Efsane1Türk Board

Tam Versiyon: Dördüncü Halîfe emîr-ül mü’minîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlibin “r.a.” Menkıbeleri 1. Bölüm
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyon'a bakınız.
Dördüncü Halîfe emîr-ül mü’minîn Esedillahi Gâlib Alî ibni
Ebî Tâlibin “radıyallahü teâlâ anh” Menâkıbı hakkındadır:


Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ
anh”, ikrâm ve ihsân sâhibi dördüncü yârdır. Dindeki müskiller
onunla çözülmüsdür. Kardeslik mesnedinin seyyidi odur.
Fütüvvet sofrasını o kurmusdur. Neseb-i serîfleri Alî bin Ebî
Tâlib bin Abdülmüttalib, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerinin neseb-i tâhirlerine ikinci babada [atada]
birlesir ki, Abdülmüttalibdir. Neseb cihetinden bundan yakın
yokdur. Ammâ, fazîlet husûsu, tertîb-i hilâfet üzeredir. [Üstünlük
sırası, hilâfet sırasıdır.]
Birinci Menâkıb: Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerinin
dogusları hakkındadır. Dogumları Mekke-i mükerremede
vâki’ olmusdur. [Hicretden yirmiüç sene evvel tevellüd etmisdir.]
Fil vak’asından otuz, Iskenderden dokuzyüzonbir sene
ve Pervîzin pâdisâhlıgından sekiz sene geçmis idi. Vâlidesi Fâtıma
hâtun binti Esed bin Hâsim, bir gece rü’yâda gördü ki, evi
nûr ile doldu. Kâ’benin etrâfında olan daglar Kâ’beye secde ediyorlardı.
Eline dört kılınç verdiler. Elinden düsüp dört yana dagıldılar.
Biri suya düsdü. Biri havâya uçup gitdi. Biri elinden düsüp
kırıldı. Biri elinde bir aslan olup, hem kaçar. Hem daglara
düser. Heybetinden bütün mahlûklar kaçarlar. Benî âdemden
bir kimse yanına yaklasamaz. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri o aslanın yanına varıp ve tutup, kendine
boyun egdirir. Aslan ona itâ’at eder. Mubârek ayaklarına yüzünü
ve gözünü sürüp, hizmet-i serîflerinden ayrılmaz. Bu rü’yâdan
dört ay geçmis idi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
Fâtıma hâtunun benzine bakıp, anladı. Dedi ki ey ana! Hâlin
nedir. Yüzünde bir degisiklik vardır. Dedi ki, ey ogul! Hâmileyim.
Himmet et, oglum olsun. Bana bagıslar isen, ben de sana
düâ ederim, dedi. Fâtıma hâtun, ey ogul, vallahi bu oglanı sana
nezr etdim. Senin olsun, dedi. Ebû Tâlib de kabûl edip, o da, ben
de sana bu oglanı nezr eyledim, ey ogul, dedi. Hemen Resûlul-
– 271 –
lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri düâ edip, vücûda
gelen o oglan Alî Mürtedâ oldu. Çünki dokuz ay hâmilelik
temâm oldu. Dünyâ mülküne hazret-i Alînin nûru direk gibi göründü.
Râvî der ki; hazret-i Alî dogdugu zemân, Peygamber-i
Hüdâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” geldi. Mubârek parmagı
ile, mubârek agzının tükrügünden alıp, hazret-i Alînin agzına
koydu. O da o mubârek agız suyunu yutdu. Bu sebeble her sözü
hikmet oldu. Ilmi kemâlde oldu. Afv, kudret, se’âdet ve kerâmet
sâhibi oldu. Hem zafer ve nusretin sultânı oldu. Zühd, takvâ,
vera’, fadl, kerem ve bütün güzel huyları topladı. Kulagına
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri tekbîr
ve tehlîl okudu. Adını da Alî koydu. Dedi ki, Allahü teâlâ hazretleri
bunun adına Alî dedi. Annesi adına Haydar dedi. Zîrâ
rü’yâda onu aslan olmus gördü. Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” ayrıca Allahü teâlânın aslanı dedi ve hem
Aliyyül Mürtedâ budur, buyurdu. Mubârek elleri ile kendisi yıkadı.
Mubârek basından sarıgını çıkarıp, ikiye böldü. Bir bölügünü
basına bagladı. Bir bölügü ile bedeninin yasını sildi. Böylece
mü’minlerin baslarının tâcı oldu. Ona nasîb olan bu se’âdet,
eshâbdan kimseye nasîb olmamısdır.
Ba’zı rivâyetde söyle bildirilmisdir: Annesi Fâtıma hâmileliginin
son günlerinde, ziyâret niyyeti ile Beyt-i serîfe girer.
Beyt-i serîf içinde iken dogum sancıları baslar. Dısarı çıkmaga
kâdir olamayıp, Beyt içinde dogurur. Dogumu beyt içinde olur.
Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” rivâyet ederler. Bir
gün Server-i âlem seyyid-i veled-i âdem “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri oturuyordu. Hazret-i Alî gelip, geçdi. Buyurdu
ki, yâ Âise! Bil ki Alî arabın seyyididir. Ben dedim ki, yâ
Resûlallah, sen degil misin? Buyurdu ki, Ben cümle insanların
seyyidiyim. Türk, tatar, hind, arab ve acem kavmlerinin seyyidiyim.
O arab kavminin seyyididir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Alînin “radıyallahü
teâlâ anh” besigini sallar idi. Besiginden çıkarıp götürürdü.
Iletir ve gezdirirdi. Her ne vakt ki, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” gelse, Alî “radıyallahü teâlâ anh”
hazretleri, derîn uykuda bile olsa duyardı [uyanırdı] ve besiginden
kollarını çıkarırdı. Ellerini hazret-i Resûlün boynuna sarar-
– 272 –
dı. O da hemen alıp, bagrına basardı. Alînin “radıyallahü teâlâ
anh” annesi Fâtıma der ki: Dedim ki, ey cihânın bir dânesi! Müsâde
ediniz, bunu [çocugu] biz götürelim, bu isler [çocuga bakmak]
bizim isimizdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdu ki, (Bu çocuk dogmadan evvel, bunu
bana vermediniz mi? Bu benimdir, siz karısmayınız!)
Râvî (rivâyet eden) der ki, bir gün Server-i âlem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Harem-i serîfe geldi. Aliyyül
Mürtedâ omuzunda idi. Insanlar [halk] oturup, pehlivânları
söyleyip, herbirinin erligini vasf ederlerdi. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” dönüp onlara buyurdu ki: (Bu omuzumdaki
oglan, bu söylediginiz erlerin hepsinden üstün pehlivân
olacakdır. Yeryüzünde buna benzer bir pehlivân olmıyacakdır.
Sizin saydıgınız erlerin çogunu bu öldürecekdir ve defterlerini
dürecekdir.) Beyt:
Dünyâ halkı toplansa bir yana,
Yalnızca bu kalırsa bir yana.
Aralarında ceng olursa,
O gâlib gelse gerekdir.
Allahü teâlâ onu gâlip kılar,
Bunun gibi bir süvâri gelmedi.
Onun gibi bir süvâri görmedi bu zemân,
Kılıncını bir ân sallasa.
Ceng ola ki, günde bin kisi katl eder.
Onlar dediler ki, yâ Muhammed-ül Emîn! Biz seni, akllı ve
sâdık, büyük kimse zan ederdik. Bu nasıl sözdür. Sen bir küçük
çocuk için böyle söyliyorsun. Sen ona nasıl güveniyorsun. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri se’âdetle buyurdular
ki: (Siz bunu unutmayınız. Nice yıllar sonra görürsünüz
bu oglanı!) Râvî der ki, üç yasına girdigi zemân, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile nemâz kıldı. Babası
Ebû Tâlib onu gördü. Birsey söylemedi. Annesi söyledi ki, görürmüsün
bu Alî, o Muhammed ile nemâz kılıyor. Kâ’beye karsı
secde ediyor. Bizim putlarımıza tapmaz. Ebû Tâlib dedi ki, yâ
Fâtıma! Biz onu Muhammede vermisiz. Her ne yaparsa hakdır.
– 273 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:18
Savâb olur [dogrudur]. Henüz ma’sûmdur. Muhammed hangi
dinde olursa, Alî de onun yoldası olsun, ayrılmasın. Birgün, Resûl-
i ekrem, Alî ile nemâz kılarken Ebû Tâlib at ile gidiyordu.
Alî, Resûlullahın sag yanında dururdu. Meger Ca’fer-i Tayyâr
“radıyallahü anh” hazretleri Ebû Tâlibin atının ardında idi. Dedi
ki, ey gözümün nûru, in sen de var, Muhammedin sol yanında
dur. Onlar ile sen de nemâz kıl. Devlet sâhibi kesf ve sır sâhibi
olasın. Ca’fer de inip, vardı ve sol yanına durdu. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bakdı, gördü ki,
Ca’fer de geldi, yanına durdu. Gönlü sâd oldu. Nemâz kılıp, bitirdikden
sonra, buyurdu ki: (Yâ Ca’fer! Sana müjdeler olsun ki,
Hak Sübhânehü ve teâlâ sana iki kanat verir. Yer yüzünden tâ
Cennete kadar uçarsın. Menzilin Cennet, refîkin Hûrîayn olur.
Kavusmak istedigin Rabbilâlemîn olsun!)
Ba’zı rivâyetde, dogumları fil senesinden otuz sene geçdikde,
Harem-i Kâ’bede, Receb ayının onüçünde Cum’a günü vâki’
oldugu bildirilmisdir. Nakl edilir ki, Yemen diyârında Mirem
adında müttekî bir âbid vardı. Zâhidlerin zâhidi idi. Kalb-i
serîfleri mâsivâdan pâk idi. Yüzdoksan senelik ömrlerini ibâdet
kösesinde geçirip, mala mülke hiç bakmamıs, seccâdeden gayri
bir menzile ayak basmayıp, mihrâbdan baska yere dönmemis
idi. Bir gün münâcât etdi: Ilâhî! Harem-i muhteremin sâkinlerinden
ve Kâ’be-i muazzamanın büyüklerinden birinin dîdârı
[yüzünü görmek] ile müserref olmak, istiyorum. Riyâsız düâsı
kabûl oldu. Ebû Tâlib Mekke-i Mükerremenin serefli büyügü
ve Kâ’be-i muazzamanın en kerîm sâkini idi. Bir seferde iken
yolu o zâhid ve âbidin makâmına ugradı. Mirem Ebû Tâlibe gerekli
ta’zîm sartlarını yerine getirdikden ve durumunu sordukdan
sonra, Ebû Tâlib dedi ki: Mekke diyârında beni Hâsim kabîlesinden
Abdülmuttalib oglu Ebû Tâlibim. Zâhid bu haberden
çok sevinip, tekrâr ta’zîm edip, dedi ki: Elhamdülillah [Allahü
teâlâya hamd olsun], murâdım hâsıl oldu, düâm kabûl oldu
[eseri açıga çıkdı]. Ey Ebû Tâlib; geçmislerden bize söyle bildirilmisdir
ki, Abdülmuttalibin iki torunu olup, biri Abdüllahın
sülbünden zuhûra gelip, Peygamber olur. Biri Ebû Tâlibden zâhir
olup, se’âdet sâhibi olur. Peygamber otuz yasına geldikde
Alî dünyâya gelir. O Nebî ki, herkesin bekledigi Peygamberdir.
Henüz açıga çıkmamısdır ya’nî’ gelmemisdir. Ebû Tâlib dedi ki:
– 274 –
Ey seyh! Nebî dünyâya gelip, henüz yirmidokuz yasındadır. Mîrem
dedi ki: Yâ Ebâ Tâlib! Mekkeye döndükde, o ma’bûdün
dergâhının yakını olana benden selâm götür. Arz et ki, Mîrem
sehâdet eder ki, benzeri, ortagı olmıyan Allahü teâlâ vardır ve
Sen onun Peygamberisin. Ey Ebû Tâlib! Senden mütevellid
olan azîze de selâm götür. Ebû Tâlib [karsılarında] bir kurumus
nâr agacı görüp, imtihân yolu ile dedi ki: Ey Seyh, isterim ki, bu
agaçda meyve ve yaprak olsun. Senin sâdık olduguna delîl olsun.
Seyh, Hakkın dergâhına ilticâ ve tedarru edip, dedi ki: Ilâhî!
Nebî ve Velî hurmeti için, sıfatlarını beyân edip, geleceklerini
söyledim. Beni mahcûb etme. Derhâl kuru agaçdan yapraklar
ve iki dâne nâr meydâna geldi. Seyh o nârların birini Ebû
Tâlibe verdi. Ebû Tâlib, parçalayıp, iki dânesini yidi. Rivâyet
edilir ki, o dâneler nutfeye sirâyet edip, Alîyyül Mürtedânın vücûdunun
baslangıcı oldu. Degerli bir süs tası gibi o eserden vücûd
buldu. Ebû Tâlib, verilen müjdelere çok sevindi. Geri dönüp,
Mekke-i Mükerremeye geldi. Sülbünden o nutfe Fâtıma
binti Esedin bâtınına intikâl edip, hâmile oldu. Fâtıma binti
Esedden nakl edilir: Ben Kâ’be-i serîfi tavâf ediyordum. Dogum
alâmetleri belirdi. Hazret-i Habîb-i Ekrem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri beni görüp, firâsetle, durumumu
anlayıp, buyurdu ki: Ey vâlide, tavâfını temâm etdin mi. Hâyır
dedim. Buyurdu: Tavâfı temâm et. Eger zor durumda kalırsan,
harem-i Kâ’beye gir.
(Kitâb-ı Siyer-i Mustafâ)dan nakl etmislerdir. Fâtıma binti
Esed, Kâ’beyi tavâf ediyordu. Abbâs bin Abdülmuttalib ve bütün
Benî Hâsim onun ardınca tavâf ile mesgûl idi. Dogum alâmetleri
belirdi. Dısarı çıkmaga mecâli kalmayıp, dedi ki, yâ
Rabbî! Bana dogumu kolay kıl. O hâlde iken, evin dıvârı yarılıp,
Fâtıma gözden gayb oldu. Rivâyet eden diyor ki, ben Hâne-
i Kâ’beye girip ahvâlini anlamak istedim. Müyesser olmadı.
Üç gün gâib oldu. Dördüncü gün, Haremden çıkdı. Elinde Alî
ibni Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” vardı. Fâtıma binti Esed
Harem-i Kâ’beden hazret-i Alîyi evine götürüp, âdet üzerine
besigi bagladı. Ebû Tâlib gelip, istedi ki, mubârek yüzünü görsün.
