Borucukları çevreleyen epitel gözelerin yapıları ve buna bağlı işlevleri böbreğin katmanlarına göre değişiklik gösterir. Yakınsal borucuk gözeleri uzun mikrovilüsleri, çok sayıda mitokondrileriyle geri emilimde önemli rol oynar.[34] Yakınsal borucuk gözeleri süzülmüş sodyumun ve suyun üçte ikisinin, ayrıca glikozun, potasyumun, fosfatın, amino asitlerin ve proteinlerin geri emiliminde büyük önem taşır. Aynı zamanda bu gözeler ağıların da geri emilimini yapar, ve ağılar bu gözelere zarar verebilir.[35]

Yumakçık-bitişiği aygıtı (jukstaglomerüler aygıt) yumakçığın içine sokulmuş durumda olup, getirici damarla da bitişiktir.[36] Bu aygıtın içinde yumakçık-bitişiği gözeler yer almaktadır. Bu gözeler düz kas niteliğinde olup, getirici damarların duvarlarında bulunur, ve renin bileşiğini içerir.[37] Ayrıca uç borucukların yumakçığa yakın olan bölgesine maküla densa denir ve bu bölge yumakçık-bitişiği aygıtıyla da iç içedir.[38] Süzüntüdeki sodyum derişimini algılayan maküla densa, yumakçık-bitişiği aygıtına geri besleme yaparak buradaki gözelerin kasılıp ya da gevşemesini sağlar. Böylece, böbrekler kendilerine gelen kandaki (başta sodyumun olmak üzere) elektrolitlerin derişimlerine göre yumakçığa gelen kan miktarını ayarlayıp, süzmeyi de buna koşut bir biçimde etkiler. Bu yolla, böbrekler, kandaki olağan değerlerinin üstünde ya da altında olan elektrolitlerin atılımlarını etkileyerek derişimlerini ayarlayabilir.[39]
İşlevleri
Kuzu böbrekleri
Ana madde: Böbrek fizyolojisi

Böbreklerin işlevleri beş çatı altında toplanabilir:[40]

    Metobolizma atık ürünleri olan üre, kreatinin, ürik asit, ilaç ve toksinlerin vücuttan atılmasını sağlamak
    Vücut sıvı elektrolit dengesini düzenlemek
    Vücudun asit baz dengesini düzenlemek
    Kan basıncını ayarlamak
    Alyuvar yapımını uyarmak

Böbreğin işlevlerinin daha iyi anlaşılması için böbrek fizyolojisinin iyi bilinmesi gerekir.
Atık ürünlerin atılması

Böbrekler yapım-yıkım sonucunda oluşan çeşitli atık ürünleri özellikle protein yapımı ve protein yıkımı sonucunda oluşan üreyi ve nükleik asitlerin yapım-yıkımı sonucunda oluşan ürik asidi, ve suyu vücuttan dışarı atar. Böbreklerin çalışmaması veya işlevini yapamaması durumunda bu atıklar atılamayacağı için sorun teşkil eder.[41]
Vücut dengesinin (Homeostaz) sağlanması
Şematik olarak böbrek

Böbrekler vücut dengesinin sağlanmasında çok büyük önem taşır. İşlevleri arasında:

    Asit-baz dengesini sağlamak,
    Kansıvısının, ve vücuttaki değişik bölmelerdeki sıvıların elektrolit derişimlerini düzenlemek,
    Kan basıncını ayarlamak,
    Kan hacmini düzenlemek

önemli yer tutar.[42]

Böbrekler bu işlevlerin çoğunu öbür organlarla (özellikle kalp, iç salgı bezleri ve karaciğer) eş güdümlü bir biçimde gerçekleştirir. Böbrekler bu organlarla kandaki hormonlar yoluyla iletişir. Ancak, kan hacmini, basıncını algılama konusunda böbreğin içsel alıcıları bulunmaktadır.[42]

Öz ayarlama mekanizması (tübüloglomerüler geribildirim): Bu mekanizma genel olarak, afferent arteriollerdeki miyojenik (kas dokusundan kaynaklanan) gerilim reseptörlerinin aktivitesi olarak kabul edilmektedir. Nefronlardaki macula densa hücreleri Na+ ve Cl- düzeyindeki değişikliklere duyarlıdır. Glomerüler hidrostatik basıncın artması ile glomerüler filtrasyon oranı (GFR) de artar. Bu artış; macula densa’ya gelen Na+ ve Cl- oranında da artışa neden olacaktır. Fizyolojik yanıt ise afferent arteriolün daralması ve mezangiyum hücrelerinin büzülmesidir.[43]
Asit-baz dengesinin düzenlenmesi

Böbrekler kandaki pH’yi, H+ (protonun) ve HCO3- (bikarbonatın) derişimini ayarlayarak küçük bir aralıkta tutar. Bu konuda akciğerle eş güdümlü çalışır.[44] Daha ayrıntılı bilgi için böbrek fizyolojisi maddesine bakınız.
Kan basıncının ayarlanması

Böbrekler kan basıncının düzenlenmesinde önemli rol oynarlar. Kansıvısındaki sodyum derişimi, kan hacmiyle ve dolayısıyla kan basıncıyla yakından ilgilidir. Nefronların içinde sodyumun (ve öbür elektrolitlerin) süzülmesini ve geri emilimini sağlayan yapılar bulunmaktadır. Ayrıca böbrek üstü bezlerinin Zona Glomerulosa bölgesinden salgılanan Aldosteron da böbreğin uç borucuklar ve toplama kanalları üzerinde etkisini göstererek kan basıncını ayarlamada önemli bir yer tutar.[45]
Kansıvısı hacmi

Kansıvısının toplam derişimindeki (osmolalite) değişikler hipotalamustaki derişim-alıcılarınca algılanır. Hipotalamusun uzantısı olan hipofiz bezinin arka bölümü kansıvındaki derişimin artması üzerine vazopressin (ADH) salgılar. Bu da böbreklerin toplama kanallarına etkiyerek suyun geri emilimini arttırıp, idrarın daha derişik olmasına neden olur. Böylece böbrek, hipofiz beziyle eş güdümlü bir biçimde çalışarak kansıvısının hacmini dengede tutar.[46]
Hormon salgılamak

Böbrekler eritropoetin (alyuvar yapımını uyaran hormon) salgılar. Ayrıca etkin durumda olmayan vitamin D’yi (önhormon) etkin duruma getirir.[47]
Hastalıklar

Böbrekler karmaşık organlar oldukları için, hastalıkları da karmaşıktır. Bundan dolayı, böbrek hastalıklarını öbeklere ayırmak mantıklıdır. Ancak, böbrekte çok türde hastalık bulunmasına karşın, bunların belirtileri aynı oranda çeşitli değildir; çoğu aynı öbekten hastalıklar benzer biçimlerde kendilerini gösterir. Dolayısıyla, öncelikle böbrek hastalıklarının genel bulguları incelenecek, ondan sonra hastalıklar öbek halinde ele alınacaktır.[48]
Böbrek hastalıklarında bulgular

    İveğen (akut) nefritik sendromu yumakçıktan kaynaklanan ve çoğunlukla iveğen gelişen, idrarda kan bulunması durumudur (hematüri). Bunun yanında, idrarda orta düzeyde protein (proteinüri) ve yüksek kan basıncı bulguları, streptokok sonrası gelişen glomerulonefritin alışılmış sunumudur.[49]
    Nefrotik sendrom, idrarda ağır oranda protein bulunması (günde 3.5 gramdan çok), kanda albümin düzeyinin düşmesi (hipoalbüminemi), aşırı şişlik, kandaki yağ düzeylerinin yükselmesi (hiperlipıdemi), ve idrarda yağ bulunması bulgularıyla ortaya çıkar.[50]
    İveğen böbrek yetmezliği idrarın kesilmesi (oliguri), ya da idrarsızlık (anüri), ve kanda azotlu atıkların artması (azotemi) ile ortaya çıkar. Yumakçıkta, ara bölgelerde, böbrek damarlarına gelen hasar sonucunda, ya da borucuklarda iveğen gelişen doku ölümü (akut tubüler nekroz) sonucunda ortaya çıkar.[51]
    Süreğen (kronik) böbrek yetmezliği, üreminin (böbrek yetmezliği sonucu kandaki azotlu atıkların artıp, bunların vücuttaki dokulara ve organlara zarar vermesi sonucunda ortaya çıkan belirtiler bütünüdür) belirtileriyle özdeştir, ve herhangi bir böbrek hastalığının ilerlemesi sonucunda varacağı son noktadır.
    Böbrek borucuk bozuklukları, idrar çokluğu (poliuri), gece yatağı ıslatma (noktüri), ve elektrolit düzensizlikleriyle ortaya çıkar.[52]
    İdrar yollarında bulaşım, idrarda bakteri (bakteriuri) ve irin bulunmasıyla ortaya çıkar. Bulaşım belirtili de, belirtisiz de olabilip, yalnızca aşağı idrar yollarını (sidik kesesini), ya da böbrek de içinde olmak üzere yukarı idrar yollarını da etkileyebilir.
    Böbrek taşı, böbrek kuluncu, idrarda kan olması, ve yineleyen taş oluşumları ile ortaya çıkar.
    Boşaltım yollarında tıkanma ve böbrek urları daha çok anatomiyi ilgilendiren durumlardır, ve sorunun olduğu yere göre belirtileri değişir.

