Efsane1Türk Board

Tam Versiyon: Üçüncü halîfe emîr-ül mü’minîn Osmân-ı Zinnûreyn “r.a.” menkıbeleri 1. Bölüm
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyon'a bakınız.

Üçüncü halîfe emîr-ül mü’minîn Osmân-ı Zinnûreyn “r.a.” menkıbeleri 1. Bölüm


Üçüncü halîfe emîr-ül mü’minîn Osmân-ı Zinnûreyn “radıyallahü
teâlâ anh” menâkıbı hakkındadır:
Hayâ sâhibi olan hazret-i Osmân, ikrâm ve iyilik menba’ı,
Kur’ân-ı kerîmin toplayıcısıdır. Neseb-i serîfleri, Osmân bin
Affân bin Ebîl’as bin Ümeyye bin Abdil’sems bin Abd-i Menâfdır.
Neseb-i serîfleri Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerinin neseb-i serîfleri ile dördüncü atada birlesir
ki, Abd-i Menâfdır. Neseb cihetinden hazret-i Osmân, hazret-
i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerden evvel Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” ile birlesir “radıyallahü anhüm”.
Künye-i serîfleri, islâmdan evvel Ebû Abdüllahdır. Lakab-ı serîfleri,
zinnûreyndir. Iki nûr sâhibi demekdir. Resûl-i ekrem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin iki muhterem
kerîmelerini [kızlarını] aldıgı için iki nûr sâhibi denilmisdir. Birinin
ism-i serîfi Rukayye, birinin Ümm-ü Gülsümdür “radıyallahü
anhünne”. Önce hazret-i Rukayyeyi tezvîc etdiler. O vefât
etdikden sonra, hazret-i Ümm-ü Gülsümü tezvîc etdiler. O da
vefât etdikde, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki; (Yâ Osmân! Eger yanımda üçüncü kızım
olsaydı, onu da sana verirdim.) Nûr sâhibi, ilm ve hilmin birlesdigi
zâtdır.
Birinci Menâkıb: (Bu menâkıbı islâma gelme sebebidir.)
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Islâma
gelmezden evvel bir gün, Kureysin ileri gelenleri ile oturmusdum.
Bir kimse haber verdi ki, hazret-i Muhammed Mustafâ
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kerîmesi Rukayyeyi Utbeye
vermis. Bu haberden bana hayli üzüntü geldi. Ben niçin istemedim,
diye perîsân hâlde, sıkıntı ve endîse ile eve geldim. Gördüm
ki, annem, teyzem ve akrabâdan nice hâtunlar bir kimseyi
medh ederler. Dedim ki, yâ teyzecigim, bu medh etdiginiz kimdir?
Dediler ki, O güzel yüzlü, konusması tatlı bir kimsedir.
Rahmân onu bize hak dîni bildirmek ve ona çagırmak için gön-
– 199 –
dermisdir. Gökden inen Furkân ile gelmisdir. Ona tâbi’ ol, putlara
tapma! Bu garîb kelimeleri dinleyip, merâk edip, dedim ki,
bu kimdir, bana beyân eyle! Dedi ki, Muhammed bin Abdüllahdır.
Allahü teâlâ tarafından Resûl olarak gelmisdir. Allahü
teâlânın emrlerini bize bildirir. Bizi hak dîne çagırır. Yüzü ısık
verir. Dînine giren kurtulur. Istedigi seyler kolaydır. Ona yakın
olan iyilik bulur. Bu medh sözleri kalbime çok te’sîr etdi. Tenhâ
bir yerde Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini buldum.
Hâlime bakıp, nedir fikrin, dedi. Zîrâ, firâset ehli bir büyük
zât idi. Vâki olan kıssayı beyân etdigimde, dedi ki, yazık sana
yâ Osmân! Hak din günes gibi açıkda iken, sen kavminin kuruyacak
elleri ile yapdıkları tasdan putlara ma’bûd demekden
utanmaz mısın! Gözü görmeyip, kulagı isitmeyip, zarar ve kâra
kâdir olmıyan ilâh olur mu. Dedim ki, olmaz. Dedi, teyzen sana
dogru söz söylemis. Iste Resûlullah, hazret-i Muhammed Mustafâ
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”. Gel, seninle huzûr-ı serîfine
varalım. Îmân getir, dedikde; o sırada Habîbullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ve yanında hazret-i Alî
“kerremallahü vecheh” oraya çıka geldiler. Hemen hazret-i
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ayaga kalkıp, onlara karsı
vardı. Mubârek kulaklarına bir söz söyledi. Sultân-ı enbiyâ “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri yanıma gelip, buyurdu
ki, (Yâ Osmân! Seni Allaha ve Cennete çagırıyorum. Ben, Allahü
teâlânın sana ve bütün insanlara gönderdigi Peygamberinizim!)
Mubârek sözlerini isitdim. Kalbim îmân nûru ile doldu.
Ihtiyârsız olup [düsünmeden], (Eshedü en lâ ilâhe illallah ve eshedü
enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh) dedim. Aradan
çok zemân geçmedi, Rukayyeyi bana nikâh edip, verdi. Teyzem,
islâma geldigimi isitip, sâd ve handân olup, çok sevinip, bu
si’ri okuyarak geldi:
Sözlerim sebebi ile Allahü teâlâ Osmâna,
Hidâyet verip, dogru yolu gösterdi ona.
Kendi fikrini bırak, uy Muhammed aleyhisselâmın sözüne,
Her sözü dogru olan, Allahın Resûlüne.
Iki kızını sana verecekdir, ileride,
Dolunayın günese karısacak elbette.
– 200 –
Ba’zı rivâyetde gelmisdir ki, hazret-i Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdular ki: Bir teyzem vardı. Iyiyi kötüden ayırabilen,
kehânet ilmini bilen, baska ilmlerden de haberi olan birisi
idi. Bir gün o teyzemi görmege gitdim. Meger bir kasîde söylemis.
O kasîde içinde Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerini medh ve senâ eylemis. Hem Peygamberligini
açıklamıs. Hem ben onun kerîmesini [kızını] alıp, dâmâdı oldugumu
ve hem vezîri oldugumu açıklamıs. O kasîdeyi bana verdi
ve bana dedi ki, durmayıp ve te’hîr etmeyip, var Muhammed
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna.
Da’vetini kabûl edip, emrine mutî’ olup, dînine gir. O dogru
sözlüdür. Getirdigi din hakdır. Günden güne isi yüce olur [sânı
yüksek olur]. Bu sözü benden isit. Senin merteben de çok yüksek
olacakdır. Bütün dünyâda [dünyânın her tarafında] adın
söylenip, hutbelerde okunur. Bu söz gönlüme [kalbime] kâr
edip [te’sîr edip], hemen putperestlik dîninden dönüp, putları
inkâr eyledim. Gönlümde hiç sâibe [sübhe] kalmadı. Oradan
dönüp, yola revân oldum. Giderken, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerine ugradım ki, Sıddîk-ı ekber “radıyallahü
teâlâ anh” ile gelirler. Meger murâd-ı serîfleri yanıma
gelmek imis. Server-i Enbiyâya selâm verdim. Selâmdan sonra
buyurdular ki, yâ Osmân, isitdim ki, teyzenin sana etdigi nasîhatları
ve cümle sözleri yakîn üzere ve dogrudur. Sakın, muhâlefet
etme. Allahü teâlâ hazretlerine ve bana muhâlefet etmis
olmayasın. O sana dedigi sözler, hep olsa gerekdir. Hemen gel,
islâm dînini kabûl eyle. Hazret-i Ebû Bekr de dedi ki, yâ Osmân,
sana bir süâlim var. Cevâb ver. Bu dîni, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri getirdi. O dîne bizi
da’vet etdi. Ben onu kabûl eyledim. Bu dinde sek [sübhe] var
mı, fikr eyle [düsün]. Yalanlamak mümkün müdür. Su tutageldiginiz,
ata ve dede dîniniz ki, bir parça tasdan kendilerinin
yontdugu, ne görür ve ne isitir, ilâh olmaga lâyık mıdır? Ben dedim,
dogru söylersin, yâ Ebâ Bekr! Hemen Resûl-i ekrem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek ellerini
öpüp, bî’at edip, müslimân oldum. Demislerdir ki, hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” islâma geldikde, müslimânların
besincisi oldu.
Ikinci Menâkıb: Muhyissünne imâm-ı Begavî hazretleri
– 201 –
(Meâlim üt-tenzîl) kitâbında, sûre-i Bekaranın sonunda meâl-i
serîfi (Mallarını Allah yolunda infâk edenler, dagıtanlar..) olan
262.ci âyet-i kerîmesinin tefsîrinde Kelebîden nakl buyurmuslar
ki, bu âyet-i kerîme, hazret-i Osmân bin Affân ve hazret-i Abdürrahmân
bin Avf “radıyallahü anhümâ” hakkında nâzil olmusdur.
Abdürrahmân bin Avf, Resûlullahın “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” huzûruna dört bin dirhem getirdi, koydu. Dedi
ki, yanımda sekizbin dirhem var idi. Dörtbin dirhemi kendime
ve âileme alıkoydum. Dörtbin dirhemi Rabbime ödünc verdim.
Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ona buyurdu
ki, (Evinde bırakdıgına ve borç verdigine, Allahü teâlâ
bereket versin!) Ammâ Osmân “radıyallahü teâlâ anh” müslimânları
Tebûk gazâsında techîz etdi. Ticâret develerini, hevedleri
ve çulları ile berâber verdi. O iki serverin hakkında bu
âyet-i kerîme nâzil oldu. Abdürrahmân bin Sümre “radıyallahü
teâlâ anh” dedi ki, Ceys-i Usretde hazret-i Osmân, bin dinâr ile
geldi. Ceys-i Usretden murâd, Tebük gazâsıdır. Hazret-i Resûlullahın
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kucagına altınları
dökdü. Ben gördüm. Resûlullah mubârek elini altınlar arasına
dâhil kılıp, karısdırdı. Buyurdu ki, (Osmâna bundan sonra yapdıkları
zarar vermez.) Allahü teâlâ hazretleri meâl-i serîfi, (Allah
yolunda mallarını sarf eden kimseler, dagıtdıkları seyler ile
karsısındakileri ezâda ve minnetde bırakmazlar. Onların ecrini
onların Rabbi verir. Onlar için korku ve üzüntü yokdur.) olan
âyet-i kerîmeyi gönderdi. Minnet, ihsânda ve ikrâmda bulundugu
kimsenin, ben sana sunları verdim, bu kadar sey verdim, diye
verdigi ni’meti onun basına kakmak, onu üzmekdir. Ezâ,
ni’met verdigi, ihsânda bulundugu kimseyi mahcûb etmek,
utandırmakdır. Veyâ ikrâmda bulundugu kimseyi, hiç bilmesi
îcâb etmiyen birisi yanında ikrâm etdigini söyliyerek utandırmakdır.
Süfyân demisdir ki, minnet ve ezâ demek, sana verdim,
sen sükr etmedin, demekdir. Abdürrahmân bin Zeyd bin Eslem
dedi ki, benim babam der ki, bir sahs bir seyi, bir kimseye bagıslasın.
Sonra baksın ki, senin selâmın onun üzerine agır gelir.
Selâmını o kimseden önce verme. Allahü teâlâ kullarına ihsân
ve iyilik etdikden sonra, basa kakmagı harâm kılmısdır. Kullarına
her çesid ni’meti verip, onların basına kakmamayı kendi
zât-i pâkine mahsûs sıfat kılmısdır. Zîrâ kuldan minnet, kulun
– 202 –
iyilik etmesi, sonra basa kakması ve üzmesidir. Hak Sübhânehü
ve teâlâ hazretlerinin minneti, kullarına ni’met vererek, kullarını
memnûn etmesi, hattâ ihsânını artdırması, bunları hâtırlatmasıdır.
Imâm-ı Begavî (Mesâbîh-i serîf)de hasen hadîslerin birinde,
Abdürrahmân bin Habbâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden
rivâyet etdi ki, hadîs-i serîfin mazmûn-ı serîfi böyle
beyân olunmus ki, Abdürrahmân dedi, ben hâzır oldum. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri nasîhat edip,
Eshâb-ı kirâmı Tebük gazvesine tesvîk ederlerdi. Hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, dedi ki, yâ Resûlallah! Yüz
deve, çulları ile [palanları ile] ve hevedler ile, fîsebîlillah benim
üzerime olsun! Sonra Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
yine tergîb etdiler [tesvîk etdiler]. Yine hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” kalkıp dedi ki, yâ Resûlallah! Üçyüz
deve, çulları ile ve hevedleri ile, fîsebîlillah benim üzerime olsun!
Ben gördüm, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
minberden iner. Sonra buyurur: (Osmân bundan sonra, nâfilelerden
bir amel etmez ise de, bir be’is yokdur. Zîrâ o yapdıgı
hasene ona bütün nâfileler yerine kifâyet eder.) Mutarrîzi böyle
demisdir.
Üçüncü Menâkıb: Imâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ”
(Mesâbîh-i serîf)de, Menâkıb-ı Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
bâbında sahîh hadîs olarak, hazret-i Âise-i Sıddîkadan “radıyallahü
teâlâ anhâ” nakl etmislerdir. Hazret-i Âise buyurdular ki,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, mubârek baldırları
[topuk ile dizi arası] açık oldugu hâlde evimde yatıyordu.
Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” kapıya gelip, izn istediler.
Hazret-i Habîbullah izn verdiler. Kendileri o hâllerini
degisdirmediler. Sohbete basladıkdan sonra, hazret-i Ömer
“radıyallahü teâlâ anh” gelip, izn istediler. Hazret-i Fahr-i âlem
ona da izn verdiler, mubârek baldırları açık oldugu hâlde, sohbete
basladılar. Sonra hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
gelip, izn istediler. Hemen Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri oturup, örtüsünü üzerine aldı. Izn verdi. Sonra
cümlesi kalkıp, gitdikden sonra, hazret-i Âise “radıyallahü
teâlâ anhâ” dedi ki, yâ Resûlallah! Pederim [babam] Ebû Bekr
geldi. Hiç hareket etmediniz. Ömer geldi. Ona da aynı seklde
oldunuz. Sonra Osmân geldi. Kalkıp, esvâbınızı [elbisenizi] ört-
– 203 –
dünüz. Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular:
(Meleklerin hayâ etdigi kimseden ben hayâ etmez miyim.) Bir
rivâyetde buyurdular ki, (Muhakkak ki, Osmân çok hayâlı bir
kimsedir. Ben ondan hayâ etdim. Eger ona o hâl üzere iken izn
versem, içeri girip, hâcetini [arzûsunu, istegini] bana söylemezdi.)
Dördüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de, menâkıbın hasen
hadîslerinde, Talha bin Ubeydullah “radıyallahü teâlâ anh”
hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Her nebî için bir refîk
vardır. Benim refîkim Cennetde Osmândır “radıyallahü teâlâ
anh”.) Yine aynı bâbda hasen hadîs olarak, Enes “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Enes hazretleri
dedi ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bize
bî’at-ı rıdvân ile emr etdikleri vaktde, hazret-i Osmânı Mekke-
i mükerremede, Kureyse resûl (haberci) göndermis idi.
Nâs (insanlar) ile bî’at etdikde, (Muhakkak ki Osmân, Allahü
teâlânın ve Resûlünün hâcetini [isini] görmekdedir!) buyurup,
mubârek ellerinin birini kendisi için, birini Osmân için kıldı.
Kendileri için kıldıgı eli, hazret-i Osmân için kıldıgı el üzerine
koyup, hazret-i Osmân yerine bî’at etdiler. Nakl eden der ki,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
kendi mubârek elleri hazret-i Osmân bin Affân için, sâir insanların
kendi ellerinden hayrlı oldu.
Besinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de, [hazret-i Osmânın menâkıbı
bâbında] hasen hadîslerde Mürre bin Ka’b “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinden nakl olunmusdur. Ben Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim. Meydâna
gelecek fitneleri zikr etdi. O hâlde [sırada] kendini örtmüs
biri geçiyordu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki: (O fitne günü bu kisi hidâyet üzerinde sâbitdir.)
Ben kalkdım, o sahsdan tarafa bakdım. O sahs Osmân bin Affân
“radıyallahü teâlâ anh” idi. Nakl eden der ki, o sahsın yüzünü
Habîbullah hazretlerine göstererek, dedim ki, bu mudur, yâ
Resûlallah! Evet, buyurdu.
Yine o menâkıb bâbında, hasen hadîs olarak (Mesâbîh) sâhibi
beyân etmisdir. Âise-i Sıddîkadan “radıyallahü teâlâ anhâ”
– 204 –
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular: (Yâ Osmân! Allahü teâlâ seni yakında halîfe
yapacakdır. Seni halîfelikden indirmek istiyen insanlar için,
kendini halîfelikden azl etme!) Bu hadîs-i serîfden dolayı hazret-
i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”; muhâsara olundugu günü
hilâfetden çekilmedi. Yine o bâbda, menâkıb-ı hasende [hasen
olarak] Ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden
rivâyet olunmusdur: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
fitneyi zikr etdi. Buyurdu ki, (O fitnede Osmân mazlûm
olarak katl olunur.)
Altıncı Menâkıb: Hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü
teâlâ anh” îmâna geldikden sonra, amcası, hazret-i Osmâna
adâvet ve husûmet edip, eli ile ve dili ile çok eziyyet yapdı. Sen
Muhammedin dîninden dön diye o kadar eziyyet yapdı ki, anlatmak
ve söylemek mümkin degildir. Günlerden bir gün hazret-
i Osmânın yanına varıp, dedi ki, insâfa geldin mi. Hemen
yâ dîninden dön, atan ve dedenin dînine gir. Veyâ sana eziyyetden
geri durmam. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu
ki; yâ amca! Bu kadar cefânın, yüz mislini de yapsan bana,
hazret-i Muhammedin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
dogru dîninden, dönmek ihtimâlim yokdur. Bos yere zahmet
çekersin, dedi. Sonra, amcası hazret-i Osmâna eziyyet etmekden
vazgeçdi. O sadâkat sâhibi, cefâdan kurtuldu. Dogru,
Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
se’âdethânelerine vardı. Diger Eshâb “rıdvânullahi aleyhim
ecma’în” ile Habesistâna hicret etdiler. Hazret-i Osmân iki
def’a hicret eyledi. Evvelki hicreti, Habesistânadır. Ikinci hicreti,
Medîne-i münevvereyedir. Cümle malı ile ve menâliyle ve
azîz cânı ile Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
ugruna [yoluna] fedâ olmusdur. Hiçbir zemân da,
yüz çevirmemisdir. Din yolunda büyük hizmetler etmisdir “radıyallahü
teâlâ anh”.