Örtüsüne el uzatdıgında, hazret-i Alî eli ile, Ebû Tâlibin
eline ma’nî olup ve yüzüne el uzatıp, çehresine vurdu. Yüzünü
tahrîs etdi. Vâlidesi de gelip, emzirmek istedikde, ma’nî olup,
– 275 –
onun da, yüzünü tırmaladı. Ebû Tâlib, hayret edip, dedi ki, ey
Fâtıma! Buna ne ism koyalım! Fâtıma dedi ki, ey Ebû Tâlib!
Bu çocugun pençesinde Esed [aslan] salâbeti var! Esed [aslan]
demek münâsibdir. Ebû Tâlib dedi ki, benim niyyetim budur
ki, Zeyd ismi ile adlandıralım. Lâkin Fahr-i âlem seyyid-i veled-
i âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri onun
dogum haberini aldıkda, ferâhnak [sevinçli, sâd] olup, Ebû Tâlibin
evine geldi. Sordu ki, bu çocugun ismini ne koydunuz.
Herkes ihtiyâr etdigini beyân etdikde, hazret-i Habîb-i Ekrem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurmuslar ki,
(benim niyyetim, Alî koymakdır. Âli himmet [yüksek arzûlu,
himmetli] olsun!) Fâtıma dedi ki, bu ismi ben gâibden isitmisdim.
Bir rivâyet de odur ki, vâlidesi [annesi] isminde nizâ edip,
istihâre yolu ile Kâ’beye yönelip, Rabbine niyâzda bulunup,
(Yâ Rabbî! Harem-i serîfinde ikrâm eyledigin oglum için tarafından
ism niyâz ederim!) dedi. Bu niyâz esnâsında Kâ’benin
damından bir ses geldi ki, (ism-i serîfini Alî koyun!). Mubârek
ismini Alî koydular. Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri besik yanına varmak istedi. Fâtıma dedi
ki, ey Muhammed-ül emîn! Sakın onun yanına gitmeyiniz ki,
bu oglanın aslan gibi saldırıcı pençeleri var. Hazretinize bir
edebsizlik yapabilir. Habîb-i ekrem ve Nebiyyi muhterem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Ey Fâtıma!
Alî bize karsı edebe riâyet eder!) Yanına varıp, Aliyyül
Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” derin uykuda iken, güzel gören
gözlerini açıp, Resûlullahın mubârek yüzüne bakdı. Hâl lisânı
ile bu rübâiyi terennüm ediyordu. Nazm:
Sükr müserref oldum, devlet-i dîdârına,
Kan dolu gözlerimi açdım, gül ruhsârına.
Kat’etdigim yokluk konakları zâyi’ olmadı,
Vâsıl oldum, simdi senin günes suâlarına!
Se’âdet sâhibi hazret-i Fahr-i Enbiyâ “salevâtullahi alâ nebiyyinâ
ve aleyhim ecma’în” besiginden kucagına aldı. Bir zemân
mubârek dilini gül yapragı gibi [Alî “radıyallahü teâlâ
anh”ın] gonca dihenine [mubârek agzına] koyup, serçesme-i
esrâr [esrâr çesmesinin kaynagı] olan [nitekim Vennecmi sûresindeki
âyet-i kerîmede (O, bos söz söylemez) buyruldu ki,]
mubârek agzının suyunu emzirdi. [Mubârek dilini agzına koy-
– 276 –
du. Agızdan agıza emzirdi.]
Rivâyet edilir ki, hazret-i Mürtezânın “radıyallahü teâlâ
anh” babası Ebû Tâlibin dokunmasına ma’nî olmasının sebebi,
önce kendisine Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
dokunmasını istemesi idi. Annesini emmesinden imtinâ etmesinin
maksadı bu idi ki, önce Resûlulahın mubârek agız suyundan
emmekdi. Kıt’a:
Katre katre ma’rifet serbetini,
O deryâdan iktisâb etdi.
Feyz-i Hak o hilâli etmege Bedr,
Kâbil-i nûr-ı âfitâb etdi.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir legen hâzırlayıp,
hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” yıkanmasına
bizzat mesgûl oldular. Sag tarafını yıkayınca çocuk sol tarafa
dönerdi. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
bu hâli görünce, aglamaga baslardı. Fâtıma dedi ki, ey ogul, aglamanızın
sebebi nedir? Buyurdu ki, (Ey Fâtıma! Bu çocugu
önce ben yıkadım. Bu çocuk beni ömrümün nihâyetinde [vefât
edince] yıkar. O zemân ben de sag tarafımdan sol tarafıma kendiligimden
dönerim!) Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” onun terbiye olmasında çok gayret sarf edip,
ilkbehâr bulutu gibi o goncaya kol-kanat gerdi. Mürtedâ bes yasına
girdikde, Hîcâz memleketinde az yagmur sebebi ile kıtlık
oldu. Gıdâ yoklugundan halk sıkıntıya düsdü. Ebû Tâlibin çoluk-
çocugu çok idi. Bir gün hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” Abbâsa “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu
ki: Ey amcam, sen zenginsin! Ebû Tâlib amcam, fakîr ve çocukları
da çokdur. Münâsibdir ki, kıtlık geçinceye kadar herbirimiz
Ebû Tâlibin çocuklarına bakalım. Ona ma’îset husûsunda
yardım edelim. Berâber Ebû Tâlibin huzûruna gelip, durumu
söyledikde, Ebû Tâlib dedi ki, Ukayli benim ile bırakınız. Digerlerini
siz bilirsiniz! Hazret-i Abbâs, Ca’fer-i Tayyârı “radıyallahü
anhümâ” alıp, hazret-i Fâhr-i âlem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” Aliyyül Mürtedâyı “kerremallahü vecheh”
kabûl kılıp, hazret-i Alî Onun kefâletinde oldu. Hazret-i Cebrâîl
aleyhisselâm da’vete ruhsat müjdeci getirinceye kadar, yanında
kaldı. Hazret-i Ebû Bekrden sonra hazret-i Alî îmân ge-
– 277 –
tirdi. Sonra diger Sahâbe-i kirâm îmân getirdi “rıdvânullahi teâlâ
aleyhim ecma’în”.
Ikinci Menâkıb: Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerine nübüvvet Pazartesi günü bildirildi. Evvelâ
hazret-i Ebû Bekr îmâna geldi. Ikinci olarak Salı günü hazret-i
imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh” îmâna geldi. Hazret-i Ebû
Bekrden “radıyallahü teâlâ anh” evvel kimse îmâna gelmemisdir.
Ikinci îmâna imâm-ı Alî “radıyallahü anh” gelmisdir. On
yasında idi. Ba’zıları yedi yasında idi dediler. Imâm-ı Alî “radıyallahü
anh” ömründe hiç puta tapmadı. Hak Sübhânehü ve
teâlâ onu puta tapmakdan sakladı. Hattâ bir rivâyetde Imâm
hazretleri buyurmuslar ki: Annemin karnında yatarken, kiliseye
varıp, puta tapmak istedikde, Allahü Sübhânehü ve teâlâ
hazretlerinin inâyeti ile, annemin yüregi agrımaga baslayıp, o
kadar ızdırâp verdi ki, kiliseye varıp, puta tapmak istegini unutup,
kendi evine döndü. Imâm hazretleri, Sultân-ı kâinâtın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-u serîflerinde yetismisdir.
Imâm hazretlerinin yüksek sânları hakkında, üçyüz âyet-i kerîme
nâzil oldugunu, hazret-i Abbâs “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
etmisdir.
Üçüncü Menâkıb: Hazret-i imâm-ı Alînin “kerremallahü
vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” birkaç adı var idi. Bir ismi
Ebûl Hasen, bir ismi Ebûl Hüseyn ve biri Haydar [aslan] ve biri
Kerrâr [muhârebede düsmana tekrâr tekrâr hamle eden], biri
Emîr-ün nahl ve biri Ebû el Reyhâneyn ve biri Esedillah ve
biri Ebû Türâb [topragın babası]dır. Lâkin kendileri her zemân
buyururlar idi ki, bana Ebû Türâb adından sevgili ad yokdur.
Zîrâ onu Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” koymusdur.
Sebebi budur ki, bir gün Fâtıma-tüz Zehrâ ile imâm-ı
Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ” küsüsdüler. Imâm-ı Alî huzûrsuz
olup, mescide varıp, kuru toprak üzerine yatdı. Fâtıma “radıyallahü
anhâ”, o hâl ile Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerine varıp, dedi ki, devletlü ve izzetli sultânım,
babacagım! Yanlıslıkla hazret-i Alîyi küsdürdüm. Ammâ
bilirim ki, suç benimdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” se’âdetle ve izzetle kalkıp, Alî “radıyallahü teâlâ anh”
hazretlerini arayıp, mescidde buldu. Gördü ki, kuru toprak üzerinde
yatıyor. Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü
– 278 –
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Kalk yâ Alî, kalk
yâ Alî!). Hazret-i Alî gördü ki, çagıran Fahr-i âlemdir. Ayak
üzerine kalkdı. Sultân-ı kâinât gördü ki, imâm-ı Alînin yüzüne
toprak yapısmıs. Bizzat mubârek elleri ile topragı yüzünden silkip,
(Kalk yâ Ebâ Türâb) buyurdu. Onun için hazret-i Alî “kerremallahü
vecheh” her zemân, (Bana Ebû Türâbdan sevgili ism
yokdur) buyururlardı. Lâkin (Sevâhid-ün nübüvve)de söyle yazılıdır.
Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri Fâtıma-tüz-zehrânın “radıyallahü anhâ” evine gelip,
hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” göremeyip, nerede oldugunu
sordu. Hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâ dedi ki, yâ Resûlallah! Ba’zı
seylerden üzülüp, dısarıya çıkdı. Gâlibâ mescide gitdi. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, se’âdetle mescide
gelip, gördü ki, elbisesi latîf bedeninden düsüp, cism-i serîfi
toz-toprak ile bulasmıs. Hazret-i Resûl-i ekrem ve nebiyyi
muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” o mubâregi temizleyip,
(Kalk yâ Ebâ Türâb) buyurdu.
Dördüncü Menâkıb: (Hazret-i Alî ile hazret-i Fâtımanın
“radıyallahü teâlâ anhümâ” evlenmeleri.) Nakl olunur ki, Server-
i Enbiyâ ve Resûl-i kibriyânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” Hadîce-i kübrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden
altı evlâd-ı kirâmları vücûda geldi. Ikisi erkek ve dördü kız.
Hadîce-i kübrâ, Fâtıma-i Zehrâyı “radıyallahü anhünne” küçük
yasda bırakıp, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya göç etdi [vefât etdi].
Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri hazret-i Fâtımayı bülûg çagına kadar
kendi yanında bakıp, terbiye etdiler. Bir gün Fâtıma-tüz-zehrâ
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleri Resûl-i ekremin huzûr-u serîflerine
bir hizmet için geldiler. Hizmet edip döndükde, hazret-
i Fâtımaya, bakdılar ki, kemâle gelip, evlenme vaktine gelmisler.
Hemen hâtır-ı serîflerine geldi ki, Fâtımanın vâlidesi
hayâtda olsa idi, Fâtıma bülûga erdikde, onun çeyizini hâzırlardı.
Zîrâ Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
hazret-i Fâtımaya muhabbeti çok fazla idi. Sebebi bu idi
ki, gâyet zâhide idi. Hem de vâlidesi olan Hadîce-i kübrâ “radıyallahü
teâlâ anhâ” hazretlerine benzerdi. Bu husûs mubârek
hâtırlarına gelince, derhâl hazret-i Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâm”
gelip, Allahü teâlâ hazretlerinin selâmını Habîbine getir-
– 279 –
di. Dedi ki; (Yâ Muhammed! Allahü teâlâ buyurur ki, Habîbim
hiç merâk etmesin ki, ben Fâtıma kulumun bütün ihtiyâclarını
ve elbiselerini Cennet libâslarından yapıp, yakında sâdık ve
muvahhid ve has kuluma veririm.) Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri Cebrâîl aleyhisselâm hazretlerinden
bu kelâmı isitip, sükr secdesi yapdı. Sonra Cebrâîl aleyhisselâm
Allahü teâlânın huzûruna vardı ve geri döndü. Elinde bir
altın sini, üstünde altın bogça ile örtülmüs, bin Kerûbiyân melegi
iledir. Arkasından hazret-i Mikâîl aleyhisselâm elinde bir
altın sini, bir altın bogça örtülmüs ve ta’zîm için bin Kerûbiyân
melegi iledir. Onun ardınca hazret-i Isrâfîl aleyhisselâtü vesselâm,
elinde bir altın sini, bir altın bogça ile örtülmüs ve bin melek
iledir. Onun ardınca, hazret-i Azrâîl aleyhisselâm, bir altın
sini, bir altın bogça ile örtülmüs. Bin melek iledir. Bu melekler,
getirip sinileri Server-i kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin huzûrlarına arz eylediler. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bunları gördü. Buyurdu
ki, yâ kardesim Cebrâîl. Allahü teâlânın emr-i serîfi nedir. Bu
siniler ile ne emr ederler. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki:
Yâ Resûlallah! Allahü Sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder ve
buyurur ki, ben Habîbimin kızı Fâtıma-i Zehrâyı Alîye verdim.
Ars-ı Uzmâda nikâh etdim. Hemen Habîbim de Eshâb arasında
nikâh eylesin. Sinilerin birinde Cennet libâsları [elbiseleri]
vardır. Fâtımaya giydirsin. Diger sinilerde Cennet yiyecekleri
vardır. Eshâbına ziyâfet versin. Hazret-i Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu müjdeyi isitdi. Tekrâr sükr
secdesi yapıp ve hazret-i Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâma dedi
ki: Yâ kardesim Cebrâîl. Dilerim ki, nikâhın nasıl yapıldıgını
aynen açıklıyasın. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, Yâ Resûlallah!
Allahü Sübhânehü ve teâlâ emr etdi ki, Cennet kapılarını açsınlar.
Cenneti süslesinler. Sonra Cehennem kapılarını kapatsınlar.
Yedi kat gökde ve yerde ne kadar Kerûbiyân, mukarrabîn
ve rûhâniyyân var ise Ars-ı azîmin zıllinde [gölgesinde] secere-
i Tûbâ [Tûbâ agacı altında] toplansınlar. Allahü teâlânın
emri yerine geldi. Allahü teâlâ yine emr etdi ki, melekler üzerine
tatlı bir rüzgâr esdi ki, vasfı anlatılamaz. O tatlı rüzgâr,
Cennet agaçlarının üzerine eser. Çünki, Cennet agaçlarının
yapraklarının birbirine dokunması ile hos bir sedâ hâsıl oldu ki,
dinliyenlerin aklları baslarından gitdi. Ondan sonra gönül kus-
– 280 –
larına emr eyledi ki nagmeye basladılar. Yâ Habîballah! Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretleri cemâlini arz buyurdu. Buyurdu
ki, yâ Cebrâîl, sen aslanım Alînin vekîli ol. Ben de Fâtımanın
vekîli olayım. Yâ Meleklerim siz de sâhid olunuz. Fâtımayı halâllige
Alîye verdim. Yâ Cebrâîl, sen de vekâletin hasebiyle Alî
için kabûl eyle. Orada nikâh oldu. Sana da emr olundu ki, burada
da Sahâbe-i güzîni “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
toplayıp, nikâh yapasın. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri bunu isitdi. Tekrâr sükr secdesi yapdı. Emr
eyledi ki, Sahâbe-i güzîn hazretlerini toplasınlar. Ondan sonra
hazret-i Cebrâîle dedi ki, yâ kardesim Cebrâîl! Kızım Fâtıma
benim hâtırımı kırmaz. Bu Cennet elbiselerini dünyâda giymege
degmez. Geriye Cennete götürünüz! Sahâbe-i kirâm toplandı.