Böbrek hastalıkları

Doğuştan bozukluklar:

    Böbreklerin oluşmaması,
    Az gelişmişlik (hipoplazi),
    Yer dışında böbrekler,
    At nalı böbrekleri olarak bilinir.

Kistli böbrek hastalıkları:

    Bozuk gelişmiş kıstli böbrek,
    Çokkistli (polikistik) böbrek hastalığı (otozomal baskın ve çekinik olarak bilinen iki türü bulunmaktadır),
    Öz bölge kistik hastalıkları (öz bölge süngerimsi böbreği ve nefroftizi),
    Edinilmiş (diyalizle ilgili) böbrek kistleri,
    Yumakçık kaynaklı kistik hastalığı,
    Özekdoku dışı böbrek kistleri (havuzcuk-çanak kıstleri).

Yumakçıktan kaynaklanan hastalıklar :

    Birincil glomerulonefrit (hastalığın kendisinin yumakçıkta başladığı durumlardır, ve çoğunlukla yumakçık yangısı anlamına gelen glomerulonefrit ile anılırlar):
        İveğen yaygın çoğalan glomerulonefrit,
        Streptokok bulaşımı sonrası,
        Streptokok-dışı bulaşımı sonrası,
        Hızla ilerleyen (yumakçık, mikroskop altında hilal görünümlü olduğu için, buna hilalimsi de denir) glomerulonefrit,
        Zarımsı glomerulonefrit,
        En az değişiklik hastalığı,
        Yerel bölümsel glomeruloskleroz (yumakçık sertleşmesi anlamına gelmektedir),
        Zarımsı-çoğalıcı glomerulonefrit,
        IgA nefropatisi,
        Süreğen glomerulonefrit,
    Yumakçığı etkileyen tümsel hastalıklar:
        Yaygın lupus kızarıklığı,
        Şeker hastalığı,
        Amiloidoz,
        Goodpasture sendromu,
        Mikroskopik çoklu damar yangısı (poliarterit),
        Wegener granülomatozu,
        Henoch-Schönlein purpurası (purpura, pıhtılaşmadaki ya da damarlardaki düzensizliklerden kaynaklanan, deride oluşan kanamalardır).
        Bakterisel endokardit (kalpteki kapakçılarda bulaşımdan dolayı oluşan yangı, zarar).
    Kalıtsal düzensizlikler:
        Alport sendromu,
        İnce bazal zar hastalığı,
        Fabry hastalığı.



Borucuklardan kaynaklanan hastalıklar:

    İveğen borucuk doku ölümü (akut tubüler nekroz),
    Tubülointerstisyel nefrit (borucuk-dokuaralığı yangısı anlamına gelmektedir; bu genel bir durumdur, ve birçok nedenden kaynaklanabilir):
        Piyelonefrit ve idrar yolları bulaşımı,
        İveğen piyelonefrit,
        Süreğen piyelonefrit ve geriakış,
        İlaçlar ve ağılardan kaynaklanan tubülointerstisyel nefrit
        Ağrıkesici nefropati,
        Ürik asit nefropatisi,
        Hiperkalsemi (yüksek kalsiyum düzeyi), ve nefrokalsinoz (böbreğin kireçlenmesi),
        Çoklu miyelom (plazma gözelerinin kemik iliğinde çoğalmalarıyle oluşan ur),

Damarlardan kaynaklanan hastalıklar:

    İyicil nefroskleroz (böbreksertliği anlamına gelmektedir; böbrek damarcıklarında ve küçük damarlarda oluşan sertlikten kaynaklanır,
    Kötücül yüksek tansiyon ve hızlanmış nefroskleroz,
    Böbrek atar damarı darlığı:
        Damar sertliği (yaşlı hastalarda),
        Fibromüsküler displazi (bağ ve kas dokularının özellikle böbrek atar damarında bozuk gelişerek bu damarın darlığına neden olması, genç hastalarda daha çok rastlanır),
    Pıhtılı mikroanjiopati (küçük damar hastalığı anlamına gelmektedir, ve birçok nedeni olabilir):
        Alışılmış çocukluk HÜS (hemolitik üremik sendrom: kanlı ishalle tanınan, bağırsakta özel bir ağı (shigatoksin) üreten bulaşımın kana karışıp böbrek damarcıklarına zarar vermesi ve gelişen iveğen böbrek yetmezliği,
        Yetişkin HÜS (birçok nedeni olup, çoğunlukla kemoterapiden kaynaklanır),
        Kalıtsal HÜS,
        TTP (trombotik trombositopenik purpura): kanın pıhtılaşmasındaki bir bozukluktan kaynaklanır.
    Orak hücreli kansızlık,
    Yaygın kabuk doku ölümü.

Böbrek taşları:

    Kalsiyum oksalat ve fosfat,
    Magnezyum amonyum fosfat (strüvit taşları),
    Ürik asit,
    Sistin.

Böbrek urları:

    İyicil urlar:
        Böbrek parmaksı adenom,
        Anjiyomiyolipom (damar, kas, ve yağ gözelerinden oluşan iyicil bir ur olup, daha çok tüberoz skleroz hastalarında rastlanır,
        Onkositom.
    Kötücül urlar:
        Böbrek gözesi karsinomu,
        Havuzcuk ürotelyum (geçiş gözesi) karsinomu.

Kas

Kas, vücutta bulunan, gelişmekte olan asıl hücreciklerin mezodermal tabakalarından oluşan, büzülebilen bir dokudur. Kas hücrelerinden oluşur. Vücuttaki görevi güç oluşumu ve (dış veya iç arası) hareket sağlamaktır.

Kas hareketlerinin büyük çoğunluğu bilinç dışında gerçekleşir ve yaşam için gerekli fonksiyonların gerçekleşmesi için büyük önem taşımaktadır (kalbin kasılarak kan pompalaması gibi). İstemli kas hareketleri vücudun hareket etmesi için kullanılır.

Kaslar, iskeletle beraber canlıya hem destek olur hem de iskeletin hareketini sağlar. İskeletin dikliği ve organizmanın şekil alması kaslar sayesinde olur. Omurgalılarda kaslar, eklemlerle birbirine bağlanmış olan iskeleti, kasılıp gevşeme ile hareket etmesini sağlar. Ayrıca omurgalılarda iç organların yapısında yer alan kaslar bu organlarda da hareketi sağlar. Örneğin sindirim sistemimizdeki kasların kasılması besinin sindirim borusunda ilerlemesini gerçekleştirir. Kaslar, çizgili, düz ve kalp kası olmak üzere üçe ayrılır. Çizgili kaslar, isteğimiz doğrultusunda çalışan kaslardır. Düz kaslar isteğimiz dışında çalışır. Kalp kası da bir çizgili kas olmasına rağmen, isteğimiz dışında çalıştığı için, kalp kası adı verilmiştir.

İskelet kasları, somatik sinir sisteminin kontrolü altındaki gönüllü kaslardır. Diğer kas türleri, yine çizgili olan kalp kası ve çizgisiz olan düz kas’tır; bu tip kas dokularının her ikisi de istemsiz veya otonom sinir sisteminin kontrolü altında olarak sınıflandırılır.[1]

Bir iskelet kası birden fazla fasikül – kas lifi demetleri içerir. Her bir lif ve her kas bir tür bağ dokusu fasya tabakasıyla çevrilidir. Kas lifleri, uzun çok çekirdekli hücrelerle sonuçlanan miyogenez olarak bilinen bir süreçte gelişimsel miyoblastların hücre füzyonundan oluşturulur. Bu hücrelerde “miyonükleus” olarak adlandırılan çekirdek hücre zarı’nın iç kısmında yer alır. Kas lifleri ayrıca enerji ihtiyaçlarını karşılamak için birden fazla mitokondri içerir.

Küçük kan dolaşımı

Pulmoner dolaşım ya da Küçük kan dolaşımı, oksijen yoksunu kanı kalpten akciğerlere taşıyan ve buradan da oksijenlenmiş kanı geri kalbe taşıyan dolaşım sistemi bölümüdür. Pulmoner dolaşım, kalbin sağ karıncık kısmından çıkan kirli kanın akciğer atar damarını izleyerek akciğere gelmesi ve akciğerlerde temizlenmesi sonucunda kalbin sol kulakçık bölümüne dökülmesi olayına denir.

Küçük kan dolaşımı sağ karıncıkta başlar sağ karıncıktan gelen kirli kan akciğer atardamarına gider. Akciğer atar damarındaki kirli kan akciğerlere gider. Akciğerlerde temizlenerek akciğer toplar damara gider. Akciğer ana toplar damar gelen temiz kan sol kulakçığa gider ve olay gerçekleşmiş olur.