Yedinci Menâkıb: Hazret-i Osmânın “radıyallahü anh” malı
gâyet çokdu. Hattâ, se’âdethânelerinde üçyüz câriyeleri var
idi ki, hizmet ederlerdi. Birgün Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
insanlık îcâbı câriyelerden birine ulasdı. Meger Habîb-i ekrem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin kerîmeleri Ru-
– 205 –
kayye “radıyallahü teâlâ anhâ” bu durumu anlamısdı. Kadınlık
gayreti zuhûra gelip, gönülleri huzûrsuz olmus. Lâkin hazret-i
Osmânın yüzüne vurmayıp, hemen zerâfet ile izn isteyip, babamın
se’âdethânelerine gidecegim, dedi. Hazret-i Osmân izn
verdi. Ammâ içine te’sîr edip, kalbine ates düsdü. Kendi kendine
dedi ki, Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine
varıp, benden sikâyet ederse, benim hâlim nice olur.
Ne dünyâda ve ne âhıretde yerim kalır, deyip, derhâl abdest
alıp, mubârek yüzünü ve sakalını kara topraga sürüp, feryâd ve
figân ile Hak Sübhânehü ve teâlânın dergâh-ı âlisine tedarrû ve
niyâz eyledi. Hazret-i Rukayye “radıyallahü anhâ” da Sultân-ı
kâinâtın se’âdethânelerine vardıkda, Server-i Enbiyâ “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” Rukayye hazretlerinin yüzünde sıkıntı
eseri görüp, süâl buyurdular ki, ey benim cigergûsem. Nedir
hâlin, niçin sıkıntıdasın. Hazret-i Rukayye elinde olmıyarak
aglayıp, dedi ki, benim devletli babam, sultânım. Senin sân-ı serefine
lâyık olan bu mudur ki, hazret-i Osmân benim üzerime
câriyeye baksın. Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem”; (ey benim kızım! Eger Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin
rızâsını ve benim rızâmı istersen, bir ân durma, var
evine ki, Osmân hazretlerinin ayaklarına yüzünü sürüp, özr dile.
Yoksa ne Hakkın huzûrunda, ne de benim huzûrumda yerin
kalır.) deyip ve bir ân durdurmayıp, hazret-i Osmânın huzûruna
gönderdi. Rukayye da emr-i serîfine imtisâl edip [uyup], acele
ile geri evine geldi. Kapıya el vurdu. Bakdı ki, kapı kapanmıs.
Kapıya vurdu. Hazret-i Osmân içeriden seslendi ki, kimdir.
Hazret-i Rukayye “radıyallahü teâlâ anhâ” dedi ki, bu za’îfe
hanımındır. Gelip, hazret-i Osmân acele ile kapıyı açdı. Özr dilemek
istedi. Hazret-i Rukayye “radıyallahü teâlâ anhâ” râzı
olmayıp, mubârek ayaklarına kapanmak istedi. Hazret-i Osmân
mâni’ olmak istedi. Hazret-i Rukayye râzı olmadı. Elbette
babam hazretlerinin emrini yerine getirmeyince içeri girmem,
deyip, mubârek yüzünü hazret-i Osmânın ayaklarına sürüp ve
özr diledi. Ondan sonra hazret-i Osmân secde-i sükr edip, dedi
ki, yâ Resûlullahın kızı! Mâdem ki baban sana böyle vasıyyet
eyledi. Ben de Allahü teâlânın askına ve babanın hurmetine haremimde
olan üçyüz câriyenin temâmını âzâd etdim. Hür olsunlar,
dedi. Hemen o sâat, haber getiren melek Cebrâîl aleyhisse-
– 206 –
lâm, Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
huzûr-ı se’âdetlerine geldi. Hazret-i Osmânın “radıyallahü
teâlâ anh” câriyelerini âzâd etdigi haberini getirdi. Dedi ki, yâ
Muhammed! Hak Sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurdu
ki, Osmânın yanında olan hafaza meleklerini kaldırdım.
Bundan böyle hayrı ve serri yazılmıyacak. Ondan hesâb sorulmıyacakdır.
Hesâbsız Cennete dâhil olacakdır. Aslâ ondan birsey
sorulmıyacak ve amelleri vezn olunmıyacakdır! Ey mü’min
kardesim. Var fikr eyle, hazret-i Osmân ne mertebe sâhib-i sultân
imis “radıyallahü anh”.
Sekizinci Menâkıb: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
harem-i serîfinde [evinde] Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinin kerîmeleri Rukayye “radıyallahü teâlâ
anhâ” hazretleri ile oturmusdu. Câriyelerden birisi, yiyecek getirdi.
Hazret-i Osmân ta’âm getiren câriyenin yüzüne bakdı.
Hazret-i Rukayye farkına vardı. Hanımlık [kadınlık] gayreti galebe
edip, huzûrsuz oldu. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ
anh” Rukayye hazretlerinin huzûrsuzlugunu görünce, yâ Rukayye,
ben o câriyenin yüzüne tama’ ile bakmadım, dedi ve yemîn
etdi. Bakmamız istiyerek olmadı. Yoksa Allahü teâlâ bilir
ki, kasd ile degildir. Hazret-i Rukayye inandı, tesellî buldu, râhatladı.
Zîrâ muhakkak ki, hazret-i Osmân câriyenin yüzüne tama’
ile bakmamıs idi. Hazret-i Osmân Rukayye ile barısdıkdan
sonra, hâtır-ı serîfine geldi ki, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinin kerîmesinin her ne kadar onu incitmege
kasdım yok ise de kalbi incindi. Bunun için keffâret vermem
gerek. Fahr-i âlem seyyid-i veledi âdem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin kerîmeleri oldugu için, bu kadarcık
nesneden dolayı yüz köle âzâd eyledi. Bu mertebe Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini severdi. O
hazretin hâtır-ı serîfini gözetip, ri’âyet ederdi “radıyallahü teâlâ
anh”.
Dokuzuncu Menâkıb: Bir gün Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin yanında bir melek durdu.
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” geçdi. Resûlullaha
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” dedi ki, bu geçen kimdir. Dediler,
hazret-i Osmândır. Hemen ki, Osmân adını isitdi. Ayak
– 207 –
üzerine durdu ve dedi ki, yâ Resûlallah! Bu serverden cümle
melekler hayâ eder. Ve muhabbet edip, ri’âyet ederler ve bunun
mertebesi Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin dergâh-ı
âlisinde yücedir. Bunun gibi sânı yüksek sultânı kavmi ne behâne
ile cesâret edip, katl ederler, dedi. Var kıyâs eyle ki, melekler,
hazret-i Osmânı “radıyallahü teâlâ anh” medh edip, ri’âyet
ederler. Bu sevmiyenler nasıl müslimânım derler veyâ Cennet
yüzünü görmege ümîd ederler. Hâsâ ki, bunu sevmiyen müslimân
kâmil olamaz. Îmân-ı kâmil ile âhırete gidemez. Hazret-i
Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” menâkıb-ı serîfleri sayısızdır.
Bizim gibi bîçârelerin bunun gibi ulu sultânın medhini etmege
ve menâkıb-ı serîflerini yazmaga ve anlatmaga ne kudreti vardır.
Lâkin menâkıb-ı serîflerini yazmakdan murâdımız, muhabbetleri
kalbimizde yerlessin, onu sevenler zümresinden olmak
serefine kavusalım “radıyallahü teâlâ anh”.
Onuncu Menâkıb: Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri, (Yâ Osmân! Hak Sübhânehü ve teâlâ senin
evvel ve âhır günâhını afv etsin!) diye düâ etdi. Hak Sübhânehü
ve teâlâ Habîbullah hazretlerinin düâsını kabûl edip, hazret-
i Osmânı “radıyallahü teâlâ anh” afv etdi. Nice âyet-i kerîme
hakkında nâzil olmusdur. Hazret-i Habîbullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” (Cennet ehli, Cennetde bir burak gördüler.
Bu burak nedir, diye sordular. Hak Sübhânehü ve teâlâ
azamet ve kibriyâsı ile buyurdu ki, bu bir nûrdur. Burak degildir.
Hazret-i Osmân bir hücreden [odadan] bir hücresine giderdi.
Gördügünüz o nûr, na’lınının nûrudur) buyurdu. Yerde yürürken
Cennetde nûr verirdi. Meshûrdur ki, hazret-i Osmân,
her gecede iki rek’at nemâzda Kur’ân-ı azîmüssânı hatm ederdi.
Onbirinci Menâkıb: Bir gün Server-i âlem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ
aleyhim ecma’în” hazretleri ile otururken, haber getiren melek,
hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Dedi ki, yâ Muhammed!