Hazret-i Resûlün ve hazret-i Alînin vekîli kim olacak diye
bakdılar. Biraz durakladılar. Derhâl Cebrâîl aleyhisselâm gelip,
dedi ki, yâ Resûlallah! Allahü teâlâ sana selâm edip, emr
eyledi ki, hutbeyi hazret-i Alî okusun. Hazret-i Alî hutbeyi
okudu [kimse onun yerine vekîl olmadı. Kendisi bulundu].
Dörtyüz akçe ile nikâh eylediler. Müjdeyi, hazret-i Fâtımaya
“radıyallahü teâlâ anhâ” müjdelediler. Hazret-i Fâtıma râzı olmadı.
Hazret-i Cebrâîl tekrâr geldi. Yâ Resûlallah! Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretleri buyurdu ki; Fâtıma dörtyüz akçe ile
nikâha râzı olmaz ise dörtbin akçe olsun. Geri hazret-i Fâtımaya
söylediler. Yine râzı olmadı. Geri hazret-i Cebrâîl gelip,
dörtbin altın emr olundu. Hazret-i Fâtıma yine râzı olmadı. Yâ
Resûlallah! Allahü teâlâ emr etdi ki, Sen bizzat, hazret-i Fâtıma
huzûruna varıp, murâdı ne ise süâl edesin. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazret-i Fâtımanın yanına varıp,
murâdını süâl buyurduklarında, hazret-i Fâtıma dedi ki: Yâ
Habîballah, murâdım budur ki, sen, mahser meydânında
mü’minlerin günâhkârlarından nicelerine sefâ’at edip, Cennete
koyarsın. Ben de onların hâtunlarına sefâ’at edip, Cennete koyayım.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
çıkıp, hazret-i Fâtımanın murâd-ı serîflerini beyân buyurdu.
Cebrâîl aleyhisselâm Allahü teâlânın huzûr-ı serîflerine varıp,
hazret-i Fâtımanın arzûsunu iletdi. Geri nüzûl edip [inip] dedi
ki, yâ Resûlallah! Allahü Sübhânehü ve teâlâ Fâtımanın murâdını
kabûl edip, o da rûz-i cezâda [mahser meydânında (kıyâmet
gününde)] sefâ’atcı olsun, diye buyurdu. Hazret-i Resûlul-
– 281 –
lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Fâtımaya, murâdı
kabûl olup, sefî’a oldugunu [sefâ’at edecegini] kendisine
iletdi. Yâ Resûlallah! Hazretinizin sefâ’at edecegine huccet
[delîl] kelâm-ı kadîmde ve Fürkân-ı azîmde âyet-i kerîmelerdir.
Yâ bana kat’i hüccet [delîl] nedir. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: Ey ciger gûsem;
cenâb-ı hazret-i Rabbil izzete murâdını arz edeyim. Göreyim
ne fermân olunur. Çıkıp, Cebrâîl aleyhisselâma Fâtımanın murâdını
beyân etdi. Cebrâîl aleyhisselâm Allahü teâlânın huzûruna
arz edip, hemen geri döndü. Elinde bir beyâz ipek getirdi.
Resûlullahın huzûrunda ak ipegi açıp, içinden bir kâgıd çıkardı.
(Yevm-i cezâda [kıyâmet gününde] mü’min hâtunların âsîlerine,
kulum Fâtımayı sefâ’atcı etdigime bu hucceti yanında
bulundursun.) Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” o kâgıdı geri harîre [ipege] sarıp, hazret-i Fâtımaya
getirdi. Hazret-i Fâtıma hucceti gördü. Kabûl edip, nikâha râzı
oldu. (Allahü teâlâ kalbdekileri bilir. Allahü teâlâ için, neden
böyledir diye sorulmaz.)
Rivâyetde gelmisdir ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazret-i Fâtımayı hazret-i Alîye “radıyallahü
teâlâ anh” verdigi zemân onsekiz akçe verdi. Bir gelinlik ve bir
de kaftan aldı. Hazret-i Fâtımaya giydirdigi zemân, Fahr-i âlem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” agladı. Hazret-i Fâtıma dedi
ki, se’âdetim ve izzetim babam, niçin aglarsın. Buyurdular ki,
(ciger gûsem, gözümün nûru kızım, onun için aglarım ki, kıyâmet
gününde, Allahü teâlânın huzûrunda bu onsekiz akçe ile
bu kaftanın hesâbını nasıl vereceksin.) Bunların hâli böyle
olunca, gör zemâne adamları kızlarının dertlerine düsüp, nice
bin, belki nice yük akçe çeyize sarf edenlerin âhıretde hâlleri
nasıl olur. Hâlimiz kederlidir. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri
inâyet ve hidâyet ile, Habîbi ve Ehl-i beyti hurmetine,
keremi, fadlı ve ihsânı ile afv ve magfiret buyursun.
Besinci Menâkıb: Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” orta
boylunun kısası idi. Genis gögüslü idi. Elâ gözlü idi. Mubârek
sakalı bütün eshâbdan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
çok idi. Mubârek karnı büyükce idi. Her ne zemân kâfirlerin
yüzlerine baksa, kalblerine korku düsüp, hazân yapragı gibi titrerlerdi.
Bu mubârek cüsse ile üç, dört ve bes gün, ba’zan da ye-
– 282 –
di, sekiz gün yemek yimezdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerine süâl etdiler ki, hazret-i Alî yemek yimez,
hikmeti nedir. Buyurdular ki; (Hazret-i Alînin kuvvet-i
kudsiyyesi vardır. Açlıgı bilmez.) Umûmiyyetle gazâlarda nice
günler yemek yimez ve gazâ ile mesgûl olurdu. Açlık hâtır-ı serîflerine
gelmezdi. Kuvvet-i kudsiyyesi ile içi temâmen dolu idi.
Bir gazâ vâki’ olmamısdır ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” onda mevcûd olmasın. Bir kal’ayı almakda zorlanılsa veyâ
düsman galebe etse, Sultân-ı kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” sancagı hazret-i Alînin eline verip de buyururdu ki,
(Yâ Alî! Bu feth senindir. Var feth eyle! Seni Allahü Sübhânehü
ve teâlâ hazretlerine ısmarladım) diye gönderirdi. Feth ederdi.
Altıncı Menâkıb: Benî Necrân derler, hıristiyanlardan bir
kabîle var idi. Kalabalık bir kabîle idi. Fahr-i âlem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” bunlara her ne kadar nasîhatda bulundu
ise de, kimse râzı olmayıp, ıslâh olmadılar. Inâd ve taskınlıklarını
artdırdılar. Bir vechle bunlar îmâna gelmediler. Bunlar
hakkında ibtihâl (karsılıklı yemînlesme) âyet-i kerîmesi nâzil
oldu. Ibtihâl ile emr olundular. Sûre-i Âl-i imrânda, [61.ci
âyet-i kerîmede] meâlen buyurulmusdur: (Seninle mücâdele
edenlere [hıristiyanlara] de ki: Geliniz biz ve siz, ogullarımızı
[evlâdlarımızı], kadınlarımızı ve kendimizi çagıralım. Sonra ibtihâl
edelim. [Îsâ aleyhisselâm hakkında] kim yalan söylüyor
ise, Allahü teâlânın la’neti onun üzerine olsun diyelim!) (Tefsîr-
i Meâlim)de buyurmus ki, (......... ya’nî kim ki seninle, hazret-
i Îsâ aleyhisselâm hakkında mücâdele etse, sana, hazret-i
Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın kulu ve Resûlü oldugu hakkında
ilm geldikden sonra, denildi ki, ebnâünâdan murâd Fâtıma
“radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleridir. Enfüsenâdan murâd,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
kendileridir ve hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”dir. Zîrâ,
arablarda, kisinin, amca oglu kisinin kendisinden sayılır.)
Nitekim Allahü teâlâ hazretleri buyurur: (........ murâd ihvâneküm
demekdir). Denildi ki, ibtihâl cümle ehli dîne umûmdur.
Ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” buyurdular ki, ya’nî düâda
tadarru’ edelim. Ve Kelbî dedi ki, düâda ictihâd ve mübâlaga
edelim. Kesâî ve Ebû Ubeyde dediler ki, (lâin) ediselim [birbi-
– 283 –
rimize la’net edelim!]. Zîrâ ibtihâl telâundur. (La’netlesmekdir.)
La’netullah ma’nâsına derler. (Allahü teâlânın la’neti
onun üzerine olsun demekdir.) Bizden ve sizden hepimiz Allahın
la’netini yalancılar üzerine kılalım.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu âyet-i kerîmeyi
Necrân kavmi üzerine okudu ve onları mübâheleye
da’vet etdi. Onlar refîklerimize [arkadaslarımıza] gidelim.
Emîrimizle müsâvere edelim. Sonra yarın gelelim dediler. Varıp
bir yere toplandılar. Reîslerine mubâhele hakkında ne düsündügünü
sordular. Ona, yâ Mesîhin kulu! Rey’ hakkında ne
düsünürsün, dediler. O dedi ki: Yâ Nasâra cemâ’ati. Muhakkak
siz biliniz ki, Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri Peygamberdir. Vallahi la’net etmez. Bir kavm
Peygamber ile mübâheleye kalkısırsa, o kavmin büyügü, küçügü
muhakkak helâk olur. Hemen sâhibinizin yanına varınız.
Kavli üzerine ikâmet edip, va’d alınıp, kendi bildiginizden dönün.
Ertesi gün, hazret-i Alî ile Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine geldiler. Hâlbuki
Resûlullah hazretleri Hüseyni kucagına almıs, hazret-i Hasenin
elinden tutmus, hazret-i Fâtıma ardınca yürürdü “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în”. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri, bunlara, (ben düâ edeyim, siz âmîn deyiniz,)
buyurdu. Nasâra kavminin reîsleri yanındaki hıristiyanlara dedi
ki, yâ nasâra cemâ’ati. Ben muhakkak öyle yüzler görüyorum
ki, eger Allahü teâlâ hazretlerinden, bir dagı yerinden kaldırmasını
isteseler, Allahü teâlâ hazretleri, o dagı onlar hürmetine
kaldırır. Sakın mübâhele etmeyiniz! Yoksa helâk olursunuz.
Kıyâmete kadar yeryüzünde nasrânî kalmaz. Sonra reîsleri,
Peygamberimize “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” dedi ki,
yâ Ebel Kâsım! Biz karâr verdik ki, seninle, mübâhele etmiyelim.
Senden ayrılalım. Sen dînin üzerine sâbit ol. Biz de dînimiz
üzerinde sâbit olalım. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki, (Mübâheleden vaz geçdi iseniz müslimân
olunuz. Size lâzım olan sey, müslimânlara olur.) Onlar müslimân
olmak istemediler. (Kıtâle hâzır olun. Muhakkak sizinle
mukâtele ederiz) buyuruldu. Onlar dediler ki, biz seninle harb
edemeyiz. Lâkin seninle sulh olalım ki, bizimle mukâtele etmi-
– 284 –
yesiniz. Bizi korkutmıyasınız. Dînimizden döndürmiyesiniz. Biz
de sana her sene iki bin hulle verelim. Bin hulle Saferde, bin hulle
Recebde. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu
kavl üzerine sulh etdi. Sonra buyurdular ki; (Nefsim yed-i kudretinde
olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, azâb Necran ehlinden
döndü. Eger mübâhele etseler idi, maymûna ve hınzıra dönerlerdi.
Bulundukları vâdi ates ile dolardı. Allahü teâlâ Necrânın
ve halkının kökünü kazırdı. Agaçlardaki kuslar bile canlı
kalmaz, bir sene geçmeden hepsi helâk olurlardı.) [(Se’âdet-i
Ebediyye) kitâbının 369.cu sahîfesine bakınız!]
Yedinci Menâkıb: Mîr Hüseyn Vâ’ız “rahimehullahü teâlâ”
(Mevâhib-i aliyye) adlı tefsîrinde, sûre-i Bekarada 274.cü âyet-i
kerîmenin tefsîrinde, beyân etmisdir. Bu âyet-i kerîmenin indirilis
sebebinde bildirilmisdir. Hazret-i Aliyyül Mürtedânın “kerremallahü
vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” dört dirhemi var idi.
Onun birisini âsikâre [açıkdan] tasadduk eyledi [sadaka verdi].
Birisini gizli tasadduk etdi. Birisini kara gecede, birisini de gündüz
tasadduk eyledi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bu
âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. (Mallarını Allah yolunda, gecegündüz,
gizli-âsikâr olarak dagıtanların, Allahü teâlâ indinde
ecrleri çokdur ve hâzırdır. Onlar için gelecekde korku yokdur.
Geçmis için mahzûn olmaz, üzülmezler.) [Bekara sûresi 274.cü
âyet-i kerîme meâli.] Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazret-i Alîden “radıyallahü teâlâ anh” bu çesid
sadaka vermesine hangi seyin sebeb oldugunu sordu. Cevâb
verdi ki, bu dört sekl dısında sadaka verme yolu görmedim. Her
seklde sadaka verdim ki, bunlardan biri kabûl serefi bulup, digerleri
de Allahü teâlânın rızâsına erer.
Sekizinci Menâkıb: (Meâlim-üt-tenzîl)de sûre-i Secdede,
meâl-i serîfi, (Îmân eden [inanan] kimse, fâsık [inanmıyan] gibi
midir. Bunlar esit olmazlar) olan, onaltıncı âyet-i kerîmenin tefsîrinde,
Muhyissünne “rahimehullahü teâlâ” beyân buyurmuslar.
Bu âyet-i kerîme, Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh”
ve Velîd bin Ebî Mu’ayt hakkında nâzil olmusdur. Velîd bin
Ebî Mu’ayt, Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin ana
tarafından akrabâsıdır. Hazret-i Alî ile Velîd arasında çekisme
ve münâkasa oldu. Velîd hazret-i Alîye dedi ki; sen sus! Muhakkak
sen çocuksun. Ben lisân cihetinde senden dahâ açıgım.
– 285 –
Mızrak [ok] atmakda senden mâhirim. Kalb cihetinden senden
cesâretliyim. Harblerde, hasmet cihetinden dahâ gösterisliyim.