Karşıtı olan ve dolaşımın diğer büyük bölümünü oluşturan sistemik dolaşımdır ki sistemik dolaşımda oksijenlenmiş kan kalpten vücudun farklı bölgelerine taşınır, buralardan da oksijen yoksunu kan geri kalbe taşınır.
Dolaşımın seyri

Vücuttan v. cava supeior ve v. cava inferior ile sağ atriuma gelen kan hemen aşağısındaki sağ ventriküle geçer. Sağ ventrikül bu kanı truncus pulmonalis aracılığıyla akciğere pompalar. Akciğerde oksijenden zenginleşen oksijenize kan v. pulmonalisler sayesinde sol atriuma geri döner. Pulmoner dolaşımda oksijen yoksunu kan kalpten pulmoner arterler yoluyla çıkar ve akciğerlere taşınır. Burada oksijeni artan kan pulmoner venler tarafından kalbe (geri) taşınır. Kan kalbin sağ karıncığından çıkarken, akciğerleri dolaştıktan sonra kalbe sol kulakçıktan giriş yapar.
Tarihçe
Pulmoner dolaşım ilk kez İbn Nefis tarafından keşfedilmiş ve 1242 yılı tarihli İbn-i Sina’nın Kanunu’ndaki Anatomi Üzerine Yorumlar isimli eserinde açıklanmıştır ki bu sebeple İbn Nefis dolaşımsal fizyolojinin babası olarak görülür.[1] Keşif daha sonra Michael Servetus’un Christianismi Restitutio isimli eserinde 1553 senesinde yayımlansa da eser bir teoloji kitabı olduğu için pek ses getirmemiş ve büyük oranda duyulmamıştır. Nitekim pulmoner dolaşım daha sonra William Harvey tarafından 1616’da tekrar keşfedilmiş ve ancak bu tarihten sonra yaygın bir şekilde anlaşılmıştır.

Superior vena kava

Vena kava superior veya üst anatoplardamar, vücudun üst kısımlarından gelen oksijenden fakir kanı kalbe taşır.

Vena cava superior; vücudun baş, boyun ve üst ekstremitelerinden gelen oksijenden fakir kanı taşıyan sağ ve sol brakiosefalik venlerin birleşmesiyle oluşur. Buradan aldığı kanları kalbin sağ atriumuna taşır.

Alt ana toplardamar

Inferior vena kava (diğer bilinen adıyla posterior vena kava), vücudun alt veya art bölgesinde bulunan toplardamarların birleşerek kalbin sağ kulakçığına açılan damarıdır. Ayrıca vücuttaki en büyük toplardamardır.[1]

Yaklaşık 10–12 cm uzunluğunda olup, yaklaşık 20–30 mm çapındadır. Karın boşluğunda, 4. ve 5. bel omurları çizgisinde iliyak toplardamarlardan oluşur. Omurganın sap tarafından diyaframa doğru yukarı uzandıktan sonra göğüs kafesi içinde kısa bir süre ilerler ve sağ kulakçığın alt-arka parçasından kalbe açılır.

Alt ana toplardamara çok sayıda toplardamar dalı katılmaktadır. Bu dallar; bel toplardamarı, böbrek ve böbrek üstü toplardamarları, frenik toplardamarlar, testis ve yumurtalığın toplardamarları ve kapı toplardamarıdır.[2]

Oksijen

Oksijen atom numarası 8 olan ve O harfi ile simgelenen kimyasal elementtir. Oksijen ismi Yunanca ὀξύς (oxis – “asit”, tam anlamıyla “keskin”, asitlerin acı tadı kastedilir) ve -γενής (-genēs) (“üretici”, tam anlamıyla “sebep olan şey”) köklerinden gelmektedir, çünkü isimlendirildiği zamanlarda tüm asitlerin oksijen içerikli olduğu sanılırdı. Standart şartlar altında, elementin iki atomu bağlanarak çok soluk mavi renkte, kokusuz, tatsız, diatomik yapıdaki, O2 formülüne sahip dioksijen gazını oluşturur.

Oksijen periyodik tablodaki kalkojen grubunun üyesidir ve neredeyse diğer tüm elementlerle kolayca bileşik (başta oksitler olmak üzere) oluşturabilecek, büyük ölçüde reaktif olan bir ametaldir. Oksijen güçlü bir oksidanttır ve tüm elementler içinde ikinci en yüksek elektronegatifliğe sahiptir (sadece florun daha yüksek bir elektro negatifliği vardır) [2]. Kütlesel olarak, hidrojen ve helyumdan sonra evrende en bol bulunan elementtir[3] ve yer kabuğunda en bol bulunan elementtir, bu kısmın kütlesinin neredeyse yarısını oksijen oluşturur[kaynak belirtilmeli]. Serbest oksijen, sudan oksijen elde etmek için Güneş ışığını kullanan bazı fotosentetik organizmalar olmadan Dünya üzerinde bulunamayacak derecede fazla reaktiftir. O2 elementi bu organizmalar evrildiğinde, yaklaşık olarak 2.5 milyar yıl önce, atmosferde birikmeye başladı.[4] Diatomik oksijen gazı hacimsel olarak havanın %20.8’ini oluşturur.[5]

Suyun kütlesinin %88’i oksijendir, bu yüzden canlı organizmaların kütlesinin büyük bir kısmını oksijen oluşturur. Organizmalardaki hem organik (proteinler, yağlar ve karbonhidratlar) hem de inorganik (dış iskelet, dişler ve kemikler) neredeyse tüm ana moleküllerin yapısında oksijen bulunur. Element halindeki oksijeni; siyanobakteriler, Algler, bitkiler üretir ve tüm kompleks yaşam biçimlerindeki canlılar hücresel solunumda kullanır. O2 atmosferde birikmeye başlamadan önce, Dünya üzerinde evrimsel sürecin erken dönemlerinde dominant olan zorunlu anaerob organizmalar için oksijen toksik etki gösterir. Oksijenin başka bir formu (allotrop) Ozon (O3), biyosferin morötesi radyasyondan korunmasına yüksek irtifadaki ozon tabakası yardımcı olur, ancak yeryüzüne yakın yerlerde hava kirliliğinin yan ürünü olarak çevreyi kirletici özelliği de bulunmaktadır. Daha yüksekte alçak Dünya yörüngesi irtifasında kayda değer miktarda atomik oksijen bulunur ve uzay araçlarında erozyona neden olur.[6]

Oksijen, sıvılaştırılmış havanın ayrımsal damıtılmasıyla, zeolitlerin basınç salınım adsorpsiyonu ile kullanılarak oksijenin havadan ayrılarak yoğunlaştırılmasıyla, suyun elektroliziyle ve diğer yollarla endüstriyel olarak üretilir. Oksijenin kullanım alanları arasında çelik, plastik ve tekstil üretimi, roket yakıtı, oksijen terapisi ve hava taşıtlarında, denizaltılarda, insanlı uzay uçuş programlarında ve dalgıçlıkta yaşam destek üniteleridir.
Tarihçe

Oksijen Carl Wilhelm Scheele tarafından 1773 yılında veya daha erken yıllarda Uppsala’da ve Joseph Priestley tarafından 1774 yılında Wiltshire’da keşfedilmiştir. Fakat öncelik genellikle Priestley’e verilir çünkü onun çalışması daha önce yayınlanmıştır. Oksijen ismi, bu elementle yaptığı deneylerle o zamanlar popüler olan korozyon ve yanma ile ilgili phlogiston teorisinin gözden düşmesine sebep olan Antoine Lavoisier tarafından 1777 yılında türetilmiştir[7].
Özellikleri
Yapı
1×5 cm’lik parlayan ultrapür oksijen viyali
Işık tayfını gösteren oksijen tüpü
Manyetik alan tarafından saptırılan sıvı oksijen damlası, oksijenin paramanyetik özelliği gösteriliyor.

Standart sıcaklık ve basınçta oksijen çok soluk mavi renkte ve kokusuz bir gazdır. O2 molekülünde iki oksijen atomu birbirlerine üçlü spin elektron dizilimiyle oluşmuş kimyasal bağlarla bağlıdır.

Oksijenin doğada kütle numaraları toplamı (15.9999, yaklaşık=) 16’dır (%99,76), 17 (%4) ve 18 (%0,20) olan üç izotopu vardır. Oksijenin atom ağırlığı 16 olarak kabul edilir. Kütle numaraları 14, 15 ve 19 olan izotopları radyoaktiftir. Fakat bu radyoaktiflerin ömrü oldukça kısadır. Oksijenin çekirdeğinde 8 proton bulunmaktadır. Kimyasal tepkimelerin hemen hemen hepsinde iki elektron alarak eksi hale geçer. Oksijen normal sıcaklıkta pasiftir; yüksek sıcaklıkta aktiftir.

Oksijenin sudaki çözünürlüğü 0 °C’de 14,6 mg/L’dir. Oksijenin kritik sıcaklığı –118,8 °C’dır. Oksijen, bu sıcaklığın üzerinde sıvılaşamaz. Yani sadece basınç ile sıvılaştırılmaz. Oksijenin kritik basıncı 49,7 atmosferdir. Bir atmosfer basınçtaki ergime noktası –218,8 °C ve kaynama noktası –183 °C dır. Belirli bir miktardaki oksijen, katı ve sıvı hallerinin her ikisinde de açık mavi ve şeffaftır. Sıvı oksijen, kuvvetli bir magnetiktir. Şayet sıvı oksijenin bir atmosfer basıncındaki bir hacmi, normal şartlar altında (760 mm Hg ve 20 °C) buharlaştırılırsa, buharın hacmi sıvı hacminin 860 misli olur. Katı oksijenin yoğunluğu –252,5 °C de 1,426 g/cm³’tür. Metallerin çok azı, sıvı halde iken oksijen absorblar (emerler). Absorblanan bu oksijen metal katılaşırken tekrar metali terk eder.

Karbondioksit

Karbondioksit, kovalent bağlı bir karbon ve iki oksijen atomundan oluşan moleküle sahip, normal koşullarda gaz halinde bulunan bileşiğin adıdır. Renk ve kokusu yoktur. Kimyasal formülü CO2 şeklinde olup molekül ağırlığı 44,009 g/mol’dür. Karbon içeren besin maddelerin metabolize edilmesi sonucu meydana gelen bir son üründür. Küresel ısınmada önemli bir pay sahibidir. Yerden yansıyan güneş ışınlarının atmosferden çıkma oranını azaltır.