Hazret-i Yûsüf-i Sıddîk aleyhisselâmın mubârek sakalına bakmak
ister isen, hazret-i Osmânın mubârek sakalına bak. Hazret-
i Ibrâhîm Halîlullah aleyhisselâmın mubârek sakalına bakmak
istersen, hazret-i Osmânın mubârek sakalına bak. Her ki-
– 208 –
min bir Peygambere benzerligi varsa, o kimse muhakkak ehl-i
Cennetdir. Bu da Târîh kitâblarından alınmısdır.
Onikinci Menâkıb: Bir gün Osmân bin Affân “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerine gelip, dedi ki, yâ Resûlallah! Kemâl-i lütfundan
bu âciz bendenizi toprakdan kaldırıp, evimizi sereflendiriniz,
tesrîf buyurunuz. Sultân-ı kâinât ve mefhar-i mevcûdât buyurdular
ki, yalnız beni mi da’vet ediyorsun, yoksa Eshâb-ı kirâmı
da mı? Hazret-i Osmân dedi ki, Eshâb-ı kirâm da gelsinler.
Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Bilâl
hazretlerini çagırıp, buyurdu ki: Yâ Bilâl! Bütün Sahâbeye haber
ver. Osmânın da’vetine gelsinler. Kendileri kalkıp, hazret-i
Alî “kerremallahü vecheh” ile hazret-i Osmânın se’âdethânelerine
dogru gitmege basladılar. Yolda giderken, hazret-i Osmân,
Resûl-i ekremin ardınca gidip, adımlarını sayardı. Resûlullah
hazretleri buyurdu: Yâ Osmân! Niçin sayıyorsun. Hazret-
i Osmân dedi ki: Yâ Resûlallah, her mubârek adımınız için,
bir köle âzâd olsun. Da’vetden sonra bütün köleleri âzâd oldu.
Kölelerin âhidnâmelerini verdi. Simdi ey mü’min kardeslerim.
Hazret-i Osmânın menâkıb-ı serîflerini düsünerek, kendi kendinize
insâf ediniz ki, ne mertebede yâr [sevgili] ve sâdık dost
imis.
Onüçüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurdu ki, (Bütün Enbiyâ ve Mürselîn “aleyhimüsselâm”
hayâtlarında iken birer kimse ile fahr eylemisler [ögünmüsler]
idi. Ben de Osmân bin Affân ile fahr eylerim [ögünürüm]).
Bir yerde de buyurdu ki, (Bütün melekler benimle iftihâr
ederler. Ben Osmân ile iftihâr ederim.) Bir yerde de buyurdu
ki, (Mahser gününde bütün Enbiyâ ve Mürselîn “aleyhimüsselâm”
eshâblarından birisini refîk edip, onunla gezerler. Bir ân
yanlarından ayrılmazlar. Ben de Osmânı refîk edinirim. Bir ân
onsuz olmam. Cennetde benim refîkim Osmân olacakdır.)
Hakkında nice senâlar edip, nice hadîs-i serîf buyurmuslardır.
Simdi ey gâfil, gözünü aç! Cân-ı dilden hazret-i Osmâna “radıyallahü
teâlâ anh” muhabbet eyle. Dostuna dost, düsmanına
düsman ol ki, arasat meydânında [o gün] büyük tehlükelerden
kurtulup, Cennet-i alâya vâsıl olasın. Insâallahü teâlâ.
– 209 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:14
Ondördüncü Menâkıb: Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ”
nakl buyurmusdur. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Yâ Âise! Dilerim ki,
eshâbımdan ba’zısı buraya [yanıma] gelsinler. Onlara ba’zı söyliyeceklerim
vardır. Söyliyeyim.) Dedim yâ Resûlallah! Ebû
Bekri çagırayım mı? Birsey söylemedi. Bildim ki, onu dilemez.
Dedim, Ömeri çagırayım mı? Onun için de birsey demedi. Bildim
ki, onu dahî dilemez. Dedim, amcan oglu Alîyi çagırayım
mı? Ona da birsey söylemedi. Dedim, Osmânı çagırayım mı?
Buyurdular; (Çagır gelsin!) Çagırdım, geldi. Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîfinde durdu. Resûlullah
hazretleri ona ba’zı seyler söyledi. Onun rengi degisdi. Ba’zı
seyler de söyledi. Rengi eski hâlini aldı. Hazret-i Osmânın evini
muhâsara etdikleri günde, ona dediler, niçin karsılık vermezsin.
Dedi ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
benim ile sözlesmisdir. Bana çok söz söylemisdir. Ben bu
belâya sabr ederim. Hazret-i Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” demisdir
ki, benim zannım öyledir ki, hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” o vakt ona bu kıssayı haber vermisdir.
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.
Onbesinci Menâkıb: Câbir-i ensârîden “radıyallahü anh” rivâyet
olundu. Bir gün bir cenâze götürdüler. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” çekinip, nemâzını kılmadı. Süâl etdiler
ki, yâ Resûlallah! Simdiye kadar, hiçbir cenâzeden çekinmeyip,
gördügünüz gibi nemâzını kılardınız. Hikmeti ne oldu
ki, bu meyyitin nemâzını kılmadınız. Cevâbında buyurdular ki,
(Bu sahs, benim yârim Osmâna bugz ederdi. Osmâna bugz
eden kimseye Allahü tebâreke ve teâlâ bugz eder. Bir kimseye
ki, Allahü teâlâ bugz eder. Benim onun nemâzını kılmam uygun
mudur?)
Onaltıncı Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ
anhümâ” rivâyet etmisdir. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurmuslardır: (Osmânın sefâ’ati ile,
hepsi nâra müstehâk olan kimselerden elbette yetmisbin kisi
Cennete girse gerekdir.) Abdüllah ibni Ömerden “radıyallahü
teâlâ anhümâ” rivâyet olunur ki, Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurmuslar ki, (Mi’râc gecesi
– 210 –
dördüncü göke ayak basdıkda, önüme bir elma düsdü. Alıp, ikiye
böldüm. Içinden bir hûrî çıkdı. Kahkaha ile gülerdi. Süâl eyledim
ki, sen kimin için yaratıldın. Dedi ki, (Zulm ile sehîd edilen
Osmân bin Affân için yaratıldım) dedi.) “Radıyallahü teâlâ
anh”.
Onyedinci Menâkıb: Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyallahü
teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Bir gazâda Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” ile hâzır idim. Zahîre bitdi. Askerde
hayli üzüntü ve sıkıntı hâsıl oldu. Server-i âlem hazretleri bu
duruma vâkıf olup, buyurdular ki, (Vallahi günes batmadan Allahü
teâlâ hazretleri size rızk gönderir.) Bu ma’nâyı hazret-i
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hemen anlayıp, Allahü teâlâ
hazretlerinin Resûlü mutlaka dogru söyler diye düsünüp, bir
yerde ondört yük zahîre buldu. Agır behâ [yüksek fiyat] ile alıp,
günes batmadan dokuz yükünü Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerine getirdi. (Bu nedir, yâ Osmân) diye
buyurdukda, dedi ki, Osmânın Allah ve Resûlüne hediyyesidir.
Seyyid-i kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
mu’cizâtı te’hîrsiz meydâna gelince, mü’minler sevinip,
münâfıklar mahzûn ve giryân oldular. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mubârek ellerini dergâha kaldırıp,
(Yâ Rabbî, Osmâna çok ecr ver, iyiliklerine bol karsılık
ver) diye hayr düâ buyurdular.
Onsekizinci Menâkıb: (Osmân bin Affânın “radıyallahü teâlâ
anh” hilâfeti.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” âhırete
sefer etdikleri vaktde, hilâfeti altı serverin arasında müsâvere
etdiler. Yukarıda beyân olundugu gibi, o altı kisiden Sa’d
hazretleri orada yokdu. Talha ve Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhüm”
i’tizâr etdiler. Bizim hilâfet ile isimiz yokdur. Istemeyiz
dediler. Üç kisi kaldı. Osmân ve Alî ve Abdürrahmân “radıyallahü
teâlâ anhüm”. Abdürrahmân “radıyallahü teâlâ anh” dedi
ki: “Ben isi ikinize bırakdım.” Onlar dediler, öyle olsun. Üç gün
mühlet istediler. Abdürrahmân hazretleri o üç günde, halk arasında
gizli-âsikâr kimin halîfe olması gerekdigini arasdırdı.
Cümle halkın hazret-i Osmân tarafına meyilli olduklarını ögrendi,
tesbît etdi. (Ben Osmân bin Affânı “radıyallahü teâlâ
anh seçdim) buyurdu. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” ve
– 211 –
diger Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazret-
i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” ile bî’at edip, fitne ve kavgayı
ref’ etdiler. Ebûl Mû’în Nesefînin (Temhîd) kitâbından
alınmısdır.
Ondokuzuncu Menâkıb: Kur’ân-ı azîmüssânın toplanması,
hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” tarafından yapıldıgı
halk arasında meshûr oldugu ma’lûmdur. Hazret-i Azîzin
“kuddise sirruh” (Güzîde) adlı risâlelerinde yazılı açıklamasından
anlasılan odur ki, Kur’ân-ı kerîmi, Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü teâlâ anh”, hazret-i Ömer ve diger Sahâbe-i güzînin
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ittifâkları ile toplamısdır.
Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” hilâfetleri
zemânında, Irâk ve Sâm feth oldugu zemân, halk arasında hiçbir
kâmil ve temâm mushaf yok idi. Kur’ân-ı azîmüssânın kırâ’etinde
ihtilâflar vâki’ oldu. Halkın birbirini tekfîr edip, inkâr
etmege baslamalarından endîse edildi. Huzeyfe bin el-Yemânî
“radıyallahü teâlâ anh” Irâkı feth edip, Sâm tarafına gazâya
gitdi. Halkın bu ihtilâflarını görüp, dedi ki: Yâ Emîr-el
mü’minîn! Kitâbullahda yehûdîler ve nasrânîler gibi, ihtilâf etmezden
evvel ümmet-i Muhammede meded eyle! Hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” bunu isitince, bütün Eshâb-ı kirâmı
toplayıp, Kur’ân-ı kerîmin kırâ’etinde ihtilâf oldugunu anlatıp,
buyurdular ki: Hâtırıma böyle gelir ki, esâs mushaf, Ebû
Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü teâlâ anh” topladıgı Kur’ân-ı kerîmdir.
Ondan bes aded mushaf yazıp, herbirini bir vilâyete
gönderelim. Halk ona tâbi’ olsunlar. Sahâbe-i kirâm, isâbetli
olacagını söylediler. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdular
ki: Eger ben de halîfe olsa idim, böyle yapardım.
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”, ilk mushafı, hazret-i
Hafsadan “radıyallahü anhâ” getirtip, Sa’îd bin Âs hazretlerine
yazması için emr eyledi. Zeyd bin Sâbit hazretlerine emr
eyledi ki, kitâb hâline getirsinler. Bir rivâyetde Abdüllah bin
Zübeyr ve Sa’îd bin Âs ve Abdürrahmân bin Hârise yazsınlar,
diye emr eyledi. Zeyd bin Sâbit kitâb hâline getirdi. Bunlara
buyurdular ki, eger sizin bir müskiliniz olursa, Kureys lügatine
mürâce’at ediniz. Zîrâ Kur’ân-ı azîmüssân Kureys lügati üzerine
nâzil olmusdur. Bunlar sûre-i Bekarada bir müskilât ile karsılasdılar.
Biri tâbut okudu. Birisi tâbuh okudu. Hazret-i Os-
– 212 –
mâna “radıyallahü teâlâ anh” arz etdiler. Hazret-i Osmân, tâbutdur
buyurdular. Zeyd bin Sâbit hazretleri bes mushaf yazdılar.
Bu mushafların adlarına mushaf-ı imâm koyup, herbirini
bir sehre gönderdiler. Ihtilâf olundugu vakt bu mushaflara
mürâce’at olunsun. Birisini Mekke-i Mükerremeye, birisini
Basraya, birisini Sâm-ı serîfe, birisini Kûfeye gönderip, birisini
de Medîne-i Münevverede alıkoydular. Bir rivâyetde de yedi
mushaf idi. Birisini Yemen tarafına, birisini de Bahreyne
gönderdiler. Hazret-i Osmânın “radıyallahü anh” rey’i ve tedbîri
ve tasarrûfları bu sekldedir. Baslangıçdan buraya kadar,
(Aynî) ve (Güzîde) kitâblarından nakl olunmusdur.
Yine Güzîdede beyân buyurmuslar ki, evvelâ Kur’ânın tertîbini
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
beyân buyurmuslardır. Cem’ olmasını [toplanmasını] hazret-i
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” yapmısdır. Nitekim anlatıldı.
Zeyd bin Sâbit “radıyallahü teâlâ anh” her mushafı bir kırâ’et
üzerine yazmısdır. Onun için her vilâyetin ehli, bir kırâ’ete tâbi’
olmuslardır. Hâlâ o ihtilâflar ile, o beldelerin kârileri okurlar.
Müskili olan ona mürâce’at eylesin diye o mushaflarda nokta
ve i’râb yokdur. Ancak imâleler gelen yerlerde kelimelerin altına
sarîhle isâret koymuslardır. [(Se’âdet-i Ebediyye) kitâbı birinci
kısm, 25.ci maddeye bakınız!]
Yirminci Menâkıb: Hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü
teâlâ anh”, Kur’ân-ı azîmüssânın yazılma isi ile ugrasırken, bir
Cum’a günü, Cum’a nemâzını kıldıkdan sonra, mubârek ellerini
kaldırıp, düâ ederken, bir kisi geldi. Acâib sözler söyleyip,
dedi ki; Ey Vahy kâtibi! Sûre-i Tebbeti fazîleti bakımından sûre-
i Ihlâsdan önce yazmak lâyık degildir. Akla da hos gelmez
deyip, bu seklde bunun hikmetini ögrenmek istedi. Hazret-i
Osmân “radıyallahü teâlâ anh”, o kisinin tereddüdünü kaldırmak
için, hemen kisinin gözlerini silip, (Bak, levh-i mahfûzu görürsün)
dedi. O kisi de bakıp, o ân levh-i mahfûzu gördü.
Kur’ân-ı azîmüssân levh üzerinde, bu tertîb üzerinde yazılmısdır.
Her bir harfi ve sûreler yerli yerindedir. Arab bu kerâmeti
görünce, hazret-i Osmânın hizmetinden ayrı kalmayıp, tâat ve
ibâdeti ile mesgûl oldu. Gel insâf eyle. Hazret-i Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” büyük sultân degil midir. Aslında büyük bir
– 213 –
sultâna hizmet etmek, ugruna mal ve menâlini fedâ etmek gerekir.
(Gülsen-i Envâr) kitâbından alınmısdır.
Yirmibirinci Menâkıb: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ
anh” hilâfetleri zemânında bir gulâmın kulagını çekdi. Kulagını
acıtmısdı. O gulâm mahzûn oldu. Hazret-i Osmâna dedi ki, yâ
efendi! Kıyâmet gününü düsün ki, her kisi Hakkın huzûruna
vardıgı zemân hakkını alsa gerekdir. Hazret-i Osmân bu sözden
pismânlık duydu. Gulâma buyurdu ki, yâ gulâm! Sen de benim
kulagımı çek, berâber olalım. Gulâm da hazret-i Osmânın kulagını
çekdi. Hazret-i Osmân buyurdu ki: Yâ gulâm, çok çek. Gulâm
dedi ki, yâ efendi, hazretiniz kıyâmet gününü düsünüp,
korkdunuz. Ben köleniz de kıyâmet günü kısâs yapılmasından
korkarım.
Yirmiikinci Menâkıb: Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ
anh” hazretleri vefât etdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü anh”
yerine halîfe oldu. Hazret-i Ömerin vefât haberi rûm diyârına
erisdi. Rûm kayseri, Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” üzerine
hücûm etdi. Hazret-i Osmân onu isitip, Abdüllah bin Ebî Serh
ve Abdüllah bin Zübeyri imdâda gönderdi. Iki fırka birbiri ile
karsılasdılar. Ceng günü de belli oldu. Abdüllah bin Zübeyr,
Abdüllah bin Ebî Serhe dedi ki, rûm ve frenk askeri çokdur.
Müslimânların askeri azdır. Onlara hîle yaparak muzaffer olmalıdır.
Henüz harb baslamamısdır. Sen asker ile durup, hâzır
ol. Benim tarafımdan tekbîr seslerini isitince, hemen rûm ve
frenk askerine varıp, vurusmaga basla. Zîrâ haber almısım ki,
rûm pâdisâhları askerden ayrı yerde olup, tavus kanadından yapılmıs
gölgeliginde birkaç sarkıcı ile oturur. Abdüllah bin Ebî
Serh hâzır vaziyyetde dururken, Abdüllah bin Zübeyr otuz er
alıp, resmî elçiler gibi gitdi. Rûm ve frengin askerine haber verdiler.
Kaysere yakın vardı. O otuz askere dedi ki, siz rûm ve
frengin askeri ile benim aramda durun ki, benim hâlime vâkıf
olmıyalar. Eger benim hâlime kasd etmek isterler ise, onları bir
müddet mesgûl ediniz. Bu arada ben de isimi yapayım. Hemen
atını salıp, hücûm etdi. Câriyeler kendilerini kayserin üzerine
atdılar. Üçünü de kılınç ile helâk edip, tekbîr getirdi. O otuz er
de yüksek ses ile tekbîr aldılar. Abdüllah bin Ebî Serh hâzır vaziyyetde
dururken, tekbîr sesini isitdigi gibi, islâm askeri ile bir
– 214 –
yerden tekbîr alıp, rûm ve frenk askerine hamle edip, birbirlerine
vurdular. Onbin kâfiri kırıp, kılınçdan geçirdiler. Bu zafere
Abdüllah bin Zübeyr hazretlerinin dilâverligi sebeb oldu.
Meshûr rûm sehrlerinden birkaç sehr müslimânların tasarrûfuna
dâhil oldu. Abdüllah bin Ebî Serh Medâyine vardı. O vilâyeti
ele geçirip, harac aldı. Yirmialtıncı senesinde Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” Harem-i serîf etrâfında birçok evleri satın aldı.