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, sen sus! Muhakkak
sen fâsıksın. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bu âyet-i
kerîmeyi gönderdiler. (Onlar müsâvî degillerdir) buyurdular.
(Ikisi müsâvî degildir) buyurmadılar. Zîrâ bir mü’min ve bir fâsık
murâd etmediler. Belki bütün mü’minleri ve bütün fâsıkları
irâde buyurdular.
Dokuzuncu Menâkıb: (Meâlim-üt-tenzîl) tefsîrinde, imâm-ı
Begavî “rahimehullahü teâlâ” hazretleri (Hel etâ) [insan] sûresinde,
meâl-i serîfi (Onlar kendileri arzû etdikleri [içleri çekdigi
hâlde] yiyecegi, fakîrlere [yoksullara], öksüze ve esîre yidirirler)
olan sekizinci âyet-i kerîmenin tefsîrinde beyân buyurmusdur
ki, bu âyet-i kerîmenin nüzûl [inis] sebebinde ihtilâf etmislerdir.
Mücâhid ve Atâ, Ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ”
hazretlerinden, hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”
hakkında nâzil oldugunu rivâyet etmislerdir. Kıssasını kısaltarak
beyân etmisler. Lâkin diger tefsîrlerde ve menâkıbda su
seklde anlatılmısdır. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü
teâlâ anhümâ” hasta olmuslardı. Fahr-i âlem seyyid-i
veled-i âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Sahâbe-i kirâm
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri ile görmege
vardılar. Hazret-i Alî ve hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâya “radıyallahü
teâlâ anhümâ” hitâb edip, buyurdular ki, (Bu ciger gûselerinize
bir nezr eyleyin [bir adak adayın]!) O iki Server ve Fıdda
adlı câriyeleri, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bu ikisine
[ya’nî Hasen ve Hüseyn “radıyallahü anhümâ” hazretlerine]
sıhhat verir ise, üçer gün oruc bize nezr olsun dediler. O iki
Cennet râyihâları sifâ buldu. Ancak evlerinde yinilecek birseyi
yok idi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” varıp, bir yehûdîden
üç sa’ arpa borç aldı. Üçü de nezr etdikleri oruclara niyyet
etdiler. O ölçek arpanın bir ölçegini hazret-i Fâtıma “radıyallahü
teâlâ anhâ” hazretlerinin câriyesi ügütüp, bes adet ekmek
pisirdi. Kendileri bes kisi idiler. Iftâr vakti oldu. O bes çöregin
birini hazret-i Alînin önüne ve birini hazret-i Hasenin önüne
ve birini hazret-i Hüseynin önüne ve birini Fıdda câriyeye ve
birini de [hazret-i Fâtıma] kendi önüne koydu. Iftâr yapacaklardı.
Bir miskîn gelip, dedi ki: Yâ Ehl-i beyt-i Resûlallah! Mis-
– 286 –
kîn müslimânlardan bir miskînim. Bana yiyecek verin. Allahü
teâlâ hazretleri sizi Cennet ni’metleri ile ta’âmlandırsın. Ellerindeki
çörekleri ona sadaka verip, kendileri su ile iftâr etdiler.
Ertesi gün yine oruc tutdular. Câriye bir ölçek arpa dahâ ügütüp,
yine bes çörek pisirdi. Iftâr vaktinde, önlerine alıp, iftâr
edecekleri sırada, bir yetîm geldi. Besi de çörekleri ona verip,
o yetîmi sevindirip, kendileri su ile iftâr edip, uyudular. Ertesi
günü yine oruc tutdular. O kalan bir ölçek arpayı da, bes çörek
yapıp, önlerine aldılar. Iftâr edecekleri vakt, bir esîr gelip, dedi
ki, üç gündür açım. Beni baglayıp, yemek de vermediler. Allahü
teâlâ için bana acıyın, dedi. Besi de çöreklerini ona verip,
yine su ile iftâr etdiler. Ba’zı rivâyetde o esîr sirk ehlinden idi.
Bu rivâyet delîl olur ki, ehl-i sirkden de olsalar, esîrlere yiyecek
verilirse, sevâb olacagı anlasılmakdadır. (Meâlim-üt-tenzîl)de
böyle yazılıdır.
Rivâyet olunur ki, dördüncü gün sabâhladılar. Hazret-i Alî
“radıyallahü teâlâ anh”, hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseynin
“radıyallahü teâlâ anhümâ” ellerinden tutup, Resûl-i ekrem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine
götürdüler. Hazret-i Habîb-i ekrem onları, açlıkdan kus
yavrusu gibi titrerler seklde gördüler. Alî “kerremallahü vecheh”
hazretlerine buyurdu ki, yâ Alî! Bizi üzüntüye gark etdin.
Kalkıp bunları aldı. Hazret-i Fâtımanın “radıyallahü teâlâ anhâ”
yanına vardı. Fâtımayı mihrâbında gördü ki, karnı arkasına
yapısmıs ve mubârek gözleri çukura gitmis. Üzüntüsü dahâ da
artdı. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm nâzil oldu ve dedi ki; Yâ
Muhammed! Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri mubârek etsin.
Ehl-i beytin hakkında âyet-i kerîme gönderdi. (Hel etâ) sûresini
okudu. Rivâyet olundu ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” bunları bu hâlde görünce buyurdular ki:
(Yâ kızım Fâtıma! Baban üç gündür ta’âm yimemisdir.)
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” Medîneden dısarı gitdi.
Gördü ki, bir arab kuyudan su çekip, davarına su verir. Alî “radıyallahü
teâlâ anh” araba dedi ki, yâ kisi, sana ücret ile su çekeyim
mi. O da hos [iyi] olur dedi. Her kovaya bir avuç hurmaya
ücret ile pazarlık etdiler. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” su çekmege basladılar. Yeteri kadar çekip, son kovayı
çekdiklerinde, Allahü teâlânın hikmeti, kovanın ipi kopup, ko-
– 287 –
va kuyuya düsdü. Arab, Alînin “radıyallahü teâlâ anh” mubârek
yüzüne bir tokat vurdu. Getirip, hesâbınca hurma verdi. Alî
“radıyallahü teâlâ anh” mubârek elini, o derin kuyuya sokup,
kovayı çıkardı. Arabın eline verdi. Sonra da koyup, gitdi. Hazret-
i Fâtımanın “radıyallahü teâlâ anhâ” yanına varıp, hurmayı
önlerine koydu. Hurmayı yir iken, hazret-i Fâtıma “radıyallahü
teâlâ anhâ” bakdı. Mubârek yüzünde tokat eserini gördü. Dedi
ki, yâ Alî, yüzünüzde bir iz vardır; bu nedir. Alî “radıyallahü
teâlâ anh” gizleyip, birsey yokdur, buyurdular. Bu tarafda ise
hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, kovayı kuyudan alıp, arabın
eline verip gitmisdi. Arab da hayret etmisdi. Düsündü ki,
eger bu kisinin dîni ki, Muhammed dînidir. Hak din olmasa idi,
bu derin kuyudan kovayı nasıl çıkarırdı. Kendi kendisine dedi
ki, bir el ki böyle küstâhlık etmis olsun, o el bana lâzım degildir
deyip, hazret-i Alîye vuran elini kesip, eline aldı. Alî “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinin huzûrlarına gitmek üzere yola koyulup,
geldi ve kapıyı çaldı. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”
kapıya çıkıp, gördügü gibi, acele ile geri içeri girip, dedi ki;
yâ Resûlallah! Bir arab gelmis. Elinde kendinin bir kesik eli
var. Kanı akar. Aglar. Sizi görmek ister. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” tebessüm edip, buyurdu ki, yâ Alî! O
arab edebsizlik eden arabdır. Söyle içeri gelsin. Varıp, söyledi.
Arab içeri girdikde, hazret-i Habîbullah o arabı o hâl üzere görüp,
üzüldü. Ona dedi ki, niçin böyle hatâya düsdün, hatâ isledin.
Arab aglıyarak, küstâhlıgının özrünü dileyerek îmâna geldi.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kesik elini yerine
koyup, mubârek agzının suyunu sürüp, düâ buyurdu. Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kudreti ile arabın eli sapasaglam
oldu.
Onuncu Menâkıb: (Menkıbe-i Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü
teâlâ anhâ”.) Rivâyet olunur ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri; Aliyyül Mürtedâ hazretlerine buyurdular
ki, (Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâyı sever misin!)
Hazret-i Alî dedi ki, (Evet, yâ Resûlallah.) (Beni sever misin.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi, (Evet, yâ Resûlallah.) Buyurdu
ki, (Fâtımayı sever misin.) Dedi ki (Evet, yâ Resûlallah!).
Buyurdu ki (Hasen ve Hüseyni sever misin.) Dedi ki, (Evet, yâ
Resûlallah!) Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel-
– 288 –
lem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Bu kadar muhabbeti bir gönüle nasıl
sıgdırırsın!) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mu’ciz süâl beyânlarına
cevâb veremedigini beyân etdi. Hazret-i Fâtıma “radıyallahü
teâlâ anhâ” buyurdular ki; bunda üzülecek ne vardır.
Allahü Sübhânehü ve teâlâyı sevmek, îmândan ve akldandır.
Muhammed aleyhisselâmı sevmek îmândandır. Beni sevmek
sehvetindendir. Hasen ve Hüseyni sevmek tabî’atındandır, dedi.
Hazret-i Alî “radıyallahü anh” acele, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına gelip, o cevâbı
söyledi. Resûlullah buyurdu ki, (Demek olur ki, bu yemis nübüvvet
agacının yemisidir.) Ya’nî yâ Alî, bu cevâb senin degildir.
Fâtımanın cevâbıdır. Bu cevâbda derin ilm vardır. Düsünmelidir.
Onbirinci Menâkıb: [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının 250.ci sahîfesinde
buyuruluyor ki: (Bahr-ül-Ulûm) adındaki tefsîrde bildirilen
hadîs-i serîflerde, (Ümmetimin en merhametlisi Ebû
Bekrdir. Dinde en kuvvetli olan Ömerdir. Hayâsı en çok olan,
Osmândır. Islâmiyyetde her süâli cevâblandıran Alîdir. Halâl ve
harâm olanları en iyi bilen Mu’âzdır. Kur’ân-ı kerîmi en güzel
okuyan Ubeyy bin Kâ’bdır. Münâfıkları tanıyan, Huzeyfetibni
Yemândır. Îsâ aleyhisselâmın zühdünü görmek isteyen Ebû Zerin
zühdüne baksın! Cennet, Selmân-ı Fârisîye âsıkdır. Hâlid bin
Velîd, Allahın kılıcıdır. Hamza, Allahü teâlânın arslanıdır. Hasen
ve Hüseyn Cennet gençlerinin en üstünüdür. Ca’fer bin Ebî
Tâlib, Cennetde meleklerle berâber uçar. Cennet kapısını ilk
açacak olan Bilâldir. Benim Kevser havuzumdan ilk içecek olan
Suheyb-i Rûmîdir. Kıyâmet günü melekler ilk önce Ebüdderdâ
ile müsâfeha eder. Her Peygamberin bir arkadası vardır. Benim
arkadasım Sa’d bin Mu’âzdır. Her Peygamberin Eshâbından
seçdikleri vardır. Benim seçdiklerim, Talha ve Zübeyrdir. Her
Peygamberin mahrem islerini gören yardımcısı vardır. Benim
yardımcım, Enes bin Mâlikdir. Her ümmetde hakîm vardır.
Benim ümmetimde hikmeti çok söyliyen Ebû Hüreyredir.
Hassân bin Sâbitin sözleri Allah tarafından te’sîrlidir. Ebû Talhanın
harb meydânındaki sesi, bir fırka askerden dahâ kuvvetlidir)
buyurdu. (Bahr-ül-ulûm) kitâbını yazan Alâüddîn Alî
Semerkandî sekizyüzaltmıs (860) senesinde, Anadoluda Lâ-
– 289 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:19
rende sehrinde vefât etmisdir.]
Onikinci Menâkıb: (Mesâbîh-i serîf)de, sahîh hadîsler bâbında,
Sa’d bin Ebî Vakkâsdan “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
Alîye “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, (Senin ile
ben, Hârûn ile Mûsâ “aleyhimesselâm” gibiyiz. Benden sonra
Peygamber yokdur.) Türpüstî “rahimehullah” dedi ki, Resûl-i
ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Tebûk gazâsı
için yola çıkdıklarında, hazret-i Alîyi Medînede Ehl-i beyti
üzerine halîfe bırakdı. Emr etdi ki, onların islerini görsün. Münâfıklar
isitip, birbirine dediler ki, Alîyi halîfe bırakmakdan
maksadı, onun yanında bulunmasından [sohbetinden] sıkıldıgı
için idi. [Münâfıklar böyle dediler.] Hazret-i Alî münâfıkların
bu sapık sözlerini isitdi. Silâhını kusanıp, çıkdı. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” (Cürf) adlı menzilde konaklamıs idi.
Huzûr-ı serîflerine varıp, dediler ki, yâ Resûlallah! Münâfıklar,
bu kölenizi halîfe etmenizin sebebini, yanınızda götürünce sıkılacagınızdan
ötürü oldugunu söyliyorlar. Habîb-i Muhterem
“sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Münâfıklar yalan
söylüyorlar! Seni Medînede bırakdıklarıma halîfe yapdım. Geri
dön. Benim ehlime ve senin ehline halîfem ol. Yâ Alî! Benim
ile; Mûsâ aleyhisselâm ile Hârûn aleyhisselâmın oldugu gibi olmak
istemez misin! Nitekim Hak celle ve alâ buyurur; (A’râf
142.ci âyet) (Mûsâ, kardesi Hârûna, kavmimde halîfem ol! dedigini
haber vermisdir.))
Müslim sârihi “rahimehullahü teâlâ” beyân edip, dediler ki,
bu hadîs-i serîf o hadîs-i serîflerdendir ki, râfizî ve diger sî’a fırkaları
bunu sened olarak almıslardır. Bu hadîs-i serîfe göre hilâfet,
muhakkak hazret-i Alînin idi. Baskasının halîfe olmasına
kendisi râzı olmusdur. Bu fırkalar ihtilâf etdiler. Râfizîler Sahâbe-
i güzîni hazret-i Alî üzerine baskasını üstün tutdukları
için, tekfîr etdiler. Ba’zıları da çok taskınlık edip, hazret-i Alîyi
de tekfîr etdiler ki, kendi kötü düsüncelerince hilâfet kendinin
hakkı idi. Niçin taleb etmege gayret etmedi. Bu tâife mezheblerinin
çok asırılıgı cihetinden ve akllarının çok fesâdından,
bunlar muhâtab kabûl edilmemis ve sözlerine cevâb verilmemisdir.