Solunumdaki yeri açısından hayati önem arz eder. Oksijen akciğerlere üst hava yollarını geçerek gelir ve alveolde hemoglobin ile taşınarak alveole getirilmiş olan karbondioksit ile yer değiştirir. Daha sonra karbondioksit oksijenin takip ettiği yolla dışarıya verilir. Bitkiler gündüz CO2 alır, O2 verirler. Gece ise O2 alır, CO2 verirler.

CO2 serbest gaz halinde volkanik bölgelerden çıkan gazlarda, suda çözünmüş olarak ise maden suyunda bulunur. Şehir ve dağlık bölgelerde değişmek üzere atmosfer havasında ortalama %0,03-0,04 nispetinde, egzozda ise %13 nispetinde bulunur.

Laboratuvarda CO2, kızdırılmış kok kömürü üzerinden hava geçirilerek elde edilir. CO2 kanda belli seviyelerde bulunur ve vücudumuzun tampon sistemlerinden birini meydana getirir. Kanda artması halinde asidoz, azalması halinde ise alkaloz meydana gelir. Bu durumlar dolaylı olarak hidrojen iyonu konsantrasyonunu etkilemesi ile meydana getirir. Atardamar kanında CO2 basıncı 120 mm Hg’ye varırsa; baş ağrısı, adale seğirmeleri, oryantasyon bozukluğu, (olmayan şeyleri gören) bir şuur bulanıklığı, konfüzyon, hatta koma görülebilir.
Karbonik asit

Karbondioksitin su ile kimyasal reaksiyonu sonucu meydana gelen zayıf bir asittir: (CO2 + H2O → H2CO3). Gazoz ve soda yapımında kullanılır. Karbonik asit basınç altında şişelere konur, bir kısmı çözünür, bir kısmı ise sıvının üzerinde kalır. Kapak açılınca kaynama sesi vererek dışarı çıkar. Çözünmüş kısım ise gazoza ve sodaya tat verir.

CO2 yangın söndürme aracında da kullanılır. Bugün birçok yerde bulunması mecburi olan bu araçların aslını basınçla doldurulmuş CO2 meydana getirir. Kafi miktarda CO2 bulunan yerde yanma olayı devam edemez. Çelik tüplerde 50 Atmosfer basınç altında CO2 saklanır. Tüp içinde basınç sebebiyle sıvı halde bulunur. Musluğu açıldığında CO2 hızla buharlaşır ve yanmakta olan cismin üzerini örter, hava ile temasını keser. Böylece yanma olayı durur.
Kuru buz

Kuru buz (veya karbondioksit karı), katı karbondioksittir. Katı sudan çok daha yoğundur ve donma noktası da çok daha düşüktür. Gaz sıkıştırılarak dışarı ısı vermesi sağlanır ve bu ısı kondansatörler yardımıyla depolanır. Daha sonra birden basınç düşürülünce, madde, alması gereken ısıyı geri alamaz ve buz halinde kalır.

Oda koşullarında (~1 atm) kuru buzda katı-gaz faz geçişi, süblimleşme olur. Adının kuru buz olmasının sebebi de budur. Kuru buz, ılık veya sıcak suya konulursa, havada sisli bir ortam meydana getirir. Bunun sebebi, kuru buzun süblimleşirken ortamdaki ısıyı almasıdır. Bu, hava içerisinde bulunan su moleküllerini soğutur ve sonuçta ağır hareket eden yoğun bir sis bulutu ortaya çıkar. Aynı şey, sıvı azot için de geçerlidir.

Kuru buz elde etmek için yapılması gereken ilk iş, CO2 gazını sıvı hale dönüştürmektir. Bunun için de yüksek basınç ve düşük sıcaklık gerekir. Bir tüp içinde sıvı halde bulunan CO2, tüp eğilerek dışarı döküldüğünde gürültü ile etrafa dağılır ve sıvı halden gaz haline geçer. Bu değişim için gerekli enerjinin tamamını dışarıdan alamaz (olay çok hızlı cereyan eder) ve bir miktarını kendi içinden alır. Böylece gaz halindeki CO2 kendini soğutarak donar. Buna karbondioksit karı denir. Bu olaydan faydalanılarak istenildiği anda -80 °C’lik soğuk ortam elde edilebilir. Dewar kapları bu karın asetonla karıştırılmasıyla meydana getirilen özel termoslardır. Bu termosların dışarıyla ısı alış verişi olmadığından -80 °C’lik ortam elde edilmiş olur. CO2 karına elle dokunulduğunda yanma acısı verir ve fazla bekletildiğinde ise deriye yapışır.
Kuru buz çeşitleri[1]

Kuru buzun 3 farklı çeşidi vardır; Bunlar Nugget, Blok ve Pellet’dir.

    Nugget: Silindir şeklindeki kuru buz parçacıklarıdır. 6 mm çapında 30 – 35 mm uzunluğundadır.
    Blok – Kalıp Kuru Buz: Kalıp olarak üretilir. 11 x 11 x 40 cm kalınlığında 2,5 kg ağırlığında 12 x 21 x 30 -40- 50 – 60 cm boyutundadır.
    Pellet – Kuru Buz Pelletleri: 3 mm çapında ve yaklaşık 10 mm uzunluğundadır. Bunlar püskürtme granülü şeklinde ufak silindirik tanelerdir.

Kuru buz şu sektörlerde kullanılır:[1]

    Eğlence
    Gıda
    Taşıma ve lojistik
    Seracılık
    Haşere ilaçlama
    Temizlik
    Tıp


Kardiyoloji

Kardiyoloji, kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarını inceleyen bilim dalıdır.

Kardiyoloji önceleri iç hastalıklarının (dahiliye) bir alt dalı iken günümüzde ayrı bir anabilim dalı olarak çalışmaktadır. Yapılan araştırmalar ile biriken bilgi birikimi ve gelişen yeni teknolojiler, diğer araştırmalı ve/veya uygulamalı bilim dallarında olduğu gibi, kardiyoloji alanında da büyük gelişmeler olmasını ve alt bilim dallarının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Kardiyoloji son 30-40 yıl içerisinde tahminlerin ötesinde bir gelişme kaydetmiştir ve bu gelişmeler artarak devam etmektedir. Bu gelişmelerle birlikte, kardiyoloji içerisinde oluşmuş kimi alt dallar şunlardır:

        Girişimsel kardiyoloji
        Kalp elektrofizyolojisi

Tabii, alt dalların ortaya çıkması ve bunların üzerinde özelleşen doktorların ve araştırmacıların çalışması da yeni tanı ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine imkân sağlamaktadır.

Kardiyoloji biliminin tanı ve sağaltımını (tedavi) sağlamak için çalıştığı hastalıklar arasında, günümüzün en önemli sağlık sorunları arasında yer alan bazı hastalıklar bulunmaktadır. Bu hastalıkların birkaçı şöyle sıralanabilir:

        Hipertansiyon
        Aterosklerotik kalp hastalıkları (koroner arter hastalığı gibi)
        Kalp ritmi bozuklukları (aritmiler)
        Doğuştan kalp hastalıkları

Nefroloji, endokrinoloji gibi dalların da ilgi alanına giren yüksek tansiyon, çeşitli hastalıklara bağlı olarak gelişen kalp yetmezliği, doğuştan ya da çeşitli hastalıklara bağlı olarak gelişen kalp kapak hastalıkları ve benzeri pek çok hastalık da kardiyolojinin tanı ve sağaltımı için uğraştığı hastalıklardandır.

Kardiyolijinin kullandığı tanı araçlarından bazıları şunlardır:

        Ekokardiyografi
        Elektrokardiyografi (EKG) ve ilgili tanı yöntemleri:

                Kalp stres testi (“efor testi” ya da “eforlu EKG” olarak da bilinir)
                Taşınabilir EKG aygıtı (“Holter monitörü” olarak da bilinir)

        Kandaki kalp enzimlerinin düzeyleri
        Koroner anjiyografi

Kardiyolojide, yataklı tedavi verdiği hastaları genel servis ve Koroner yoğun Bakım ünitelerinde (KYBÜ) yatırarak tedavi etmektedir. KYBÜ’ler genel durumu ağır acil müdahale gerekebilecek hayati tehlikesi söz konusu olan(Kalp Krizi geçirenler gibi) hastaların takip edildiği birimlerdir. KYBÜ kabul edilen hastaların Kalp Ritimleri, Tansiyonları, Nabız sayıları, Kan oksijen miktarları tüm hastaların bağlı olduğu merkezi bir monitörle takip edilmekte olup bu monitörler test edilen değerlerde bir anormallik olduğunda görevli personeli alarm vererek uyarmaktadır. Genel durumu düzelen hayati tehlikesi ortadan kalkan hastalarda tetkik ve tedavisine devam etmek üzere genel servislere alınarak takip edilmektedir. Günümüzde artan ihtiyaçlar doğrultusunda Kalp Damar Hastalıkları alanında profesyonelleşmiş hastaneler kurulmaktadır. Türkiye’deki bu tip hastanelerden bazıları Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi, Siyami Ersek ve Koşuyolu Kalp Damar Hastalıkları Hastanesidir.
Anatomi ve fizyoloji

Temel Anatomi (Kalbin yapısı)

    Epikard
    Perikard
    Miyokard
    Papiller kaslar
    Endokard
    Koroner dolaşım (Kalbin kan desteği)
    Kalp kapakları