Bu seklde Mescid-i Harâmı genisletdi. Yirmisekizinci senesinde
haber geldi ki, Horasan kavmi emre mutî’ olmuyorlar.
Sa’d bin Âs hazretlerini gönderdi. Onları, itâ’ate getirdi. Hem
bu sene de müslimânlar arasında Kur’ân-ı azîmüssân kırâetinden
ihtilâf vâki’ oldu. Yukarıda zikr olundu.
Otuzuncu senede, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin yüzügü, hazret-i Osmânın elinden Erîs kuyusuna
düsdü. Ne kadar istediler ise de bulamadılar. Bu sene
Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” kostantiniyyeye [Istanbula]
varıp, gazâ etdi. Otuzikinci senede rûmdan bir asker gelip, müslimânlar
ile ceng edip, muzaffer oldular. Abdüllah bin Sebe’ adlı
yehûdî, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” zemânında
müslimân olmusdu. Fekat, yehûdîlik kîni gönlünde bâkî kalmısdı.
Islâm dîninde, çok kötü bir fitne çıkarmak istedi. Hazret-i
Ömerin siddeti ve tedbîrli hareketi onun fitnesine mâni’ olurdu.
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” zemânında fırsat bulup, fitne çıkardı.
Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” gidisi, Seyhayn
“radıyallahü teâlâ anhümâ” gidislerine muhâlif idi diyerek,
müslimânları hazret-i Osmân üzerine ayaklandırdı. Hattâ
insanlara öyle i’tikâd etdirdi ki, hazret-i Osmânın üzerine yürümek,
ayaklanmak ibâdetdir, fikrini asıladı. Mısrlılardan bir gurub,
hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh” huzûruna geldiler,
gitdiler. Basrâlılar Zübeyr bin Avvâmın huzûruna, Kûfeliler,
Talhanın “radıyallahü teâlâ anhüm” huzûruna geldiler. Bu din
büyüklerinin nasîhatları bunlara fâide verip, nasîhatları kabûl
etdiler. Sonra, bunlar yine fitne çıkarmak için toplandılar. Hazret-
i Osmânı ilzâm [susdurmak], yâhûd hilâfetden hal’ etmek
[çekilmesini saglamak], eger öyle olmaz ise, katl etmege karâr
verdiler. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
üzerine yürüdüler. Dediler ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aley-
– 215 –
hi ve sellem” ve Seyhayn “radıyallahü teâlâ anhümâ” Arafatda
nemâzı kasr etdiler [kısaltdılar]. Osmân niçin temâm kıldı. Cevâb
verdi ki; islâmın isi büyüdü. Sark ve garbın halkı islâma gelip,
Arafatda toplandılar. Eger nemâzı temâm kılmasaydım, vilâyetlerin
halkı kusûr ederler ve böyle kılmak gerekli zan ederlerdi.
Kasr sünnetini bilmezlerdi. Ikinci süâlde dediler ki: Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Seyhayn “radıyallahü
teâlâ anhümâ” Ebû Zer Gıfârîyi mükerrem tutarlar idi. Ebû
Zer hazretleri, Sâmda Mu’âviye “radıyallahü anh” yanında bulunuyordu.
Mu’âviye “radıyallahü anh” ile Beyt-ül mâldaki malların
kullanımı konusunda uyusmazlık hâsıl oldu. Ebû Zer-i Gıfârî
Sâmdan Medîne-i Münevvereye geldi. Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” onu Medîneden dısarı çıkardı. O da, bir harâbe köyde
mekân tutdu [yerlesdi]. Osmân “radıyallahü anh” cevâbında
dedi ki, Ebû Zer “radıyallahü teâlâ anh” ve Mu’âviyenin “radıyallahü
teâlâ anh” uygulamaları ve sözleri onların ictihâdı ile
alâkalıdır. Onların birbirlerini sevmeleri âyet-i kerîme ile sâbitdir.
Medîneden uzakda ikâmet etmesi câhillere birsey ulasıp, islâma
bir zarar gelmesin diyedir. Üçüncü süâlde dediler ki, önceden
zekâtı âmiller toplardı. Mal sâhiblerinin istegine [gönlüne]
bırakdın. Tâ ki gönlünün istedigine versinler. Cevâb verdi
ki: Âmiller telef eder. Aldıkları vakt cebr ile alırlar. Ben mal sâhibleri
elinde koydum. Kendileri götürüp, Beyt-ül mâla teslîm
etsinler. Dördüncü süâlde dediler ki: Hakem bin Âs ile, Mervân
bin Hakemi, Resûlullah hazretleri, nifâk sebebi ile Medîne-i
münevvereden dısarıya sürdü. Hazret-i Osmân yine Medîneye
getirdi, dediler. Cevâb verdi ki: Resûlullah hazretlerinin son
hastalıklarında onları getirmege izn istedim. Izn verdiler. Bu sözü
Ebû Bekr ve Ömer hazretlerine söyledim. Bir baska sâhid istediler.
Bulunmadı. Sonra hilâfet bize erisdi. Ilmimiz o izn ile
aynı oldu. Resûlullah hazretlerinin izni serîfleri ile onları geri
getirdim. Besinci süâl olarak dediler ki, Benî Ümeyyenin ihsânını
artdırıyorsun. Onların ma’îseti fazlalasıyor. Cevâb verdi ki,
Herkes bilir ki, Allahü teâlâ hazretleri, ben kuluna servet vermisdir.
Ben dâimâ sıla-i rahmi muhâfaza etmisimdir. Su ânda
ömrümün sonuna geldim. Bu hâlde begenilmis durumun niçin
aksini yapayım. Fekat vallahi beyt-ül mâldan hiçbir sey onlara
vermedim. Kendi malımdan verdim. Altıncı süâl olarak dediler
– 216 –
ki, Kur’ân-ı kerîmin birkaç nüshası hâriç, digerlerini niçin atesde
yakdın. Cevâb verdi ki, etrâfdan haber yazdılar ki, Kur’ân-ı
azîmüssân rivâyetlerinde ihtilâf vâki’ olmusdur. Diledim ki, bu
vâsıta ile dîn-i islâmda bir fitne çıkmasın. Aynı nüshayı bırakıp,
degisik nüshaları yakdırdım. Kötüleyenlerin dilleri dîn-i islâm
üzere olmasın. Yedinci süâl olarak dediler ki, Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerine hürmeten minberden bir derece asagı
durdu. Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” Ebû Bekre
hurmeten ondan asagı durdu. Osmân, Resûlullah hazretlerinin
yerinde durdu. Cevâb verdi ki: Eger bu kâideyi devâm etdirse
idim, tedrîcen lâzım gelir idi ki, hutbeyi, bir kuyu kazıp, kuyu
içine girip, okumak îcâb ederdi. Sekizinci süâl olarak dediler ki,
kapına kapıcılar ta’yîn etdin. Cevâb verdi ki: Devletin din islerini
görürken, din ile alâkası olmıyanların zararını def’ etmek
için kendi etrâfımı muhâfaza etdim. Dokuzuncu süâl olarak dediler
ki, hayvanları Bakî’ otunu yimekden men’ etdin [orada otlamalarını
yasakladın]. Cevâb verdi ki, Beyt-ül mâl hayvanlarından
dolayı onu korudum. Böylece, onu koruyup, telef etmesinler.
Onuncu süâl olarak dediler ki, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem”hazretlerinin yüzügünü kaybetdin. Cevâb
verdi ki, Sahâbe-i güzînin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
gözleri önünde yüzük Erîs kuyusuna düsdü. Ne kadar
aradıksa, bulamadık. O serefden mahrûm kaldık. Hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” her bir süâle lâyık oldugu üzere cevâb
verdi. Alîyyül Mürtedânın “radıyallahü teâlâ anh” gayreti
ile fitne sâkin oldu [fitne çıkmadı]. Kavga def’ oldu.
Yirmiüçüncü Menâkıb: [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının 118.ci sahîfesinde
diyor ki: Hazret-i Osmân “radıyallahü anh” halîfe
iken, Yemende, Abdüllah bin Sebe’ isminde bir yehûdî, eski kitâbları
çok okumusdu. Medîneye gelip, halîfenin yanında müslimân
olup, halîfenin gözüne girmek istedi. Bu fikrle müslimân
oldu. Fekat, halîfe buna hiç yüz vermedi. Bu her yerde hazret-i
Osmânı kötüledi. Halîfeye, bu yehûdî dönmesi, her zemân seni
kötülüyor, dediler. Halîfe, bunu Medîneden çıkardı. Bu da Mısra
gidip, halîfeye karsı propagandaya basladı. Çok bilgili oldugundan,
câhilleri etrâfına topladı. En çok söyledigi sey, (Her
– 217 –
Peygamberin bir vezîri var idi. Bizim Peygamberimizin vezîri de
Alîdir. Hilâfet, onun hakkı idi. Osmân onun elinden aldı.) sözleri
idi. Fellahları kandırıp, Osmân “radıyallahü anh” kâfirdir,
dediler. Mısr vâlîsi Abdüllah bin Sa’ddan, halîfeye sikâyetler
yazdılar. Mısrdan dört bin kisi Medîneye geldi. Halîfenin begenmedikleri
hareketlerini kendisine bildirdiler. Halîfe her süâle
cevâb verip, âyet-i kerîme ve hadîs-i serîfler ile haklı oldugunu
isbât etdi. Bir sene sonra, Mısrdan dört bin ve Irâkdan dört
bin kisi geldi. Medîne ehâlisi silâhlanıp, niçin geldiniz dediklerinde,
hacca gidiyoruz dediler. Ehâli de, silâhını bırakdı. Gelenlerin
maksadları hazret-i Osmânı hâl’ etmek idi. Mısrlılar hazret-
i Alîyi, Irâklılar hazret-i Talhayı halîfe yapmak istiyordu.