– 290 –
Kâdî “rahimehullah” buyurmusdur ki, bu sözleri söyliyen
kimsenin küfründe sübhe yokdur. Zîrâ bir kimse ki, bütün ümmeti
tekfîr eder, ilk asrı tekfîr eder. Muhakkak ki, nakl edilen
dîni bâtıl kılmıs olur. Islâmı kötülemis olup, Allahü teâlâ muhâfaza
etsin, kâfir olur. Ammâ Gulât-ı râfizîden baskası, bunların
yolundan gitmemisdir. Imâmiyye ve ba’zı mu’tezile; Sahâbe
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, hazret-i Alîden “radıyallahü
teâlâ anh” önce digerlerini halîfe seçdikleri için hatâ etdiler,
derler. Ancak tekfîr etmezler. Hâlbuki bu hadîs-i serîfde
bunların hiçbirine delîl yokdur. Belki bunda hazret-i Alînin
“radıyallahü anh” fazîletinin isbâtı için delîl vardır. Ammâ gayriden
efdal olmasına ve gayri ile misilli olmasına kinâye yokdur.
[Baskalarından üstünlügü veyâ berâberligi anlasılmamalıdır.]
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden
sonra halîfe olacagına isâret yokdur. Zîrâ bu sözü Tebûk gazâsına
gitdikleri vakt, Medîne-i münevverede kendi yerine geçirmelerinde
buyurdular. Yukarıda zikr olundu. Bu sözü kuvvetlendiren
odur ki, hazret-i Hârûn aleyhisselâm hazret-i Alîye
benzetilmisdir. Hazret-i Mûsâ aleyhissalâtü vesselâmdan sonra
[Hârûn aleyhisselâm] halîfe olmadı. Mûsâ aleyhisselâmın vefâtından
meshûr rivâyete göre kırk yıl sonra vefât etdi. Dediler ki,
o vefât etdiginde onu halîfe yapmadı. Rabbine münacât etmege
giderken, onu yerine halîfe yapdı. [Hârûn aleyhisselâm ondan
sonra halîfe olmadı.]
Onüçüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de, anlatılan menâkıbın
meshûr olan hadîs-i serîflerinde zikr olunmusdur. Hazret-i
Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurmusdur ki, ekin dânesini bitiren
ve insanı halk eden Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ümmî
olan Nebî “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” beni kasd ederek;
(Alîyi ancak mü’minler sever. Alîye ancak münâfıklar bugz
eder!) buyurmusdur.
Müslim sârihi “rahimehullahü teâlâ” buyurmuslar ki, bu hadîs-
i sahîhin ma’nâsı sudur. Muhakkak ki bir kimse, hazret-i
Alînin “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullaha “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” yakınlıgını, Resûlullahın hazret-i Alîye sevgisini
bilir ve hazret-i Alîden sâdır olan seyleri islâmın yayılmasında
ve islâmda hizmetlerini düsünerek, bu sebebler ile hazret-i
Alîye muhabbet ederse, o kimsenin îmânın sıhhatine delîller-
– 291 –
den olur. Allahü teâlânın râzı oldugu ve islâma hizmetleri ve yukarıdaki
sebeblerin aksine Alîye “radıyallahü teâlâ anh” bugz
ederse, o muhabbet eden kimsenin zıddı olup, nifâkı siddetli
olur. Fesâdı çok olur. Allahü teâlâ muhâfaza etsin.
Ondördüncü Menâkıb: Yukarıda bahs edilen hadîs-i serîflerden
sonra, Sehl ibni Sa’d “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden
rivâyet olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdular ki: (Hayber günü muhakkak ben bu
bayragı yarın bir sahsa veririm. Allahü teâlâ onun üzerinde feth
müyesser eyler. O sahs Allahü teâlâ hazretlerini ve Resûlünü
sever. Allahü teâlâ hazretleri ve Resûlü de onu severler.) O günün
sabâhında, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
huzûr-ı serîflerine sür’atle varanlardan her biri ümîd ederler ki,
bayrak kendisine verilsin. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurdular ki, (Alî bin Ebî Tâlib nerededir.). Dediler,
yâ Resûlallah, hazret-i Alînin gözleri agrıyor. Buyurdular ki,
(Adam gönderin, getirsinler). Vardılar, getirdiler. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek tükrügünü, hazret-i
Alînin gözlerine sürdü. Agrıdan kurtuldu. Sanki hiç agrı görmemis
gibi idi. Alemi [bayragı] hazret-i Alîye verdi. Hazret-i Alî
dedi ki, yâ Resûlallah! Kâfirler ile bizim gibi oluncaya kadar
muhârebe edecegim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki, (Rıfk ve sükûn üzere hareket eyle. Hattâ
onların topraklarına gir. Sonra onları islâma da’vet et. Allahü
teâlânın islâm dîninde onlar hakkında bildirdiklerini haber ver.
Allahü tebâreke ve teâlânın senin sebebin ile bir sahsa hidâyet
vermesi, muhakkak kırmızı develerin olup, sadaka vermenden
hayrlıdır.)
Onbesinci Menâkıb: (Mesâbîh)in yine hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” ile alâkalı menâkıbın hadîs-i serîfler kısmında,
Imrân bin Hasîn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet
olunmusdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki, (Alî benden, ben de Ondanım. Alî bütün
mü’minlerin velîsidir.) Sârîh Tayyibî “rahmetullahi teâlâ
aleyh” beyân etmisdir. Kâdî “rahimehullahü teâlâ” buyurdular
ki: Sî’a tâifesi dediler ki; tasarruf edici hazret-i Alîdir. Ve dediler
ki, hadîs-i serîfin ma’nâsı budur ki, Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem”, tasarruf etdigi herseyde hazret-i Alî ta-
– 292 –
sarrufa müstehak olur. Mü’minlerin islerini görmek de tasarrufa
girer. Onun için hazret-i Alî mü’minlerin imâmıdır. Biz onlara
deriz ki, mü’minlerin velîsi olmagı, halîfe (imâm) olmak
ma’nâsına anlamak dogru olmaz. O zemân bütün mü’minlerin
islerini de üzerine almak îcâb eder. Zîrâ Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri hayâtlarında mü’minlerin bütün
islerini kendileri görürdü. Ancak vâcib oldu ki, vilâyeti [velî
olmagı], muhabbet ve buna benzer seyler sekliyle anlamalıdır.
Onaltıncı Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de bahs edilen
menâkıbın meshûr hadîs-i serîfler kısmında, Abdüllah ibni
Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet olunmusdur.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,
Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerini
birbiri arasında kardes kıldı. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” sonraya kaldı. Mubârek gözlerinden yas akar [ya’nî
aglar idi]. Dedi ki; Yâ Resûlallah! Sahâbe-i güzîni aralarında
kardes kıldın. Beni kimse ile kardes yapmadın. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Sen benim dünyâda
ve âhıretde kardesimsin.) (Tirmizî) rivâyet etmisdir.
Onyedinci Menâkıb: Yine yukarıdaki hadîs-i serîfden sonra,
Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmisdir.
Enes “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki: Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin yanında bir
pismis kus var idi. Buyurdular ki; (Allahım! Bana mahlûklarından
en çok sevdigini gönder!) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” geldi. Berâberce yidiler. (Tirmizî) rivâyet etdi ve dedi ki,
bu hadîs-i serîf hasen ve garîbdir. Sârih Türpüstî (Allahü teâlâ
ona hayrlar versin) “rahimehullah” bu hadîs-i serîfin serhinde,
fesâhat ve belâgat ile genis bir mukaddemeden sonra buyurmus
ki, bu bir hadîsdir ki, mübtedi’ler [yoldan çıkmıslar] bunun
ile oklarını bileyip, bunu vesîle yapıp, hazret-i Ebû Bekrin
“radıyallahü teâlâ anh” hilâfetine hücûm ederler. Hâlbuki o
hazretin hilâfeti, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin intikâlinden [vefâtından] sonra, bu ümmetde
müslimânların icmâ’ı ile sâbit olan ahkâmın evvelidir. Dîni
ayakda durduran direklerin en saglamıdır. Bu hadîs-i serîf,
hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” birinci halîfe ol-
– 293 –
masını ve diger Sahâbeden üstün olmasını îcâb etdiren sahîh
hadîsler ve buna ilâve olarak Sahâbe-i kirâmın “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în” icmâ’ı karsısında mukâvemet edemez.
Zîrâ bu bahs edilen hadîs-i serîf, nakl ehli için mekâle [bend]
vardır. Bu misilli hadîs icmâ’ın hilâfı üzerine olmak câiz olmaz.
Husûsan o Sahâbe ya’nî Enes “radıyallahü teâlâ anh” ki, bu
hadîs-i serîfi rivâyet etdi. Eshâb-ı kirâmın icmâ’ında [ya’nî hazret-
i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” halîfe seçiminde] hayâtda
idi. Eshâb-ı kirâm bu hadîs-i serîfi isitdikleri hâlde icmâ’
etmislerdir. Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden bu hadîs
sâbit ise, ma’nâsı bozulmıyacak seklde te’vîl edilebilir. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, en çok
sevdigini, gönder buyurması, en çok sevdiklerinden birini gönder
ma’nâsınadır. Çünki, Resûlullah da Allahü teâlânın yaratdıkları
içindedir. Allahü teâlânın en çok sevdigi Odur. Bu misilli
kelâm arabîde çokdur. Hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ
anh” Resûlullahdan dahâ sevgili olması düsünülemez. Eger denilirse
ki, dinde Allahü teâlânın en sevdigi kul odur. Biz de öyle
deriz. Sahîh nass ve icmâ’ı ümmet ile bildirilmisdir. Muhakkak,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
amcası ogullarından kendisine sevgili olanı murâd etdiler. Zîrâ
Resûlullah hazretlerinin ba’zan olur idi ki, inci dökülen kelâmları
mutlak olurdu. Ba’zan sartlı olurdu. Ba’zan umûmî olurdu.
Ba’zan husûsî olurdu. Fehm sâhibi olan bilirdi. Türpüstînin
açıklaması sona erdi. Yine (Mesâbîh)de bu hadîsin akabinde,
hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurur ki, ne
zemân ki Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine
süâl sorardım. Cevâb verirdi. Ben susunca o baslardı.
Onsekizinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de bu hadîs-i serîfden
sonra, hazret-i Alîden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etdiler.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki,
(Hikmetin evi benim. Kapısı Alîdir!) Tirmizî rivâyet etmisdir
ki, bu hadîs-i serîf garîbdir. Muhyissünne Begavî “rahimehullahü
teâlâ” (Mesâbîh)in yazarıdır. Buyurdular ki, Süreykden baska,
vesîka olan hiçbir kitâbda bildirilmemisdir, Onun isnâdı karârsızdır.
Sârih Tayyibî “rahimehullahü teâlâ” beyân etmis ki,
sî’a fırkası bu hadîs-i serîfi delîl göstererek, derler ki, muhakkak;
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerin-
– 294 –
den ilm ve hikmet almak Alîye “radıyallahü teâlâ anh” mahsûsdur.
Gayrileri alamaz. Illâ Alî “kerremallahü vecheh” vâsıtası
ile alır. Zîrâ eve dâhil olunmak [eve girmek] kapısından olur.
Allahü teâlâ hazretleri kelâm-ı kadîminde buyurmusdur ki; (...
Evlerinize kapılarından girip çıkınız) [Bekara sûresi 189.cu
âyet-i kerîme meâli.]. Hâlbuki onlara bu hadîs-i serîfde hüccet
[sened] yokdur. Cennet evi hikmet evinden dahâ genis degildir.
Cennet evinin ise sekiz kapısı vardır. Yine (Mesâbîh)de bu hadîsin
akabinde Câbir “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet
edilmisdir. Dedi ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri, hazret-i Alîyi da’vet etdi. O gün Tâife gönderdi.
Onunla gizli söylesdi. Insanlar söylediler ki, muhakkak
amcasının oglu ile gizli söylemesi uzadı. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Onun ile ben degil,
Allahü teâlâ gizli konusdu.) Sârih Tayyibî “rahimehullahü
teâlâ” söyle açıklamısdır. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri
bana emr eyledi ki, hazret-i Alî ile gizli konusayım. Ben derim
ki, o gizli söylesdikleri kelâm, ilâhî sırlara âid sözler ve gayba
âid sırlar idi. Yine (Mesâbîh)i serîfde o menâkıbın sonunda,
Ümm-i Atiyyeden “radıyallahü anhâ” rivâyet edilmisdir. Dedi
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri gazâya
bir bölük asker gönderdi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh ve kerremallahü vecheh” onların içinde idi. Ben, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim,
mubârek ellerini kaldırıp, buyurdu ki, (Yâ Rabbî! Alîyi tekrâr
görünceye kadar, bana ölüm verme!)
Ondokuzuncu Menâkıb: Bir gün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerine dediler ki, yâ Resûlallah! Hazret-i Alîyi
bu kadar çok seversiniz. Hikmeti nedir, bize haber ver ki, biz
de bilelim ve evvelki muhabbetimizden de çok muhabbet edelim.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu ki, (Varın Alîyi çagırın! Ondan haber alırsınız!) Eshâbdan
biri hazret-i Alîyi çagırmaga gitdi. Alî “radıyallahü teâlâ
anh” gelmeden, Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurdu ki, (Ey benim Eshâbım! Bir kimseye iyilik etseniz,
o kimse karsılıgında size kötülük yapsa, ne yaparsınız!)
Dediler ki, (yine iyilik ederiz.) (Tekrâr size kötülük yapsa!)
– 295 –
Dediler, (yine iyilik ederiz.) (Tekrâr size kötülük yapsa, ne yaparsınız!)
buyurdukda, baslarını asagıya salıp, cevâb vermediler.
O sırada hazret-i Alî, se’âdet ile geldiler. Hazret-i Fahr-i
âlem ve Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu ki, (Yâ Alî! Bir kimseye iyilik eylesen ve o sana
mukâbelesinde kötülük yapsa, ne yapardın!), (Yâ Resûlallah!
Iyilik ederdim.) (Tekrâr kötülük yapsa!), (Yine iyilik ederdim.)
Sultân-ı kâinât “aleyhi efdalüssalevât” hazretleri, birbiri
ardınca yedi def’a süâl buyurdular. Yedisine de, hazret-i Alî
“radıyallahü teâlâ anh” (iyilik ederdim) dedikden sonra, dedi
ki, (O kimseye ben iyilik etdikce, o karsılıgında bana kötülük
yapsa, yine ben ona iyilik ederdim,) deyince, cümle Eshâb-ı güzîn
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri dediler ki;
(Yâ Resûlallah! Hazret-i Alîyi bu kadar riâyet edip, sevip, muhabbet
etdiginiz kadar var imis.) Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în”, hazret-i Alîyi kıskandıkları için böyle
süâl sormadılar. Maksadları hazret-i Alînin yüksek mertebesine
ve derecesine vâkıf olmak için, süâl etmislerdir.