Dolaşım sistemi (Vücudun kan desteği)

    Kalp debisi
    Kalp hızı
    Vasküler direnç (damar direnci)
    Kan damarları

Pulmoner dolaşım (Kanın oksijenlenmesi)

    Pulmoner arter
    Pulmoner ven

Kalpte uyarı iletimi (Kalbin elektriksel sistemi)

    Kalbin elektriksel ileti sistemi
    Aksiyon potansiyeli
    Ventriküler aksiyon potansiyeli
    Sinoatriyal düğüm
    Atriyoventriküler düğüm
    Hiss demeti
    Purkinje lifleri

Temel kalp fizyolojisi

    Sistol
    Diyastol
    Kalp sesleri
    Önyük
    Artyük
    Kussmaul bulgusu

Koroner dolaşım bozuklukları

    Ateroskleroz
    Restenoz
    Koroner kalp hastalığı (İskemik kalp hastalığı, koroner arter hastalığı)
    Akut koroner sendrom
    Anjina
    Miyokardiyal enfarkt

Ani kardiyak ölüm ve tedavisi

    Kardiyak arrest
    Ani kardiyak ölümün tedavisi (kardiyopulmoner resüsitasyon)

Miyokard hastalıkları

    Kardiyomiyopati
    Konjestif kalp yetmezliği
    Ventiküler hipertrofi
    Kalbin primer tümörleri

Perikard hastalıkları

    Perikardit
    Perikardiyal tamponad
    Konstriktif perikardit

Kalp kapaklarının hastalıkları

    Aortik kapağın hastalıkları
    Mitral kapağın hastalıkları
    Pulmoner kapağın hastalıkları
    Triküspid kapağın hastalıkları

Kalbin elektriksel sisteminin bozuklukları

    Kardiyak aritimler
    Bigemini
    Prematür ventriküler kontraksiyon
    Ventriküler taşikardi
    Ventriküler fibrilasyon
    Hasta sinüs sendromu
    Dal blokları
    Kalp blokları
    Kalbin elektriksel sisteminin özel bozuklukları

Kalbin enflamasyon ve enfeksiyonları

    Endokardit
    Miyokardit
    Perikardit

Konjenital kalp hastalıkları

    Atriyal septal defekt (ASD)
    Ventriküler septal defekt (VSD)
    Patent duktus arteriyozus (PDA)
    Biküspid aortik kapak (BAK)
    Fallot tetralojisi (FT)
    Büyük damarların transpozisyonu (BDT)

Kan damarlarının hastalıkları

    Vaskülit
    Ateroskleroz
    Anevrizma
    Variköz venler (varis)
    Ekonomik sınıf sendromu
    Aort koarktasyonu
    Aort diseksiyonu
    Karotid arter hastalığı
    Karotid arter diseksiyonu

Koroner arter hastalığında tıbbi müdahale işlemleri

    Aterektomi
    Anjiyoplasti (anjiyo) (PTCA)
    Stentleme
    Koroner arter baypas cerrahisi

Lenfatik sistem

Lenfatik sistem veya lenfoid sistem, omurgalılarda dolaşım sistemi ve bağışıklık sistemi’nin bir parçası olan bir organ sistemi’dir. Geniş bir lenf ağından, lenfatik damarlardan, lenf düğümlerinden, lenfatik veya lenfoid organlardan ve lenfoid dokulardan oluşur.[1][2] Damarlar lenf (Latince “lenfa” kelimesi tatlı su tanrısı “Lenfa”)[3] adlı berrak bir sıvıyı kalbe doğru taşır.

Kardiyovasküler sistemden farklı olarak, lenfatik sistem kapalı sistem değildir. İnsan dolaşım sistemi, kan’dan plazma’yı çıkaran kılcal filtrasyon yoluyla günde ortalama 20 litre kan işler. Kabaca 17 litre filtrelenmiş plazma doğrudan kan damarı’na geri emilirken kalan üç litre interstisyel sıvı içinde bırakılır. Lenfatik sistemin ana işlevlerinden biri, fazla üç litre için kana yardımcı bir dönüş yolu sağlamaktır.[4]

Diğer ana işlev, bağışıklık savunmasıdır. Lenf, atık ürünler ve bakteri ve proteinlerle birlikte hücresel artıklar içermesi bakımından kan plazmasına çok benzer. Lenf hücreleri çoğunlukla lenfositlerdir. İlişkili lenfoid organlar lenfoid dokudan oluşur ve lenfosit üretiminin veya lenfosit aktivasyonunun gerçekleştirildiği yerlerdir. Bunlara lenf düğümleri (en yüksek lenfosit konsantrasyonunun bulunduğu yer), dalak, timus ve bademcikler dahildir. Lenfositler başlangıçta kemik iliğinde üretilir. Lenfoid organlar ayrıca destek için stromal hücre gibi diğer hücre türlerini de içerir.[5] Lenfoid doku ayrıca mukoza ile ilişkili lenfoid doku (MALT) gibi mukozalar ile de ilişkilidir.[6]

Vücut savunmasında önemli bir rol oynayan lenfositler lenf sisteminde üretilir ve olgunlaştırılır.[7]

Dolaşımdaki kandan gelen sıvı, kılcal hareketle vücudun dokularına sızar ve hücrelere besin taşır. Sıvı, dokuları interstisyel sıvı olarak yıkar, atık ürünleri, bakterileri ve hasarlı hücreleri toplar ve daha sonra lenf olarak lenfatik kılcal damarlara ve lenf damarlarına akar. Bu damarlar, bakteri ve hasarlı hücreler gibi istenmeyen maddeleri filtreleyen çok sayıda lenf düğümünden geçerek lenfi vücudun her yerine taşır. Lenf daha sonra lenf kanalı olarak bilinen çok daha büyük lenf damarlarına geçer. Sağ lenf kanalı vücudun sağ tarafını boşaltır ve torasik kanal olarak bilinen çok daha büyük sol lenf kanalı vücudun sol tarafını boşaltır. Kanallar kan dolaşımına geri dönmek için subklavyen venlere boşalır. Lenf, kas kasılmaları ile sistem içinde hareket ettirilir.[8] Bazı omurgalılarda, lenfleri damarlara pompalayan bir lenf kalbi bulunur.[8][9]

Lenfatik sistem ilk olarak 17. yüzyılda bağımsız olarak Olaus Rudbeck ve Thomas Bartholin tarafından tanımlanmıştır.[10]

Lenf düğümlerinin yangısına lenfadenitis, lenf damarlarının yangısına ise lenfanjitis denir.
Yapısı
Lenfatik sistemdeki damar ve organların şeması

Lenfatik sistem, iletken bir lenfatik damarlar, lenfoid organlar, lenfoid dokular ve dolaşımdaki lenf ağından oluşur.

Lenfatik sistem kabaca iki temel başlığa ayrılabılır. Lenf düğümleri ve lenfatikler (lenf damarları). Lenf kapillerleri veya lenfatikler normal dolaşımın aksine merkezden perifere değil, periferden merkeze doğru yöndedir. Örneğin bağırsaklarda villuslar içerisinde başlar. Buradaki alt ünitelere lakteal adı verilir. Lenf kapillerleri bir ucu kapalı formasyondadır. Laktealler birleşerek daha büyük lenfatikleri oluşturur. Göğüs-karın hizasında ise Cysterna chili denilen (Peke sarnıcı) yapıya ulaşarak sistemik dolaşıma geçerler. Bu arada yollar üzerinde lenf düğümlerini oluştururlar.
Birincil lenfoid organlar

Birincil (veya merkezi) lenfoid organlar, olgunlaşmamış progenitör hücrelerden lenfositler üretir. Timus ve kemik iliği, lenfosit dokularının üretiminde ve erken klonal seçim ile ilgili birincil lenfoid organları oluşturur.
Lenf organları

Kemik iliği ve timüs birincil lenfatik organlar olarak kabul edilirler ve olgunlaşmamış proginatör hücrelerden lenfosit üretiminden sorumludurlar. Buna ek olarak ikincil lenf organları arasında lenf nodları ve dalak bulunur. İkincil organların görevi olgun lenfositleri depolamak ve edinilmiş bağışıklık sistemini aktive etmektir.[11]
Kemik iliği
Ana madde: Kemik iliği

Kemik iliği, hem T hücresi öncüllerinin oluşturulmasından hem de bağışıklık sisteminin önemli hücre tipleri olan B hücrelerinin üretilmesinden ve olgunlaşmasından sorumludur. B hücreleri kemik iliğinden hemen dolaşım sistemine katılır ve patojen aramak için ikincil lenfoid organlara gider. T hücreleri ise kemik iliğinden timusa giderek daha fazla gelişerek olgunlaşırlar. Olgun T hücreleri daha sonra patojen aramak için B hücrelerine katılır. T hücrelerinin diğer %95’i, bir programlanmış hücre ölümü biçimi olan apoptoz sürecini başlatır.
Timus
Ana madde: Timus

Timus, doğum sonrası antijen stimülasyonuna yanıt olarak doğumdan itibaren boyut olarak artar. En çok yenidoğan ve ergenlik öncesi dönemlerde aktiftir. Ergenlikte, ergenliğin başlarında, timus atrofiye ve gerilemeye başlar ve çoğunlukla timik stromanın yerini alan adipoz doku bulunur. Ancak kalıcı T lenfopoezi yetişkin yaşamı boyunca devam eder. Timusun kaybı veya yokluğu, ciddi immün yetmezliğe ve ardından enfeksiyona karşı yüksek duyarlılığa neden olur. Çoğu türde, timus epitelden oluşan septa ile bölünmüş lobüllerden oluşur; bu nedenle genellikle epitelyal bir organ olarak kabul edilir. T hücreleri timositlerden olgunlaşır, çoğalır ve epitel hücreleri ile etkileşime girmek için medullaya girmeden önce timik kortekste bir seçim sürecinden geçer.