Mısrlılar hazret-i Alîye gelip, (Seni halîfe yapacagız) dediler.
Hazret-i Alî bunlara darılıp, (Peygamberimiz “aleyhisselâm” sizin
yerlesdiginiz yere gelip konacak askerin mel’ûn oldugunu
haber verdi) buyurdu. O gece halîfe, hazret-i Alînin “radıyallahü
anh” yanına gelip, bu askerleri geri döndür, dedi. Hazret-i
Alî de pekî deyip, sabâhleyin askere nasîhat verdi. Asker geri
dönmekde iken, hazret-i Alî halîfeye gelip, Mısr vâlîsini degisdir,
onların istedigini ta’yîn eyle, dedi. Halîfe, Muhammed bin
Ebî Bekri vâlî yapdı. Mısrlılar vâlî ile Mısra gitdi. Fekat yolda
bir haberci üzerinde halîfenin mektûbunu buldular. Eski vâliye
emr olup, gelenleri kabûl ediniz deniyordu. O zemân yazılar
noktasız oldugundan, noktanın yerine göre, katl ediniz ma’nâsı
da okunur. Mısrlılar böyle okuyup, kızdılar. Geri döndüler.
Irâklıları da döndürdüler. Halîfenin evini sardılar.]
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin mevcûd dörtyüz
kölesi [kulu] var idi ki, akçe ile almıs idi. Hepsi harb âletleri
ile kusanıp, hazret-i Osmânın serâyını kusatmıslardı. Hazret-
i Osmân bütün kölelerini huzûruna çagırıp, buyurdu ki, her
kim odasına varıp, silâhını bırakıp, kendi hâlinde oturursa,
âzâd olsun. Benim hayr düâm onun ile olsun. Onlar da emre
uyup, dagıldılar. Ondan sonra hazret-i Alîye “kerremallahü
vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” haber verdiler. Onbin kadar
kimse hazret-i Osmânın katli için toplanıp gelmislerdir, dediler.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
ayrılıgı, imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerinin cân-ı
azîzlerine bir mertebe kâr eylemis idi ki, ne günleri gün yerine
– 218 –
ve ne geceleri gece yerine geçer idi. Geceleri aglar idi. Mubârek
cigerini daglardı. Hattâ Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinden sonra, Zülfikâr adlı kılıcını mubârek
beline kusanmadı. Ve Düldül adlı atına binmedi. Gecegündüz
Ravda-i Mutahharasında olurdu. Onun için kendileri
gitmeyip, imâm-ı Haseni ve imâm-ı Hüseyni “radıyallahü teâlâ
anhümâ” gönderdiler. Tenbîh eylediler ki, her kim ki hazret-
i Osmânı kasd için gelir ise kılıcı vurun. Her kim olursa olsun,
aman vermeyin. Bu iki seyhzâde, bellerine kılıçlarını kusanıp,
hazret-i Osmânın kapısına vardılar. Bu seyhzâdeleri
gördükleri gibi, hiçbir fert kapıya gelmege cesâret edemedi.
Kapıyı bırakıp, serây dıvârını deldiler. Hazret-i Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” Kur’ân-ı azîm ve Fürkân-ı kerîm okurlar
idi. Okurken sehîd eylediler (El hükmülil vâhidil Kahhâr). (Innâ
lillah ve innâ ileyhi râciûn). Hazret-i Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” vefât etmeden evvel hazret-i imâm-ı Alîye haber
verdiler. Acele ile kalkıp, hazret-i Osmânın yanına gitdi.
Imâm-ı Hasen ve imâm-ı Hüseyni görüp, onları tekdîr edip,
içeri hazret-i Osmânın yanına vardı. Mubârek hâtırını sordu.
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hâline sükr edip, dedi
ki, yâ Alî! Bu benim basıma gelecegini beni bilmez mi zan
edersin! Yoksa, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri bana bildirmedi mi zan edersin. Yâ Alî! Lutf edip,
benden ötürü bir kimseye zarar etmiyesin. Bu gece Peygamberimiz
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rü’yâda
gördüm. Bana buyurdu ki; (Yâ Osmân! Bu gece bizim yanımızda
iftâr edersin!) Yâ Alî, on nesneyi sakladım. Mahrem hazîne
gibi kimseye açmadım. O on nesneyi bu üslûb üzere takrîr
buyurdular: Ben islâmın üçüncü halîfesi oldum. Fahr-il kevneyn
ve Resûl-i sekâleyn Peygamberimiz “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin iki kerîme-i muhteremelerini
almak, hiç kimseye müyesser olmamısdır. Bana müyesser oldu.
Tegannî etmedim. Bütün ömrümde tegannî etmek istemedim.
Tegannî edilen yere bile ugramadım. Îmâna geldikden
sonra zinâ etmedim. Evvelden de zinâ etmemisdim. Îmâna geldikden
sonra, hırsızlık etmedim. Evvelden de etmemisdim.
Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile
bî’at edip, mubârek eline elim yapısdıkdan sonra, sag elimi av-
– 219 –
ret yerime uzatmadım. Bir Cum’a günü geçmedi ki, ben bir köle
âzâd etmis olmıyayım. Eger hâzır köle bulunmaz ise, sonra
bir köle alıp, getirip, âzâd ederdim. Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin zemân-ı serîflerinden beri
benim basıma gelecegi bilirdim. Lâkin kimseye açmazdım. Bu
üslûb ve bu tertîb üzerine yedi mushaf-ı serîf yazdırıp, bütün
mu’minleri ihtilâf etmekden kurtarıp, herbirini bir iklîme
[memlekete] göndermek bana müyesser oldu.
Yirmidördüncü Menâkıb: Emîr efendi buyurdular ki, hazret-
i Osmân bin Affânın “radıyallahü teâlâ anh” mubârek hattı
serîfleri ile yazdıgı mushaflardan üç dânesini gördüm. Birini
Sâmda, birini Yemende ve birini Mısr Iskenderiyyesinde. Ammâ,
ba’zılarından nakl olunur ki, bu mushafların üçünde de meâl-
i serîfi (... Onlara karsı sana Allahü teâlâ kâfidir, yeter..) olan
Bekara sûresi 137.ci âyet-i kerîmesinde sehîd etdikleri vakt,
mubârek kanı damlamıs. Lâkin ba’zılarından da rivâyet olunur
ki, su ânda kelâm-ı serîflerin birisinde adı geçen âyet-i kerîmede
mubârek kanı tâze, sanki henüz damlamısdır. Allahü teâlânın
hikmeti, Emîr efendi huzûruna bir kaç def’a varıldı. Ammâ
bu haberin sıhhatini sormak müyesser olmadı. Lâkin bu kadar
kerâmeti, hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
yüce sânı için acâib degildir.
Yirmibesinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de, menâkıb-ı hazret-
i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” bâbının haseninde rivâyet
olunmusdur. Semâme tebni Cezemîl Kuseyrî dedi ki: Ben Yevmüddâra
hâzır oldum. Yevmüddâr, hazret-i Osmânın katl olundugu
güne derler. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh”, serâyını
muhâsara edenlerin hâlini anladı. Onlara hitâb edip, buyurdular
ki: Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine ve de islâma
yemîn ederim ki, siz bilmez misiniz, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri Medîneye geldi. Medîne-i Münevverede
Rûme kuyusundan baska tatlı su yokdu. Buyurdular
ki, (Rûme kuyusunu kim satın alır, kendi kovası ile müslimânların
kovasını bir tutarsa, onun Rûme kuyusundaki kovasından
Cennetdeki kovası hayrlı olur.) Kendi hâlis malımdan o kuyuyu
satın aldım. Siz bugün o kuyunun suyunu içmekden beni men’
edersiniz. Hattâ deryâ (deniz) suyu gibi tuzlu su içerim. Hep-
– 220 –
si dediler ki: (Evet öyledir). Rûme, bir kuyunun adıdır. Medîne-
i Münevverenin altı mil mikdârı uzagında bir kuyudur. O
kuyu küçük vâdi’dedir. Zîrâ, Medîne-i Münevverede iki vâdi’
vardır. Büyük vâdi’de olan Azîze kuyusudur.
Sârih Gürânî “rahimehullah” Ibni Abdülberden nakl etmisdir
ki: Medîne-i Münevverede bir yehûdînin agzı örülü bir kuyusu
var idi. Suyu gâyet tatlı idi. Suyunu satardı. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki:
(Rûme kuyusunu kim alır, kendi kovasını müslimânların kovası
ile berâber tutarsa, Cennetdeki kovası bundan hayrlı olur.)
Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” varıp, kuyuyu yehûdî
ile pazarlık etdi. Yehûdî kuyunun temâmını satmakdan imtinâ
etdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” da, yarısını aldı.
Nöbet yolu ile, bir gün Osmânın “radıyallahü anh” olacak, bir
gün yehûdînin olacakdı. Hazret-i Osmân nöbetini sebîl ve sadaka
etdi. Yehûdî ücret ile satardı. Müslimânlar da hazret-i Osmânın
nöbeti geldikde, iki günlük su alırlardı. Yehûdînin nöbetinde
aslâ ugramazlar idi. Yehûdînin pazarı kesâda ugrayınca,
diger yarısını da satmak istedi. Diger yarısını da Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri ondan satın aldı. Evvelki yarısını
yehûdîden oniki bin dirheme almısdı. Diger yarısını da sekiz
bin dirheme aldı. Temâmını sebîl etdi.
Yine hazret-i Osmân muhâsara edenlere hitâb edip, buyurdu
ki, Allahü teâlâ hazretlerine ve islâma yemîn ederim ki, siz
bilmez misiniz. Mescid dar geliyordu. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Falanın yerini kim satın
alıp, Mescide katarsa, o yerden dahâ iyisine Cennetde kavusur.)
O yeri has malım ile satın aldım ve Mescide ilhâk etdim
[katdım]. Siz bu gün beni o mescidde iki rek’at nemâz kılmakdan
men’ ediyorsunuz. Dediler, evet öyledir. O yine buyurdu
ki, yemîn ederim Allahü tebâreke ve teâlâya ve islâma ki, Tebûk
gazâsında, islâm askerini kendi malımdan techîz etdigimi
bilmiyor musunuz? Dediler; evet, biliyoruz! Yine buyurdu ki,
yemîn ederim Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine ve islâma
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Mekke-i Mükerremeden
Sebîr adlı daga çıkdılar. Ebû Bekr ve Ömer ve ben
de berâber çıkdım. Dag harekete geldi. Hattâ tasları döküldü.
– 221 –
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek ayagı ile
daga vurup, buyurdular ki, (Sâkin ol yâ Sebîr! Senin üzerinde
bir Nebî ve bir Sıddîk ve iki sehîd vardır.) Bunu bilmez misiniz.
Dediler, evet, biliyoruz! Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ
anh” dediler ki, (Allahü ekber! Kâ’benin Rabbine yemîn ederim
ki, ben sehîdim.) Allahü ekber sözünü, hayretde olan kimse
hasmını ilzâm ve ona tepki seklinde söyler. Hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” o vakt, hasmlarını izhâr edip, kendisinin
hak üzere olup, hasmlarının bâtıl üzerine oldugunu, onlar
kendi dilleri ile ikrâr etdiler. Hazret-i Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” Sebîr dagı üzerinde iki sehîd buyurduklarının
birisi hazret-i Ömer, birisi hazret-i Osmândır “radıyallahü
teâlâ anhümâ”. Yine hasmlara hitâb edip, dedi, Kâ’benin
Rabbi hakkı için siz sâhid olunuz ki, muhakkak ben sehîdim.
Üç def’a böyle buyurdular:
(Mesâbîh-i serîf)den yine o bâbda nakl olunmusdur: Süheyl
der ki, hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” dâr gününde bana
dedi ki, muhakkak Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri benden ahd aldı. Ben o ahd üzerine sabr ediciyim.
Ya’nî bana vasıyyet buyurdular ki, sabr edeyim. Mukâtele
etmiyeyim.
Yirmialtıncı Menâkıb: Adî bin Hâtem “radıyallahü teâlâ
anh” rivâyet etmisdir: Hazret-i Osmân “radıyallahü anh” hazretlerinin
sehîd oldugu gün bir nidâ isitdim. (Yâ Osmân bin Affân!
Râhatlık ve se’âdet ile, Rabbini gadabsız bulman ile, gufrân
ve rıdvân ile müjdeliyorum.) Etrâfıma bakdım. Bir kimse
görmedim. (Sevâhid-ün nübüvveden) alınmısdır.
Yirmiyedinci Menâkıb: Yine adı geçen kitâbdan terceme
olundu. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” sehâdet serbetini
içdi. Üç gün mubârek cenâzesi durup, defn olunmadı. Üç
günden sonra, hâtıfdan (gaybdan) bir ses geldi ki, (Osmânın cenâzesini
defn edin. Nemâzını kılınız ki, muhakkak Hak Sübhânehü
ve teâlâ ve tekaddes hazretleri ona salevât eyledi, ya’nî
rahmet eyledi,) diyordu.
Yirmisekizinci Menâkıb: Hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü
teâlâ anh” üç günden sonra, Bakî’ tarafına defn olun-
– 222 –
maga giderken, arkalarından bir büyük bulut hâsıl oldu. Cenâze-
i serîf ile gidenlerin yüreklerine korku düsüp, az kaldı ki, cenâzeyi
bırakıp, gideceklerdi. O bulutun içinden bir ses, (korkmayınız,
meyyiti bırakıp gitmeyiniz ki, biz de bu mubârek meyyitin
nemâzını kılmaga geldik,) diyordu. Meger onlar melekler
imis. Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” nemâzını kılıp,
vücûd-ı serîflerini ziyâret etmek için gelmisler. Bu da (Sevâhidün
nübüvve)den terceme olunmusdur.
Yirmidokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” sehîdlik rütbesine nâil oldukdan sonra, Fahr-ül kevneyn
ve Resûl-üs sekaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin Mescid-i serîflerinin üzerinde, üç gün üç gece cinnîler
gelip, aglayıp, feryâd ve figân eylediler. Cümle halk bunların
feryâd ve figânlarını isitdiler. Bu da hazret-i Osmânın “radıyallahü
teâlâ anh” büyüklügüne isâretdir. (Sevâhid-ün nübüvve)
den terceme olundu.
Otuzuncu Menâkıb: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ
anh” sehâdet mertebesine kavusup, âhırete sefer etdikden sonra,
Medîne-i münevverede halîfelerin oturması vâki’ olmamısdır.
Allahü teâlânın rızâ-ı serîfleri olmamısdır. Zîrâ hazret-i
imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh” halîfe olunca, rey’i serîfleri
öyle oldu ki, Kûfe sehrine yerlesdiler. Hazret-i Mürtedâ “radıyallahü
teâlâ anh” Medîne-i münevvereden Kûfe sehrine varıp,
orada yerlesmeleri, onun, Resûlullahın huzûrunda izzeti ve
kadri olmadıgı sekliyle kıyâs etmemelidir. Hâsâ öyle degildir.
Nihâyet ezelde böyle mukadder olmus ki, hazret-i imâm-ı Alî
“kerremallahü vecheh” Hak sübhânehü ve teâlânın nusret ve
inâyeti ile, Kûfe sehrine varıp, etrâfındaki memleketleri feth
edip, oraları koruması ezelde takdîr olunmusdur.
Otuzbirinci Menâkıb: Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ
anh” bir büyük kerâmeti de sudur. Hazret-i Osmânın sehâdetine
gelinceye kadar bu ümmet arasında fitne yok idi. Hazret-i
Osmân sehîd oldu. Dünyâ fitne ile doldu. Fitnenin sonu Deccâl
ile hitâm [son] bulsa gerekdir. Hazret-i Osmânın sehâdetinden
bir kimsenin gönlüne bir zerre kadar sürûr gelse, eger o kimse
Deccâla yetisirse, ona tâbi’ olup, kâfir olmasından korkulur.
Eger Deccâla yetismezse, kıyâmet günü hasr oldukda, Deccâl
– 223 –
ile hasr olmakdan korkulur. Neûzü billâhi teâlâ. Allahü teâlâ
hazretleri, müslimânları, Sahâbe-i kirâma zerre mikdârı kalblerinde
kin ve düsmanlık olmakdan ve husûsî ile hulefâ-i râsidîn
hazretleri hakkındaki düsmanlıkdan hıfz eylesin “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în”!
Otuzikinci Menâkıb: (Sevâhid-ün nübüvve)de diyor ki: Ibni
Sa’îd-ül Gaffârî derler bir kimse var idi. Hazret-i Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” sehâdet serbetini içdikden sonra,
se’âdethânelerine girdi. Orada Sultân-ı kâinâtdan “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” kalmıs bir asâ var idi. Onu alıp, dizine
dayayıp, kırmak istedi. Orada hâzır olanlar, çagırısıp, sakın
ola ki, bu mubârek asâyı kırma, zîrâ, Fahr-i âlem hazretlerinden
kalmısdır, dediler. O da asâyı kırmadı. Lâkin küstâhlık
edip, hazret-i Osmânın harem-i hâslarına [evine] girip, o mubârek
asâyı kırmak kasd etdigi için, o kimsenin ayagına bir
hastalık zuhûr edip, günden güne artdı. Senesine varmadı, öldü.
Hak Sübhânehü ve teâlâ gayûrdur [gayretlidir]. Dostlarına
ihânet edenlerin dünyâda olsun, âhıretde olsun, haklarından
gelir.