Yirminci Menâkıb: (Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” mu’cizesine isâret): Birgün, Sultân-ı Enbiyâ ve
Resûl-i müctebânın huzûrlarına üç kimse geldi. Biri hazret-i Ibrâhîm
aleyhisselâmın kavminden, biri hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın
kavminden, biri hazret-i Îsâ aleyhisselâmın kavminden
idi. “Salevâtullahi aleyhim ve alâ nebiyyinâ.” Hazret-i Ibrâhîm
kavminden olan kimse ileri gelip, dedi ki: Yâ Muhammed! Bütün
Peygamberlerin büyügü ve efdali benim diyorsun. Nereden
bilelim ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin makbûlüsün.
Hazret-i Ibrâhîme Allahü teâlâ halîlim demisdir. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki; Allahü Sübhânehü
ve teâlâ hazretleri, hazret-i Ibrâhîme halîlim dedi ise,
bana habîbim demisdir. Kisinin dostumu yakındır, yoksa mahbûbu
mu [sevgilisi mi]. O kimse hayrân olup, cevâba kâdir olamadı.
Hemen Resûl-i ekremin mubârek cemâline nazar edip,
kalbden (Eshedü en lâ ilâhe illallah vahdehü lâ serîkeleh. Ve
eshedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh.) dedi. Ondan
sonra hazret-i Mûsâ kavminden olan kimse ileri gelip, dedi ki,
yâ Muhammed! Bütün Peygamberlerden benim mertebem
yüksekdir. Hepsinin serveri ve sultânı benim, diyorsun. Nere-
– 296 –
den inanalım ki, Allahü teâlâ hazretlerinin yanında senin merteben,
diger Enbiyâdan yüksekdir. Isitdik ki, Allahü teâlâ , hazret-
i Mûsâya kelîmim demisdir. Her zemân Tûr-i sînâya çıkarıp,
kelâm söyler idi. Hazret-i Fahr-i âlem ve seyyid-i veled-i
Âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, Allahü
Sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Mûsâya kelîmim dedi ise, bana
habîbim, demisdir. Eger hazret-i Mûsâyı Tûr-i sînâya çıkardı
ise, bana, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmla, Cennet elbiseleri ile
burakı donatıp, gökleri, yerleri, arsı ile kürsîyi ve Cennet ve
Cehennemi ve kevn-ü mekânı az zemân içinde seyr etdirdi. Kabe
kavseyn ev ednâ rütbesine varınca, Allahü teâlâ bana o seklde
ihsânlar ve nihâyetsiz lutfler eylemisdir ki, hicâbı aramızdan
kalkmısdır. Elhamdülillah ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ biz
za’îf kullarını o sultânın ümmetinden eyledi. Allahü teâlâ hazretleri
bana va’d eyledi ki, benim ümmetimden her kim benim
rûh-i pâkime günde yüz kerre Salevât-i serîfe getirmeyi âdet
hâline getirip, terk eylemese, bin kerre rahmet eyler. Ve Cennet
içinde bin derece verir. Bin günâhı mahv olur. Bin altın sadaka
vermiscesine sevâb verir. Hazret-i Ebû Hüreyre “radıyallahü
teâlâ anh” ve hazret-i Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ
anh” rivâyet etmislerdir ki, o kimse de birsey söyliyemeyip, cevâba
kâdir olmayıp, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin mubârek ayaklarına yüz sürüp, bin zevk ile
parmak kaldırıp, (Eshedü en lâ ilâhe illallah ve eshedü enne
Muhammeden abdühü ve resûlüh) dedi. Ondan sonra, hazret-i
Îsâ aleyhisselâm kavminden olan, ileri gelip, dedi ki, yâ Muhammed!
Allahü teâlâ hazretlerine bütün Peygamberlerden
yakınım ve sevgiliyim. Seyyidil evvelin ve âhırîn benim, dersin.
Hazret-i Îsâ aleyhisselâmın rûhullah oldugunu isitmedin mi.
Allahü teâlânın emri ile ölüleri diriltirdi. Fahr-ül kevneyn ve
Resûl-i sekaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki,
(Varın, Alîyi çagırın.) Eshâbdan birisi gidip, hazret-i Alîyi çagırdı.
Hazret-i Alî geldikden sonra, Resûl-i ekrem hazretleri, o
kimseye buyurdu ki, (Bir eski mezâr ki, ondan eski mezâr olmasın.
Var Alîye göster.) O kimse dedi, falan yerde bir mezâr
vardır. Bin yıllık mezârdır. Hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Var o mezârın üzerine
üç kerre çagır. Bekle ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin
emri ile ne zuhûr edecekdir.) Hazret-i Alî “radıyallahü
– 297 –
teâlâ anh” o mezârın üzerine varıp, bir kerre (yâ Ya’kûb!) diye
çagırdı. Allahü tebâreke ve teâlânın emr-i serîfi ile mezâr orta
yerinden yarıldı. Bir def’a (yâ Ya’kûb) diye çagırdı. Mezâr açıldı.
Bir def’a dahâ (yâ Ya’kûb) diye çagırdı. O sırada mezâr içinden
bir nûrânî pîr kalkdı. Saçları uzamıs. Basından topragı saça
saça ayak üzerine durup, yüksek sesle söyledi ki, (Eshedü en
lâ ilâhe illallah vahdehü lâ serîke leh. Ve eshedü enne Muhammeden
abdühü ve Resûlüh.) Ondan sonra hazret-i Alî ile hazret-
i Habîb-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna
gitdiler. Bu açık mu’cizeyi görmekle çok kâfirler îmâna
geldiler. Hazret-i Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm” kavminden
olan kimse müslimân oldu.
Yirmibirinci Menâkıb: Hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”
bütün menkıbeleri yerine yalnız bu kifâyet eder. Habîb-i
ekrem ve Nebiyy-i muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerine, Allahü teâlâdan Medîne-i münevvereye hicret
emr olundu. Sultân-ı kâinâtın dösegine hazret-i Alî girsin
deyip, Allahü teâlâ tarafından emr edildi. Mekke-i Mükerremede
kalıp, gerek se’âdethânelerinin isleri olsun, gerek kendileri
ile alâkalı emânetleri sâhiblerine ulasdırmak olsun ve gerekse
Mekke-i Mükerremede kalan Sahâbîyi gözetmek olsun,
cümle hizmetleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine sipâris buyurdular.
O gece kâfirler Sultân-ı kâinâtın evinin etrâfını kusatmıslar
idi. Allahü Sübhânehü ve teâlâ kendi lütfundan bütün
kâfirlere uyku verdi. Seytân aleyhilla’ne de kâfirler ile berâber
idi. O da uyudu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ile çıkıp,
se’âdet ile yürüyüverdiler. Allahü teâlâ azze sânühü azamet-i
kibriyâsı ile, hazret-i Mikâîle ve hazret-i Isrâfîle “aleyhimesselâm”
hos hitâb edip, buyurdu ki, siz çok çabuk Alînin yanına
yetisin. Kâfirler bir hatâ ederler. Göz açıp-kapayıncaya kadar,
bu iki sultân yetisip, hazret-i Mikâîl hazret-i Alînin bası ucunda
oturup, hazret-i Isrâfîl, mubârek ayakları tarafında oturup, düâ
ederler idi. Bir zemândan sonra seytân aleyhilla’ne uykudan
uyanıp, yüksek ses ile çagırdı ki, vay Muhammed kaçdı. Mel’ûn,
insan sûretinde kâfirlere görünürdü. Mel’ûna dediler ki, nereden
bildin. Ben bilirim ki, ben uyku nedir bilmezdim. Bu gece
– 298 –
uyudum. Muhammed bana sihr edip, uyutdu; dedi. Ondan sonra
bütün kâfirler birden hücûm edip, içeri girdiler. Hazret-i Alîyi
Resûl-i ekremin döseginde gördüler. Resûl-i ekremi sordular.
O da bilmem diye cevâb verdi. Acele ile dısarı çıkdılar.
Hazret-i Alî “radıyallahü anh” ertesi gün o kadar kâfirlerin arasından
çıkıp, Kâ’be-i serîfde, Resûlullahın “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” se’âdetle oturdukları bir makâm var idi, o makâma
varıp, devletle ve sevketle oturdu. Resûlullah hazretlerinde
her kimin emâneti var ise, gelsin, benden alsın diye seslendi.
Emâneti olanlar gelip, emânetlerini aldı. Bir kimsenin emâneti
kalmayıp, cümlesini sâhiblerine teslîm eyledi. Mekke-i Mükerremede
Eshâb-ı güzînden kimse kalmamıs idi. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin se’âdethâneleri
Mekke-i Mükerremede idi. Hazret-i Alî de Mekke-i Mükerremede
idi. Bir zemândan sonra, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri emr eyledi ki, hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” se’âdethânelerini kaldırıp, Medîne-i Münevvereye
alıp, götürsün. Hazret-i Sâh-ı Merdân ve sîr-i yezdân
se’âdet ile kalkıp, Kureys kâfirlerinin cem’iyyetlerine varıp, dedi
ki, insâallahü teâlâ yarınki gün Medîne-i Münevvereye gidecegim.
Eger bir kimsenin bir sözü var ise ben burada iken söylesin.
Cümlesi baslarını asagı salıp, hiçbirisi cevâb vermedi.
Hazret-i Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” gitdikden sonra, Ebû
Cehl la’în dedi ki, yâ Kureysin büyükleri. Niçin söylemezsiniz.
Mâdem ki, hazret-i Muhammedin evi buradadır. Bizim ile düsmanlık
etmez. Her birisi Ebû Cehlin yanınca söyle böyle yaparız,
dediler. Sonra hazret-i Abbâsa “radıyallahü teâlâ anh” yalvardılar
ki, var kardesinin ogluna nasîhat eyle ki, Muhammedin
evini götürmesin. Yoksa fesâd olur [aramız açılır]. Hazret-i Abbâs
kalkıp, imâm-ı Alînin huzûruna varıp, bu konusulanları
söyledikde, sâh-ı merdân [Alî “radıyallahü anh”] buyurdular ki,
yâ amca, insâallah ben yarın, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinin se’âdethânelerini götürürüm. Her
kim yoluma gelirse ceng ederim. Hazret-i Abbâs “radıyallahü
teâlâ anh” Kureys kâfirlerine bu haberleri verince, huzûrsuz
olup, sehrden çıkarmamak için söylesdiler. Sonra sabâh oldu.
Hazret-i Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin se’âdethânesini kaldı-
– 299 –
rıp, yola revân oldu. Kureysden dört bes kimse, atlarına binip,
hazret-i Alînin yoluna geldiler. Dön geri, yoksa senin ile ceng
ederiz; dediler. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yükleri indirip,
kendisi cenge mübâseret eyledi. Allahü teâlâ, hazret-i
Alîye “kerremallahü vecheh” fırsat verip, onlara gâlip geldi.
Sonra hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” yerden hâne-i
se’âdetin yüklerini kaldırıp, yola revân oldular. Hazret-i Mikdâd
bin Esved yolda hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”
üzerine gelip ceng eylediler. [Mikdâd henüz îmân etmemis idi.]
Hazret-i Alî söyletmeyip, bir darbe ile atından yıkdıkdan sonra,
gögsü üzerine çıkıp, îmâna da’vet eyledi. O da hemen cân-ı gönülden
kabûl edip, müslimân oldu. Hattâ bu sultânın bir oglu
Kerbelâda, hazret-i Hüseynin “radıyallahü teâlâ anh” ugruna
mubârek cânını fedâ edip, sehîd olmusdur. Bu zât Eshâb-ı güzîn
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin büyüklerindendir
ve behâdırlarındandır. Bu hikâyenin tafsîlini [dahâ
genisini] isteyen (SIYER-I NEBÎ)ye mürâce’at etsin. Orada genis
anlatılmısdır.
Yirmiikinci Menâkıb: Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü
vecheh” gâyet fakîr bir hâle geldi. Zîrâ Fahr-i âlem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri (Fakîrlik ile ögünürüm!)
buyurdular. O büyük zât, bu hadîs-i serîfi Habîbullahdan isitdikden
sonra, dünyâya aslâ iltifât etmedi. Meselâ, mubârek eline
bin altın geçse, bir dânesi ertesi güne kalsın, demezdi. O gün
hepsini fakîrlere dagıtırdı. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazret-i Alîye “kerremallahü vecheh” (Sultân-
ı Eshiyâ) [Cömerdlerin sultânı] buyururlar idi. Bir gün hazret-
i Alî, Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü anhâ” hazretlerine buyurdular
ki, yâ Hayrünnisâ! Yâ Resûlullahın kızı! Hiç zevcin ve
halâlin Alî için yiyecek bir nesne var mıdır? Zîrâ çok acıkdım.
Hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki, yâ
Ebel-Hasen! O Allahü tebâreke ve teâlâ hakkı için ki, ondan
gayri Allah yokdur. Su ânda hiçbir sey yokdur. Lâkin mendil
ucunda baglı, altı akçe vardır. O akçeleri alıp, pazara varın.
Hem kendiniz için bir nesnecik alın. Hem Hasen ve Hüseyn
“radıyallahü teâlâ anhümâ” meyve istediler. Onlar için de bir
mikdâr meyve alın. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” o altı
akçeyi alıp, pazara gitdi. Yolda giderken, bir kimse gördü. Bir
– 300 –
müslimânın etegine yapısıp, durmayıp, çekip, gider. Der ki, artık
seni bırakmam, katlanmaga dermânım kalmamısdır. Yâ
hakkımı ver. Yâ gel senin ile mahkemeye gidelim. O dertli
adam ise, durmadan yalvarır ki, bir kaç gün dahâ lutf edip, bana
mühlet ver. O kimse de der ki, sabra mecâlim yokdur. Zîrâ
benim de çok sıkıntım, darlıgım vardır. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” bunların çekismelerini görünce, yanlarına varıp,
süâl buyurdular ki, da’vânız kaç akçedir. Dediler ki, altı akçedir.
Hazret-i Alî kendi kendine dedi ki, bu müslimânı bu elemden
kurtarayım. Nihâyet, hazret-i Fâtımaya bir yol ile cevâb veririm.
O altı akçeyi verip, o müslimânı ızdırâbdan kurtardı. Ondan
sonra hazret-i Alî bir zemân ne cevâb vereyim diye tefekküre
vardı. Bir mikdâr zemân üzüldüler. Sonra yine düsündü ki,
hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” seyyidetün-nisâdır.
Resûlullahın kızıdır. Ne diyecek, dedi. Eli bos se’âdethânelerine
gelip, kapıyı çaldı. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü
teâlâ anhümâ” kosarak gelip, zan etdiler ki babaları yemis
getirdi. Gördüler ki, bos geldi; bir nesne getirmedi. Aglamaga
basladılar. Sonra hazret-i Fâtımaya buyurdular ki, yâ
Hayrünnisâ! O altı akçe ile bir müslimânı habsden kurtardım.