Timus, hematopoietik progenitör hücrelerden T hücrelerinin gelişimi için endüktif bir ortam sağlar. Ek olarak, timik stromal hücreler, işlevsel ve kendi kendine toleranslı bir T hücre repertuvarının seçilmesine izin verir. Bu nedenle, timusun en önemli rollerinden biri merkezi toleransın uyarılmasıdır.
İkincil lenfoid organlar

lenf düğümüleri ve dalak içeren ikincil (veya periferal) lenfoid organlar (SLO), olgun saf lenfositleri korur ve bir adaptif bağışıklık tepkisi başlatır.[12] Çevresel lenfoid organlar, antijenler tarafından lenfosit aktivasyon bölgeleridir. Aktivasyon klonal genişlemeye ve afinite olgunlaşmasına yol açar. Olgun lenfositler, spesifik antijenleriyle karşılaşana kadar kan ve çevresel lenfoid organlar arasında dolaşır.
Dalak
Ana madde: dalak

Dalağın ana işlevleri şunlardır:

    Antijenlerle savaşmak için bağışıklık hücreleri üretmek
    partikül maddeyi ve yaşlanmış kan hücrelerini, özellikle kırmızı kan hücresilerini uzaklaştırmak
    fetal yaşam sırasında kan hücreleri üretmek.

Dalak antikorları beyaz küspe (ingilizce:white pulp) sentezler ve kan ve lenf düğümü dolaşımı yoluyla antikor kaplı bakterileri ve antikor kaplı kan hücrelerini uzaklaştırır. 2009’da fareler kullanılarak yayınlanan bir araştırma, dalağın rezervinde vücudun monositlerinin yarısını kırmızı hamur (ingilizce:red pulp) içinde içerdiğini buldu.[13] Bu monositler, yaralanmış dokuya (kalp gibi) hareket ettiklerinde, doku iyileşmesini teşvik ederken dendritik hücrelere ve makrofajlara dönüşürler.[13][14][15] Dalak, mononükleer fagosit sisteminin bir faaliyet merkezidir ve yokluğu belirli enfeksiyonlara yatkınlığa neden olduğu için büyük bir lenf düğümüne benzer olarak kabul edilebilir.

Timus gibi, dalakta sadece efferent lenfatik damarlar bulunur. Hem kısa gastrik arterler hem de splenik arter ona kan sağlar.[16] Germinal merkezler, penisier kökler olarak adlandırılan arteriyoller (ingilizce:arteriole) tarafından sağlanır.[17]

Doğum öncesi gelişimin beşinci ayına kadar dalak kırmızı kan hücreleri yapar; doğumdan sonra, yalnızca kemik iliği, hematopoezden sorumludur. Büyük bir lenfoid organ ve retiküloendotelyal sistemde merkezi bir oyuncu olarak dalak, lenfosit üretme yeteneğini korur. Dalak kırmızı kan hücreleri ve lenfositleri depolar. Acil bir durumda yardımcı olmak için yeterli kan hücresini depolayabilir. Lenfositlerin %25’e kadarı herhangi bir zamanda saklanabilir.[11]
Lenf düğümleri
Ana madde: Lenf düğümü
Aferent ve efferent lenfatik damarları gösteren bir lenf düğümü
Bölgesel lenf düğümleri

Lenf düğümü, lenfin kana geri dönerken içinden geçtiği organize bir lenfoid doku topluluğudur. Lenf düğümleri, lenfatik sistem boyunca aralıklarla bulunur. Birkaç aferent lenf damarı, lenf düğümünün maddesinden sızan ve daha sonra bir efferent lenf damarı tarafından boşaltılan lenfi getirir. İnsan vücudundaki yaklaşık 800 lenf düğümünden yaklaşık 300’ü baş ve boyunda bulunur.[18] Birçoğu koltuk altı ve karın bölgelerinde olduğu gibi farklı bölgelerde kümeler halinde gruplandırılmıştır. Lenf düğümü kümeleri genellikle uzuvların proksimal uçlarında (kasıklar, koltuk altları) ve boyunda bulunur; burada yaralanmalardan kaynaklanan patojen kontaminasyonunu sürdürmesi muhtemel vücut bölgelerinden lenf toplanır. Lenf düğümleri özellikle göğüste, boyunda, pelviste aksilla, kasık bölgesi ve bağırsakların kan damarlarıyla ilişkili mediasten’de çok sayıdadır.[6]

Lenf düğümünün maddesi, korteks olarak adlandırılan bir dış kısımda bulunan lenfoid foliküllerden oluşur. Düğümün iç kısmına medulla denir ve hilum olarak bilinen bir kısım hariç her tarafı korteksle çevrilidir. Hilum, lenf düğümünün yüzeyinde bir çöküntü olarak ortaya çıkar ve aksi takdirde küresel lenf düğümünün fasulye şeklinde veya oval olmasına neden olur. Efferent lenf damarı doğrudan hilustaki lenf düğümünden çıkar. Lenf düğümünü kanla besleyen arterler ve damarlar hilustan girer ve çıkar. Parakorteks adı verilen lenf düğümü bölgesi medullayı hemen çevreler. Çoğunlukla olgunlaşmamış T hücreleri veya timositler içeren korteksin aksine, parakorteks olgunlaşmamış ve olgun T hücrelerinin bir karışımına sahiptir. Lenfositler, parakortekste bulunan özelleşmiş yüksek endotelyal venüller yoluyla lenf düğümlerine girerler.

Lenf folikülü, lenf düğümünün fonksiyonel durumuna göre sayısı, boyutu ve konfigürasyonu değişen yoğun bir lenfosit topluluğudur. Örneğin, yabancı bir antijenle karşılaştığında foliküller önemli ölçüde genişler. B hücresilerin veya B lenfositlerin seçimi, lenf düğümlerinin germinal merkezi’nde gerçekleşir.

İkincil lenfoid doku, yabancı veya değiştirilmiş doğal moleküllerin (antijenler) lenfositlerle etkileşime girmesi için ortamı sağlar. lenf düğümüleri ve bademcikler içindeki lenfoid foliküller, Peyer yamaları, dalak, adenoidler, cilt, vs mukoza ile ilişkili lenfoid dokusu (MALT) ile ilişkili örneklenir.

Mide-bağırsak duvar’da, ek’i kolonunkine benzer bir mukozaya sahiptir, ancak burada yoğun olarak lenfositlerle birlikte sızmıştır.
Tersiyer lenfoid organlar

Tersiyer lenfoid organlar (TLO’lar), kronik enfeksiyon, nakledilen organlar aşı reddi, bazı kanserler ve otoimmün ve otoimmün ile ilgili hastalıklar gibi kronik iltihap bölgelerinde periferik dokularda oluşan anormal lenf düğümü benzeri yapılardır.[19] TLO’lar, ontojeni sırasında sitokinler ve hematopoietik hücrelere bağlı olarak lenfoid dokuların oluşturulduğu ancak yine de interstisyel sıvı boşaltıldığı ve aynı kimyasal haberciler ve gradyanlara yanıt olarak lenfositlerin taşındığı normal süreçten farklı düzenlenir.[20] TLO’lar tipik olarak çok daha az lenfosit içerir ve yalnızca inflamasyon ile sonuçlanan antijenlerle karşı karşıya kaldıklarında bir bağışıklık rolü üstlenirler. Bunu, kan ve lenften lenfositleri ithal ederek başarırlar.[21] TLO’lar genellikle bir foliküler dendritik hücre ağı (FDC’ler) ile çevrili aktif bir germinal merkez’e sahiptir.[22] TLO’lar kansere karşı bağışıklık yanıtında önemli bir rol oynar. Tümörlerinin yakınında TLO’ları olan hastalar daha iyi bir prognoza sahip olma eğilimindedir,[23][24] ancak bazı kanserler için bunun tersi geçerlidir.[25] Aktif bir germinal merkez içeren TLO’lar, germinal merkezi olmayan TLO’lara sahip olanlardan daha iyi bir prognoza sahip olma eğilimindedir.[23][24] Bu hastaların daha uzun yaşama eğiliminin nedeninin, TLO’ların aracılık ettiği tümöre karşı bağışıklık tepkisi olduğu düşünülmektedir. TLO’lar, hastalar immünoterapi ile tedavi edildiğinde bir anti-tümör tepkisini de destekleyebilir.[26] TLO’lara, üçüncül lenfoid yapılar (TLS) ve ektopik lenfoid yapılar (ELS) dahil olmak üzere birçok farklı şekilde atıfta bulunulmuştur. Kolorektal kanserle ilişkili olduklarında genellikle Crohn benzeri lenfoid reaksiyon olarak adlandırılırlar.[23]
Diğer lenfoid doku

Lenfatik sistemle ilişkili lenfoid doku, vücudu enfeksiyonlara ve tümörlerin yayılmasına karşı savunmada bağışıklık işlevleriyle ilgilidir. Çeşitli tiplerde lökositler (beyaz kan hücreleri) ile retiküler liflerden oluşan bağ dokusundan oluşur, çoğunlukla lenfositler iç içe geçmiştir ve içinden lenf geçer.[27] Lenfoid dokunun yoğun bir şekilde lenfositlerle dolu bölgelerine “lenfoid folikül” adı verilir. Lenfoid doku, yapısal olarak lenf düğümleri olarak iyi organize edilmiş olabilir veya mukoza ile ilişkili lenfoid doku (MALT) olarak bilinen gevşek şekilde organize edilmiş lenfoid foliküllerden oluşabilir.