Hazret-i Fâtıma buyurdu ki, güzel yapdın, yâ Imâm. Elhamdülillah
ki, bir müslimânı bunun gibi elemden kurtardın. Böyle buyurmakla
berâber, mubârek hâtırları bir mikdâr mahzûn olur
gibi oldu. Bizim ihtiyâcımız çok idi. Niçin böyle yapdın diyecek
iken, öyle demeyip, hemen Allahü teâlâ hazretleri bize kâfîdir,
dedi.
Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Fâtımanın gamının
oldugunu ve iki seyhzâdenin agladıklarını görünce; mubârek
gönüllerine üzüntü gelip, bu elem ile dısarı çıkdı. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına
varıp, cemâl-i serîflerini müsâhede ederek, bu gamdan kurtulayım
niyyeti ile gitdi. Zîrâ bir kimsenin yüzbin gamı olsa, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek
cemâline nazar eylese [baksa], bütün gamı ve gussası gitdikden
baska, kalbine birçok sürûrlar ve safâlar hâsıl olurdu. Onun
için hazret-i Alî, Sultânı kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin mubârek ayaklarına yüz sürmege gitdi. Biraz
gitdikden sonra, yolda bir kisiye rast geldi. Elinde bir besili de-
– 301 –
ve tutar idi. Hazret-i Alîye dedi ki, ey yigit, bu deveyi satarım,
alır mısın. Hazret-i Alî buyurdu ki, hâzır akçem yokdur. O sahs
dedi ki, sana veresiye veririm. Hazret-i Alî dedi ki, ne kadara
verirsin. Dedi ki, yüz akçeye veririm. Hazret-i Alî dedi ki, makbûlümdür;
alırım. O da râzı olup, öyle olsun dedi. Deveyi hazret-
i Alîye teslîm eyledi. Hazret-i Alî, deveyi eline alıp, biraz
gitdikden sonra bir baska sahsa dahâ rast geldi. Dedi ki, yâ Alî,
bu deveyi satar mısın. Hazret-i Alî, evet satarım dedi. O sahs
dedi ki, üç yüz akçeye bana verir misin. Hemen vereyim, dedi.
Deveyi o sahsa teslîm eyledi. O sahs da üçyüz akçeyi hazret-i
Alîye temâmen verip, deveyi alıp-gitdi. Hazret-i Alî de sevinip,
dogru pazara gitdi. Yiyecekler ve yemisler alıp, se’âdethânelerine
vardı. Kapıyı açıp, içeri girdiginde seyhzâdeler sevinip, yemisi
ve ni’metleri aldılar. Yemege basladılar. Hazret-i Fâtımatüz-
zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ”, hazret-i Alîye bu akçeyi nereden
aldın, diye sordular. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”
meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Ondan sonra yemegi yiyip,
nes’elendiler. Sonra, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine
hamd ve senâ ve sükr etdiler. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” buyurdu ki, yâ Hayrünnisâ! Simdi ben, Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” meclisine gideyim. Se’âdet ile
kalkıp, devlethâneden dısarı çıkdı. Biraz gitdigi gibi, karsıdan
Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” göründü. O sırada
Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri
ile otururken buyurmusdu ki, (Varayım, Alî ile Fâtımayı
göreyim.) Se’âdet ile kalkıp, gelirken, hazret-i Alî ile karsılasıp,
tebessüm ederek, buyurdular ki, (Yâ Alî! Deveyi kimden satın
aldın. Kime satdın.) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi
ki, (Allahü teâlâ ve Resûlü bilir.) Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Sana deveyi satan Cebrâîl
aleyhisselâm idi. Satın alan Isrâfîl aleyhisselâm idi. O deve
Cennet develerinden idi. Yâ Alî! Sen o müslimânın sıkıntısını
giderdigin için, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri dünyâda
yerine elli hasene verdi. Âhıretde vereceginin hesâbını Allahü
teâlâ hazretlerinden gayri kimse bilmez) “radıyallahü teâlâ
anh”.
Yirmiüçüncü Menâkıb: Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” Mi’râc-ı serîfe çıkdıkları zemânda, dör-
– 302 –
düncü gökde bir aslan gördü. Diller ile anlatılamaz. Hazret-i
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Cebrâîl aleyhisselâm
hazretlerine sordular ki, (Yâ kardesim Cebrâîl! Bu aslan
nedir.) Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm cevâb verdi, (Yâ Resûlallah!
Yabancı degildir. Hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”
rûhâniyyetleridir. Yâ Habîballah! Mubârek parmagınızdan yüzügünüzü
çıkarıp, agzına atın, dedi. Hazret-i Fâhr-i âlem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” yüzügü aslanın üzerine atdıgı gibi,
tevâzû’ ve hürmet ile, yüzügü agzı ile aldı. Ondan sonra Sultân-
ı kevneyn Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” mi’râcdan indi. Ertesi gün Eshâb-ı güzîne, mi’râcdan
haber verdi. Dördüncü gökde müsâhede buyurdukları aslanın
vasfını serh buyurdukları sırada, hazret-i Alî “kerremallahü
vecheh” mubârek agzından yüzügü çıkarıp, hazret-i Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizin huzûr-ı se’âdetlerine
koydular. Bütün Eshâb-ı güzîn, hazret-i Alînin bu mertebesini
ve bu kerâmetini görünce hayrân oldular. Ne derece
mertebesinin yüksek oldugunu bilip, meyl ve muhabbetleri çok
fazla oldu “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.
Yirmidördüncü Menâkıb: Hazret-i Alînin “radıyallahü anh”
sân-ı serîflerinde olan âyet-i kerîmeler beyânındadır.
1– Ba’zı âlimler derler ki, Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü
anh” mescidde nemâza durmusdu. Bir dilenci düâ etdi.
Bir sey istedi. Hazret-i Alî rükû’a varmıs idi. Parmagındaki
yüzügü isâret ile o dilenciye verdi. Bu is [amel] Allahü teâlâ
hazretlerine makbûl gelip, meâl-i serîfi, (Ancak Allahü teâlâ,
Resûlü ve mü’minlerden îmân edenler, nemâzlarını kılanlar,
rükû’da oldukları hâlde sadaka verenler, sizin velînizdir) olan
âyet-i kerîmeyi gönderdi. [Mâide sûresi 55.ci âyet-i kerîme.]
Isâret: (Kıymetsiz, degeri olmıyan birsey kıymetli bir kimsenin
vermesi ile degerli olur.) Kadr gecesi bütün geceler gibi bir
gece olmasına ragmen; Allahü teâlâ kıymet verdigi için; bin aydan
dahâ kıymetli olmusdur. Ümmetlerin iyisi bu ümmetdir ki,
onların bir tâ’atları yediyüz olur. O mert hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh”dır ki, üç dört arpa ekmegi ve yarım dinârlık bir
gümüs yüzük verdigi için, o mertebelere yükselmisdir.
2– Abbâs ve Talha “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri
– 303 –
arasında bir münâzara vâkı’ oldu. Abbâs “radıyallahü anh”
buyurdu ki, hâcılara suyu ben dagıtdıgım için dahâ fazîletliyim.
Talha “radıyallahü anh” buyurdu ki, Beyt-i serîfin kilidini ben
tutarım. Istersem gece orada kalırım. Onun için ben dahâ fazîletliyim.
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdu ki, siz
ne dersiniz! Ben sizden on ay evvel yüzümü bu kıbleye dönmüsüm.
Siz o zemân yokdunuz. Allahü Sübhânehü ve teâlâ,
meâl-i serîfi (Hâcılara su vermegi ve Mescid-i harâmı binâ etmegi,
îmân etmek ile ve Allah yolunda cihâd etmek ile bir mi
tutuyorsunuz. Hâyır, böyle degildir. Allah zâlimlere [Resûline
düsmanlık edenlere, Allahü teâlâya sirk kosanlara, dalâletde
kalmakda ısrâr edenlere] hidâyet vermez. Derecesi Allah indinde
en çok olanlar, Allaha îmân edenler, hicret edenler ile
mallarını ve nefslerini Allah yolunda vererek cihâd edenlerdir)
olan âyet-i kerîmeleri gönderdi. [Tevbe sûresi 19-20.ci
âyeti kerîmeleri.]
3– Emîr-ül mü’minîn Alî bin Ebî Tâlib ve Fâtıma ve Hasen
ve Hüseyn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hakkında, (Size
islâmiyyeti bildirdigim ve Cenneti müjdeledigim için, bir
karsılık beklemiyorum. Yalnız yakınım olanları seviniz!) [Sûrâ
sûresi 23.cü âyet-i kerîme meâli.] buyuruldu. Katâde “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdular ki, (müsrikler bir cem’iyyetde, görelim
bakalım, Muhammed getirdigi sözler üzerine bir karsılık istiyecek
mi, dediler.) Bu sözler üzerine Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretleri bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. Sa’îd bin Cübeyr
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleri Ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ”
hazretlerinden rivâyet etmisdir ki, bu karâbetden [yakınlıkdan],
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri,
hazret-i Alî, Fâtıma ve Hasen ve Hüseyn “radıyallahü
teâlâ anhüm” hazretlerini irâde etmisdir. Bir kimseye hiçbir
hâlde bunları düsman tutmak lâyık olmaz.
4– Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, Aliyyül mürtedâ
“kerremallahü vecheh” hazretlerinin pâk dinli olmasını beyân
edip, buyurdular ki [Hicr sûresi 47-48.ci âyet-i kerîmelerinde
meâlen], (Biz o ehl-i Cennetin sadrlarından [gönüllerinden] hıkdı
ve hasedi çıkarırız. Onlar birbirlerine kardes olarak serîrleri
üzere, dâimâ birbirlerine mukâbildirler. Cennetde onlar, eziyyet
ve mesakkat mes etmez. Onlar Cennetden hiç ihrâc olun-
– 304 –
mazlar.) Âlimlerden ba’zısı buyurmuslar ki, bu âyet-i azîme;
hazret-i Alî, hazret-i Mu’âviye, hazret-i Talha, hazret-i Zübeyr
ve hazret-i Âise-i Sıddîkanın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”
üstünlüklerini bildirmek için nâzil olmusdur.
5– Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurdu ki; (Ey
mü’minler! Resûlullaha münâcât etdiginiz vaktde, önce sadaka
veriniz! Bu sizin için hayrlıdır. Nefslerinizi sübhe ve mal sevgisinden
en iyi temizleyicidir. Eger sadaka verecek birsey bulamazsanız,
Allah gafûr ve rahîmdir.) [Mücâdele sûresi 12.ci
âyet-i kerîme meâli.] (Münâcât; bir arzûyu gizli olarak söylemekdir.)
Mücâhid buyurdular ki, hiçbir kimseye, bu âyet-i kerîme
ile amel etmek, ittifak düsmedi. Hazret-i Alî bin Ebî Tâlib,
bu fermân nâzil oldukdan sonra ne zemân Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile münâcât etmek istese
idi, bir sadaka verirdi. Ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ”
hazretleri se’âdet ile buyurdular ki, Emîr-ül mü’minîn Alî
“kerremallahü vecheh” hazretlerinde üç nesne var idi ki, onlardan
biri bende olaydı, bana kırmızı tüylü ve siyâh gözlü develerden
sevgili olurdu. O seylerden birincisi, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri kendi kerîmeleri Fâtıma-
tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerini ona verdi.
Ikincisi, Hayber gününde feth için bayragı ona verdi. Üçüncüsü,
necvî âyet-i kerîmesi ile; [(Resûlüme bir sey söyliyeceginiz
zemân, önce sadaka veriniz!) âyet-i kerîmesi ile] o amel etdi.
Derler ki, Alînin “radıyallahü teâlâ anh” bir dinâr altını vardı.
Onu on dirheme ayırdı. On dirhemi tasadduk etdi. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden on mes’ele
süâl etdi. Dedi ki: (Yâ Resûlallah! Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretlerine nasıl ibâdet edeyim.) Buyurdular ki: (Sıdk ve safâ
ile!) Dedi ki: (Yâ Resûlallah! Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerinden
ne isteyeyim.) Buyurdular ki, (Dünyâda ve âhıretde
âfiyet ve magfiret iste.) Dedi ki: (Yâ Resûlallah! Benim üzerime
ne lâzımdır.) Buyurdular ki: (Allahü teâlâ ve tekaddesin
buyurdugunu tutmak ve Resûlünün buyurdugunu tutmak.)
Dedi ki: (Yâ Resûlallah! Ne edeyim ki, benim kurtulusum onda
olsun.) Buyurdular ki: (Halâl yi ve dogru söyle!) Dedi ki:
(Yâ Resûlallah! Râhat ne seydedir.) Buyurdular ki: (Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretlerinin dîdârında.) Dedi ki: (Yâ Resûlal-
– 305 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:20
lah! Fesâd nedir.) Buyurdular ki: (Kâfir olmak. Hak sübhânehü
ve teâlâ hazretlerine sirk kosmak). Dedi ki: (Yâ Resûlallah!
Vefâ nedir.) Buyurdular ki: (Eshedü en lâ ilâhe illallah ve eshedü
enne Muhammeden Resûlullah!)
Nükte: Allahü teâlâ diledigini azîz, diledigini zelîl eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Mekkeliler
arasında öyle olmus idi ki, her kime söz söylese o kimse yüz
çevirirdi. [Böylece Resûlullahı küçük düsürmek isterler idi.]
Kur’ân-ı azîm-üs-sânda [Fussilet sûresi 26.cı âyet-i kerîmesinde
meâlen]; (Kâfirler, Kur’ân-ı kerîm için, onu dinlemeyiniz! Lagv
ediniz! [Bos seylerdir, diyerek bagırınız!]derlerdi) buyuruldu.
Sonra mertebesini yükselterek (Onun sözünü isitebilmeniz için,
önce sadaka vermeniz lâzımdır.) buyurdu. Dahâ sonra [Hücurât
sûresi dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen]; (Ey mü’minler!
Seslerinizi, Resûlullahın sesinden dahâ yükseltmeyiniz!
Onunla konusurken birbirinizle konusur gibi bagrısmayınız!)
buyuruldu. Dahâ sonra Allahü teâlâ, Resûlullahın Mekkede
durmasına engel olan Mekkelilere karsılık, Onu bir dereceye
yükseltdi ki, Cebrâîl aleyhisselâm ve cümle mukarreb melekler
o dereceye ulasamadı. Onu (Kabe kavseyn) makâmı ile sereflendirdi.
(Isâret): Yalan yere yemîn eden; Harem-i serîfde avlanan,
oruclarında ve nemâzlarında kusûru olanlar, fakîrlere birsey
vererek Allahü teâlânın rızâsını kazanmaga çalısmalıdır. Bu, fakîrler
için ne büyük bir makâmdır.