Merkezi sinir sistemi de lenfatik damarlara sahiptir. Meninksler içine ve dışına T hücre geçitlerinin araştırılması, beyni çevreleyen zara anatomik olarak entegre olan dural sinüsler içindeki fonksiyonel meningeal lenfatik damarlarını ortaya çıkardı.[28]
Lenfatik damarlar
Doku boşluklarındaki lenf kılcal damarları

Lenf damarları olarak da adlandırılan lenfatik damarlar, vücudun farklı bölümleri arasında lenf ileten ince duvarlı damarlardır.[29] Bunlar, lenf kılcal damarları tübüler damarlarını ve daha büyük toplayıcı damarları – sağ lenfatik kanal ve torasik kanal (sol lenfatik kanal) içerir. Lenf kılcal damarları dokulardan interstisyel sıvının emiliminden esas olarak sorumludur, lenf damarları ise emilen sıvıyı daha büyük toplama kanallarına doğru iter ve burada nihayetinde subklavyen damarlar yoluyla kan dolaşımına geri döner.

Lenfatik sistemin dokuları, vücut sıvısı dengesinin korunmasından sorumludur. Kılcal damar ağı ve toplayıcı lenfatik damarlar, ekstravaze sıvıyı, proteinler ve antijenlerle birlikte dolaşım sistemine geri taşımak için verimli bir şekilde boşaltmak ve taşımak için çalışır. Damarlardaki çok sayıda intraluminal valf, reflü olmadan tek yönlü bir lenf akışı sağlar.[30] Bu tek yönlü akışı sağlamak için biri birincil ve diğeri ikincil valf sistemi olmak üzere iki valf sistemi kullanılır.[31] Kılcal damarlar kör uçludur ve kılcal damarların uçlarındaki valfler, birincil damarlara tek yönlü bir akışa izin vermek için ankraj filamanları ile birlikte özel bağlantılar kullanır. Bununla birlikte, toplayıcı lenfatikler, intraluminal valflerin ve lenfatik kas hücrelerinin birleşik hareketleriyle lenfi itmek için hareket eder.[32]
Gelişimi

Embriyonik gelişimin beşinci haftasının sonunda lenfatik dokular gelişmeye başlar.[33] Lenfatik damarlar, mezoderm kaynaklı gelişen damarlardan kaynaklanan lenf keselerinden gelişir.

Ortaya çıkan ilk lenf keseleri, iç şahdamar (ingilizce: jugular) ve köprücük altı (ingilizce: subclavian) damarların birleştiği yerde eşleştirilmiş şahdamar lenf keseleridir.[33] Juguler lenf keselerinden lenfatik kılcal sinir ağları (ingilizce:plexus) göğüs kafesine (toraks), üst uzuvlara, boyuna ve başa yayılır.[33] Bazı pleksuslar kendi bölgelerinde genişler ve lenfatik damarlar oluşturur. Her bir şahdamarı lenf kesesi, şah damarıyla en az bir bağlantıyı korur, soldaki ise göğüs kanalın üst kısmına doğru gelişir.

Görünen bir sonraki lenf kesesi, bağırsak mezenterinin kökündeki eşleşmemiş retroperitoneal lenf kesesidir. İlkel vena kava ve mezonefrik damarlardan gelişir. Kılcal pleksuslar ve lenfatik damarlar retroperitoneal lenf kesesinden karın iç organlara ve diyaframa yayılır. Kese, sisterna şili ile bağlantı kurar ancak komşu damarlarla olan bağlantısını kaybeder.

Lenf keselerinin sonuncusu, eşleştirilmiş arka lenf keseleri iliak damarlardan gelişir. Arka lenf keseleri, karın duvarı, leğen (pelvik) bölgesi ve alt uzuvların kılcal pleksuslarını ve lenfatik damarlarını üretir. Arka lenf keseleri cisterna chyli ile birleşir ve komşu damarlarla olan bağlantılarını kaybeder.

Sisterna chyli’nin geliştiği kesenin ön kısmı dışında, tüm lenf keseleri mezenkimal hücreler tarafından istila edilir ve lenf nodu gruplarına dönüştürülür.

Dalak, midenin dorsal mezenterinin katmanları arasındaki mezenkimal hücrelerden gelişir.[33] Timus üçüncü faringeal kesenin bir uzantısı olarak ortaya çıkar.
İşlev

Lenfatik sistemin birbiriyle ilişkili birden fazla işlevi vardır:[34]

    dokulardan interstisyel sıvı
    Sindirim sisteminden yağ asidileri ve yağları şil (keylüs, kilüs) (ingilizce:chyle) olarak emer ve taşır.
    Beyaz kan hücrelerini lenf düğümlerinden kemiklere taşır
    Lenf, dendritik hücreler gibi antijen sunan hücreleri bir bağışıklık tepkisinin uyarıldığı lenf düğümlerine taşır.

Yağ emilimi
Yiyeceklerdeki besinler bağırsak villusları yoluyla emilir. (resimde büyük ölçüde büyütülmüş) kan ve lenf. Uzun zincirli yağ asidileri (ve bazı ilaçlar gibi benzer yağ çözünürlüğüne sahip diğer lipid’ler) lenf tarafından emilir ve şilomikronlar (ingilizce:chylomicron) içinde sarılı olarak lenf içinde hareket ederler. Lenfatik sistemin torasik kanalı yoluyla hareket ederler ve son olarak sol subklavian ven yoluyla kana girerler, böylece karaciğerin ilk geçiş metabolizması tamamen atlanır.

Lakteals olarak adlandırılan lenf damarları, ağırlıklı olarak ince bağırsakta mide-bağırsak sisteminin (kısaca:GI) başlangıcındadır. İnce bağırsak tarafından emilen diğer besinlerin çoğu, portal ven yoluyla işlenmek üzere karaciğer içine süzülmek üzere portal venöz sisteme aktarılırken, yağlar (lipidler) torasik kanal yoluyla kan dolaşımına taşınmak üzere lenf sistemine iletilir. (İstisnalar vardır, örneğin orta zincirli trigliseritler, GI yolundan portal sisteme pasif olarak yayılan gliserolün yağ asidi esterleridir.) İnce bağırsak lenfatiklerinden kaynaklanan zenginleştirilmiş lenf, chyle denir. Dolaşım sistemine salınan besinler, sistemik dolaşımdan geçerek karaciğer tarafından işlenir.
Bağışıklık fonksiyonu

Lenfatik sistem, T-hücreleri ve B-hücreleri dahil adaptif bağışıklık sistemi ile ilgili hücreler için birincil bölge olarak vücudun bağışıklık sisteminde önemli bir rol oynar. Lenfatik sistemdeki hücreler sunulan antijenler’e tepki verir veya hücreler tarafından doğrudan veya diğer dendritik hücreler tarafından bulunur. Bir antijen tanındığında giderek daha fazla hücrenin aktivasyonunu ve alımını, antikorlar ve sitokinler üretimini ve makrofajlar gibi diğer immünolojik hücrelerin alımını içeren bir immünolojik kaskad (çağlayan) başlar.
Klinik önemi
Ana madde: Lenfatik hastalık

Çeşitli organların lenfatik drenajının incelenmesi, kanserin tanı, hastalığın sonucunu tahmini(prognoz) ve tedavisinde önemlidir. Lenfatik sistem, vücudun birçok dokusuna yakınlığı nedeniyle, metastaz adı verilen bir süreçte kanserli hücrelerin vücudun çeşitli bölgeleri arasında taşınmasından sorumludur. Araya giren lenf düğümleri kanser hücrelerini yakalayabilir. Kanser hücrelerini yok etmede başarılı olmazlarsa, düğümler ikincil tümör bölgeleri haline gelebilir.
Büyümüş lenf düğümleri
Ana madde: Lenfadenopati

Lenfadenopati bir veya daha fazla genişlemiş lenf düğümünü ifade eder. Küçük gruplar veya tek tek büyümüş lenf düğümleri, enfeksiyon veya iltihap’a yanıt olarak genellikle “reaktif”tir. Buna “lokal” lenfadenopati denir. Vücudun farklı bölgelerinde çok sayıda lenf düğümü tutulduğunda buna “genelleştirilmiş” lenfadenopati denir.

Genelleştirilmiş lenfadenopati, enfeksiyöz mononükleoz, tüberküloz ve HIV gibi enfeksiyonlardan, SLE ve romatoid artrit gibi bağ dokusu hastalıklarından ve kanserlerden, hem aşağıda tartışılan lenf düğümlerindeki doku kanserleri ve hem de vücudun diğer bölümlerinden lenfatik sistemi yoluyla ulaşan kanserli hücrelerin metastazından kaynaklanabilir.[35]
Lenfödem
Ana madde: Lenfödem

Lenfödem, lenfatik sistem hasar gördüğünde veya kötü oluşumlarında oluşabilen, lenf birikiminin neden olduğu şişme’dir. Yüz, boyun ve karın da etkilenebilse de, genellikle uzuvları etkiler. Fil hastalığı olarak adlandırılan aşırı bir durumda ödem, fil uzuvlarındaki cilde benzer bir görünümle cilt kalınlaşacak kadar ilerler.[36]

Çoğu durumda nedenleri bilinmemekle birlikte, bazen daha önce lenfatik filaryaz gibi bir paraziter hastalığın neden olduğu ciddi enfeksiyon öyküsü vardır.

Lenfanjiomatozis, lenfatik damarlardan oluşan çoklu kistleri veya lezyonları içeren bir hastalıktır.

Lenfödem, koltukaltında (zayıf lenfatik drenaj nedeniyle kolun şişmesine neden olur) veya kasıkta (bacağın şişmesine neden olur) lenf bezlerinin ameliyatla alınması sonrasında da oluşabilir. Geleneksel tedavi elle lenfatik drenaj ve kompresyon giysisilerle yapılır. Lenfödem tedavisi için iki ilaç klinik deneylerdedir: Lymfactin[37] ve Ubenimex/Bestatin.

Elle lenfatik drenajın etkilerinin kalıcı olduğunu gösteren hiçbir kanıt yoktur.[38]
Kanser
Reed-Sternberg hücreleri.
Ana madde: Lenfoma

Lenfatik sistemin Kanser birincil veya ikincil olabilir. Lenfoma, lenfatik doku kaynaklı kanser anlamına gelir. Lenfoid lösemiler ve lenfomalar artık aynı tip hücre soyunun tümörleri olarak kabul edilmektedir. Kanda veya kemik iliğinde “lösemi” ve lenf dokusunda “lenfoma” olarak adlandırılırlar. Bunlar “lenfoid malignite” adı altında gruplandırılmıştır.[39]

Lenfoma genellikle Hodgkin lenfoma veya Hodgkin olmayan lenfoma olarak kabul edilir. Hodgkin lenfoma, mikroskop altında görülebilen Reed–Sternberg hücresi olarak adlandırılan belirli bir hücre tipi ile karakterize edilir. Epstein–Barr virüsü ile geçmişteki enfeksiyonla ilişkilidir ve genellikle ağrısız bir “kauçuk” lenfadenopatiye neden olur. Ann Arbor evreleme kullanılarak evrelemesi yapılır. Kemoterapi genellikle ABVD’yi içerir ve ayrıca radyoterapi’yi de içerebilir.[35] Hodgkin olmayan lenfoma, B-hücrelerin veya T-hücrelerinin proliferasyonunun artması ile karakterize edilen bir kanserdir ve genellikle Hodgkin lenfomadan daha büyük bir yaş grubunda ortaya çıkar. “yüksek dereceli” veya “düşük dereceli” olmasına göre tedavi edilir ve Hodgkin lenfomaya göre daha kötü prognoz (hastalığın sonucunu tahmin) taşır.[35]

Lenfanjiosarkom kötü huylu bir yumuşak doku tümörü iken lenfanjioma sıklıkla Turner sendromu ile birlikte görülen iyi huylu bir tümördür. Lymphangioleiomyomatosis akciğerlerde oluşan lenfatiklerin düz kaslarının iyi huylu bir tümörüdür.

Lenfoid lösemi, konakçının farklı lenfatik hücrelerden yoksun olduğu başka bir kanser türüdür.
Diğer

    Castleman hastalığı
    Şilotoraks
    Kawasaki hastalığı
    Kikuchi hastalığı
    Liödem
    Lenfanjit
    Lenfatik filaryaz
    Lenfositik koriomenenjit
    Soliter lenfatik nodül


Kan damarı

Kan damarları dolaşım sisteminin organlarındandır. Görevleri kanı vücudun bölümlerine taşımak olan kan damarlarının farklı türleri vardır. Temel kan damarı tipleri atardamarlar (arter) ve toplardamarlardır (ven). Atardamarlar kanı kalpten alıp vücudun farklı bölümlerine taşırken, toplardamarlar vücudun farklı bölümlerinden kanı kalbe taşırlar. Bununla birlikte iki istisna mevcuttur: pulmoner arter kirli kan, pulmoner ven ise temiz kan taşır. Vücuttaki en büyük damar kanın kendisi aracılığıyla tüm vücuda doğru pompalandığı aort atardamarıdır. Vücutta bulunan her organın en az bir tane temiz kanı kalpten getiren ve birden fazla kirli kanı kalbe götüren damarı vardır. İnsan vücudundaki damarların toplam uzunluğu 100 km kadardır.
Anatomi

Tüm kan damarları aynı temel yapıya sahiptir. Endotelyum, en içteki tabaka, bağdoku ile çevrilidir. Bu dokunun etrafında ise adventitia olarak bilinen ilave bir bağdoku daha bulunmaktadır ki bu dokuda kas tabakasına yardımcı olan sinirlerle birlikte, eğer damar büyük bir kan damarıysa, besleyici kılcal damarlar bulunur.
Çeşitleri

Çeşitli kan damarı çeşitleri bulunmaktadır:

    Arterler/Atardamarlar
        Aort (en büyük arter, kanı kalbin dışına taşır)
        Aortun dalları, örneğin karotid arter, subklaviyan arter, truncus coeliacus (çölyak trunkus), mezenterik arterler, renal arter ve iliyak arter.
    Arteriyoller/Atardamarcıklar
    Kılcal damarlar (en küçük kan damarları)
    Venüller/Toplardamarcıklar
    Venler/Toplardamarlar
        Büyük toplayıcı damarlar, örneğin subklaviyan ven, juguler ven, renal ven ve iliyak ven.
        Venae cavae/Vena kava (iki en büyük ven, kanı kalbe taşırlar)

Bunlar kabaca arteryal ve venöz olarak gruplandırılabilirler ki bu kanın damarda kalbe doğru mu kalpten uzaklaşarak mı ilerlediğine bağlıdır. Bununla birlikte “arteryal kan” terimi yüksek seviyede oksijen ihtiva eden kan anlamında kullanılır (ve venöz kan da tam tersi şekilde tanımlanır). Yine de, örneğin pulmoner arter “venöz kan” taşırken, pulmoner ven oksijen bakımından zengin kan taşır.
Fizyoloji
Bağ dokuda bulunan bir kapiller damar ve ona ait endotel hücresi (kırmızı ok) ile perisit hücresi (siyah ok). Damar lümeninde eritrositler görülmekte.

Kan damarları aktif biçimde kanın taşınmasında yer almazlar (fark edilebilecek peristaltizme sahip değillerdir), fakat arterler – ve bir seviyeye kadar venler – kas tabakasının kasılması suretiyle kendi iç çaplarını kontrol edebilirler. Bu da organlara akan kan miktarını etkiler ve otonom sinir sistemi tarafından kontrol edilir. Ayrıca vazodilasyon ve vazkonstriksiyon termoregülasyon teknikleri olarak antagonistik biçimde (yani sıcaklıktaki değişikliğe karşı olarak) gerçekleşir.

Kan tarafından taşınan en önemli besin kırmızı kan hücrelerineki hemoglobine bağlanarak taşınan oksijendir. Pulmoner arter dışındaki tüm arterlerde, hemoglobin yüksek oranda (%95-%100) oksijene doymuştur. Pulmoner ven dışındaki tüm venlerde ise, hemoglobin yaklaşık %70 seviyesinde doymamış hâle gelir. (Değerler pulmoner dolaşımda terstir.)

Vazokonstriksiyon kan damarlarının, duvarlarındaki vasküler düz kasın kasılmasıyla, konstriksiyonu yani kısılması, enine kesit alanının küçülmesidir ve vazokonstriktörler tarafından kontrol edilir. Bunlara parakrin etmenler ve nörotransmitterler dahildir.

Benzeri bir mekanizmayla, tersi olan vazodilasyon da kan damarları tarafından gerçekleştirilebilir. Vazodilatörlerce kontrol edilen vazodilasyonda, iç çap genişletilir. En önemli vazodilatör nitrik oksittir.
Hastalıklar

Organların canlılığını ve fonksiyonlarını koruyabilmesi için onları besleyen kan akımının düzgün ve sürekli olması gerekir. Bu yüzden damarlardaki en ufak tıkanıklıklar ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Yaşlanma, diyabet, toksik maddelerin vücutta birimi hareketsizlik gibi unsurlar ve bazı damar dışı hastalıklar damarlarda daralmalara ve tıkanmalara sebep olabilir. Arteri tıkanan organın tamamı veya beslenemeyen kısmı kangren olur ve fonksiyonlarını yitirir. Daha az görülen ven tıkanıklıklarında ise tıkanmanın yaygınlığına göre az veya çok fonksiyon bozuklukları ortaya çıkar.

Damar cerrahisi; arterlerin, venlerin ve lenf damarlarının tıbbi ve cerrahi hastalıklarıyla ilgilenen tıbbi bölümdür.

Tıkanma ve darlıklarda, balon anjioplastisi ve stent uygulamaları, emboli tıkanmalarında ve damar sertliğine bağlı tromboz oluşumlarında ameliyat ile tıkanıklıkların giderilmesi, anevrizma tedavisinde cerrahi ve endovasküler greft uygulamaları, varis ameliyatları, toplardamar tıkanmalarında pıhtılaşmayı önleyici ilaç uygulamaları, pıhtı eritici tedaviler damar cerrahisinin başlıca ilgilendiği konuları oluşturur.


Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia

Author: RasitTunca

Bir cevap yazın