6– Allahü tebâreke ve teâlâ [Câsiye sûresi 21.ci âyet-i kerîmesinde
meâlen]: (Dünyâda kötü amel isleyenleri; îmânlı olanlar
ve sâlih amel yapanlar gibi hayâtda ve öldükden sonra müsâvî
kılacagımızı mı zan ediyorlar. Buna ne ile hükm ediyorlar!)
buyurdu. Bu âyet-i kerîme hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh”
sânının serefi için nâzil olmusdur ki, îmânı dogru idi. Bütün
isleri lâyık ve begenilmis ve riyâsız, yakısır idi. Müsrikler ise
ona derlerdi ki, (Dedikleriniz dogru çıksa bile, Allahü teâlâ bizi,
dünyâda oldugu gibi yine sizden üstün kılar.)
7– Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, Ahzâb sûresi 33.cü
âyet-i kerîmesinde meâlen; (Ey Habîbimin Ehl-i beyti! Allahü
teâlâ, sizin günâhsız olmanızı istiyor.) buyurdu. Resûlullah “sal-
– 306 –
lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ehl-i beyti, ervâh-ı
tâhirât ve yakınları ve asîreti, Alî ve Fâtıma ve Hasen ve Hüseyndir
“radıyallahü teâlâ anhüm”.
Yirmibesinci Menâkıb: Alî “radıyallahü anh” hazretlerinin
üstünlükleri hakkında söylenen haberler beyânındadır.
1– Sa’îd bin Cübeyr, Abdüllah ibni Abbâsdan “radıyallahü
teâlâ anhüm” rivâyet eder. Ibni Abbâs “radıyallahü anh” der
ki, meâli serîfi, (Ey Resûlüm! Sen insanları korkutucusun! Her
kavme dogru yolu gösterici birisi vardır) olan, Ra’d sûresi yedinci
âyet-i kerîmesi nâzil olunca, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Korkutucu benim. Alî yol göstericidir.
Yâ Alî! Senin ile gidenler, dogru yolda gidenlerdir.)
2– Rebi’atebni Nâcid, Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ
anh” hazretlerinden rivâyet eder. Buyurdular ki, Resûl-i ekrem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” beni çagırdı ve buyurdu ki,
(Yâ Alî! Îsâ bin Meryem aleyhisselâm” gibisin. Yehûdî ona
bugz etdi. Hattâ vâlidesi Meryem hazretlerine, hâsâ sümme hâsâ
bühtân etdiler. Nasârâ ona muhabbet etdiler. Hattâ onu bir
makâma çıkardılar ki, onun makâmı degil idi.) Alî “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdular ki: Çok kimseler benim yüzümden helâk
olurlar. Ba’zısı beni ifrâtla severler. Diger Sahâbe-i güzîne bugz
ederler. Ben onları sevmem. Ba’zısı bana bugz ederler. Diger
Sahâbeleri severler. Bu iki tâife de Cehennem ehlidir. Ben Nebî
degilim. Bana vahy nâzil olmaz. Lâkin, kudretim oldugu kadar
Kitâb ile amel ederim. Allahü teâlânın tâ’atında ben ne emr
edersem, size vâcibdir. Isteseniz de istemeseniz de yapmanız lâzımdır.
Ma’siyyetde bana itâ’at etmeyiniz. Zîrâ bana itâ’at iyilikdedir.
3– Kays bin Hâris rivâyet eder: Bir kisi Mu’âviye bin Ebî
Süfyândan “radıyallahü anhüm” bir mes’ele süâl etdi. Mu’âviye
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki; Var [git] hazret-i Alîden süâl et
ki, o benden iyi bilir. O kisi dedi ki, ben bu mes’elede senin cevâbını
isterim. Senin verecegin cevâbı Alînin cevâbından çok
severim. Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Sen yalan
söyledin. Sen kötü kisisin. Muhakkak sen, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ilmde mu’azzez ve mükerrem
tutdugu kimseden ikrâh etdin. Buyurdu ki: (Yâ Alî, Sen
– 307 –
benim yanımda, Hârûnun Mûsâ “aleyhimesselâm” yanında oldugu
gibisin. Benden sonra Peygamber gelmez.) Çok gördüm
ki, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” onun ile mesveret ederdi.
Eger bir mes’elede müskili olsa idi, Alî burada mıdır, der idi.
Mu’âviye “radıyallahü anh” o kisiye dedi ki, kalk, Allahü tebâreke
ve teâlâ ayaklarına kuvvet vermesin. O kisinin adını kendi
divânından sildi.
4– Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü anh” buyurdu ki, bir
vakt Mu’âviye “radıyallahü anh” bir hâcetinden dolayı benim
yanıma gelmis idi. Alîden “radıyallahü anh” bahs etdi. Ben dedim,
üç haslet Alî de vardır ki, eger o üçden birisi bende olsaydı,
bana dünyâdan ve içindekilerden sevgili gelirdi. Isitdim ki,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu,
(Her kim ki ben onun velîsiyim. Alî de onun velîsidir.) [Beni
seven Alîyi de sever.] Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerinden isitdim ki, Hayber günü buyurdu: (Yarın
ben bayragı bir kimseye vereyim ki, Allahü teâlâ ve Resûlü
onu severler. Ve o da Allahı ve Resûlünü sever.) Alemi [bayragı,
sancagı] Alîye verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerinden isitdim ki, buyurdu: (Yâ Alî! Sen benimle;
Hârûnun Mûsâ “aleyhimesselâm” ile oldugu gibisin.)
5– Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyet etmisdir.
Buyurdular ki: (O beni mi’râca iletdikleri gece, göklerde hicâblardan
geçdim. Hicâbların arasından bir nidâ edici nidâ etdi
ki, (Yâ Muhammed! Senin baban Ibrâhîm ne güzel babadır. Alî
bin Ebî Tâlib ne güzel kardesdir. Ona hayr ile vasıyyet eyle.))
Hasen-i Basrî, Enes bin Mâlikden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
eyler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu ki: (Üç kimse vardır ki, Cennet onlara müstakdır.
Alî bin Ebî Tâlib, Ammâr bin Yâser, Selmân-ı Fârisî “radıyallahü
teâlâ anhüm”).
6– Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü anh” buyurdu ki: Bir
gün hazret-i Mu’âviye bana dedi ki, Alîyi sever misin. Ben onu
nice sevmiyeyim ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri hazret-i Alîye buyurdu ki: (Yâ Alî! Sen bana,
Hârûnun Mûsâya “aleyhimesselâm” yakınlıgı gibisin!) Bedr
– 308 –
gününde onu gördüm. Muhârebeden dısarıya geldi. Karnından
bir ses gelir ve bir beyt okurdu. O cengden, kılıncı küffâr kanı
ile boyanmayınca dönmedi.
7– Âmileyn Serhabîl Sâbî der ki; Alî Mürtedâ “kerremallahü
vecheh” hazretleri, Cemel vak’ası günü, Zeyd bin Serhânı
gördü. Zeyd düsmüs, kan içinde yuvarlanır. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” bası yanında durdu. Buyurdu ki: Yâ Zeyd!
Allahü teâlâ hazretleri sana rahmet etsin. Ben seni güvenilir
[emânete sâhib çıkıcı] ve iyi isli bilirdim. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri sana Cennet ile müjde vermisdir.
Zeyd, kan arasından elini kaldırıp, dedi ki: Yâ Emîr-el
mü’minîn! Sana da müjde olsun Cennet ile ki, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” müjde vermisdir. Bu cengde senin
ile bulunmadım ki, ceng edeyim ve safları birbirine vurayım
ve hasmları helâk edeyim. Fekat bunları halka riyâ ve süm’adan
(riyâkârlık) ötürü veyâ dünyâ tamâ’ından ötürü yapmıyayım.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu
ki: (Imâm-ı Alî iyilerdendir. Bâgîleri [isyân edenleri] öldürür.
Ona yardım eden iyi seylere kavusur. Ona yardım etmiyen
iyi seylerden uzak kalır, mahrûm kalır.) Bunu isitdim, sevdim
ki, gazâlarda senin ile olayım. Senin dostlarından [yârlarından]
olayım. Bunları dedi ve rûhunu teslîm etdi “radıyallahü teâlâ
anh”.
8– Amr bin el Cûmî rivâyet eder. Ben Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûrunda oturmus idim. Buyurdu
ki, (Yâ Amr!). (Lebbeyk yâ Resûlallah!) dedim. Buyurdu; (Ister
misin ki, Cennetin diregini sana göstereyim.) Dedim, isterim
yâ Resûlallah! O sırada Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ
anh” oradan geçdi. Buyurdu: (Bu kisi ve bunun ehli Cennetin
diregidirler.) Yine Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü anhümâ”
hazretlerinin rivâyeti ile Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdu ki: (Alî bedende bas menzilesindedir.)
9– Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki:
(Beni mi’râca iletdikleri o gecede, Cebrâîl aleyhisselâm benim
elimi tutdu. Beni Cennet derecelerinden bir müzeyyen derece-
– 309 –
de oturtdu. Orada bir ayva benim önüme koydu. Ben aldım,
kokladım. Elimde döndürürken, iki bölük oldu. Bir hûrî ondan
dısarı geldi ki, ondan güzel hûrî görmedim.) Dedi ki: (Esselâmü
aleyke yâ Muhammed!) Ben cevâb verdim ve dedim, (Sen kimsin).
Benim ismim (Râdiyye-i Merdıyye)dir. Allahü teâlâ hazretleri,
beni üç seyden yaratmısdır. Yukarı kısmımı anberden,
orta kısmımı kâfurdan, asagı kısmımı miskden. Beni âb-ı hayât
ile yogurdu. Ondan sonra, Hüdâvend-i Cebbâr ve Hâlık-i perverdigâr
bana (Ol!) dedi; oldum. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri
beni, kardesin hazret-i Alî ibni Ebî Tâlib için “radıyallahü
anh” yaratmısdır. Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh”
rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdu ki: (Her kim benden ayrıldı. Allahü teâlâdan
ayrıldı. Yâ Alî! Her kim senden ayrıldı. Benden ayrıldı.)
Hazret-i Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.
Server-i kâinât “aleyhi efdalüs salevât” hazretleri buyurdular
ki: (Alî bin Ebî Tâlibi zikr etmek [anmak] ibâdetdir.) Hazret-i
Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, ([Allahü teâlâ] Cennet kapısı
üzerine, (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah Aliyyün
Nâsır-ü Resûlillah) yazmısdır!) buyurmusdur. Allahü Sübhânehü
ve teâlâ hazretleri gökleri ve yerleri halk etmeden ikibin sene
önce yazmısdır.
10– Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri
buyurur: Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
huzûrunda idim. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”
hakkında süâl olundukda, (Hikmeti on cüze taksîm etdiler. Dokuz
cüzünü Alî bin Ebî Tâlibe verdiler. Bir cüzünü sâir (diger)
insanlara verdiler!) buyurdular.
11– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri
bildiriyor. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri bir gün dısarı çıkdı. Alînin elini kendi mubârek
eli ile tutdugu hâlde, buyurdu ki: (Âgâh olun [uyanık olun].
Her kim, buna bugz eder. Muhakkak Allahü teâlâ hazretlerine
ve Resûlüne bugz etmis olur. Her kim buna muhabbet eder.
Muhakkak Allahü teâlâ hazretlerine ve Resûlüne muhabbet
etmis olur.)
– 310 –
12– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu ki: (Her kim hilmde Ibrâhîm aleyhisselâma, hikmetde
Nûh aleyhissalâtü vesselâma, çekdigi sıkıntılarda Yûsüf
aleyhisselâma bakmak isterse; Alî bin Ebî Tâlibe baksın.) Enes
bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyet etmisdir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-
ı serîflerinde oturmus idik. O sırada hazret-i Alî “kerremallahü
teâlâ vecheh” geldi. Meclisin ardında oturdu. Resûlullah
hazretleri onu çagırdı. Hattâ önüne oturdu. Buyurdu ki:
(Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri seni dört haslet ile
benim üzerime mükerrem ve müfeddâl [sâirlerinden ziyâde
meziyyetli] kıldı. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hemen dizleri
üzerine gelip, basını topraga koyup, dedi ki, babam, anam sana
fedâ olsun, yâ Resûlallah! Kölenin efendi üzerine fadlı olur
mu? Buyurdular ki: (Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri
bir kula ikrâm etmek isterse, gözlerin görmedigi, kulakların
isitmedigi ve bir beserin hâtırına gelmiyen seyi verir!) Enes
“radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, biz dedik, yâ Resûlallah! Bize
onu beyân buyur, bilelim. Buyurdular ki: (Allahü teâlâ ve tekaddes
hazretleri, ona Fâtıma gibi bir zevce nasîb etdi. Ben nasîb
olunmadım. Hasen ve Hüseyn gibi ogullar nasîb etdi. Ben
nasîb olunmadım. Bir kayın ata ona nasîb olundu. Bana olunmadı.)
13– Sa’îd bin Cübeyr, Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ
anhüm” hazretlerinin elini tutup, gidiyordu. Zemzem kuyusuna
geldiler. Orada ise bir kavm oturmusdu. Hazret-i Alîye
“kerremallahü vecheh” setm ederlerdi. [Ya’nî onu kötülüyorlardı.]
Ibni Abbâs hazretleri buyurdu ki, beni dönderin. Onlardan
yana geri döndürdüler. [Onların yanına vardılar.] Varıp,
orada durdu ve buyurdu ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine
ve Resûlüne yaramaz sözler söyliyen kimdir. Dediler ki:
Bizim aramızda kimse Allahü teâlâ hazretlerine yaramaz söylemez.
Ve bizim aramızda hazret-i Resûle hiç kimse yaramaz söylemez.
Buyurdu ki, Alî bin Ebî Tâlibe yaramaz söyleyen ve
setm eden, var mıdır. Dediler, evet vardır. Buyurdu ki: Isitin,
ben sehâdet ederim ki, bu kulagım ile isitdim; Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden, buyurdu ki: (Her
– 311 –
kim Alîye seb’ eder, muhakkak bana seb’ ederler. Her kim bana
seb’ eder, muhakkak Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerine
seb’ eder. Her kim Allahü teâlâ hazretlerine seb’ eder, Allahü
teâlâ ve tekaddes anı yüz üzerine Cehenneme atar.)
14– Atıyye-tül Ufî der ki: Câbir bin Abdüllahın “radıyallahü
teâlâ anh” huzûruna geldik. Pîr olmus [ihtiyârlamıs] ve kasları
gözlerini örtmüs idi. Ona, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
muhabbetinden sorduk. Basını kaldırıp, söyle söyledi.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
zemân-ı serîflerinde bir kimsenin münâfık oldugunu Alîye
bugz etmesi ve düsman tutması ile anlardık.
15– Sa’bî “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü teâlâ anh” Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerini
gördü ve buyurdu ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin huzûrunda, makâm cihetinden en üstününe
ve yakınlık cihetinden en yakınına ve kana’at cihetiyle agniyâsına
[zenginine] bakarak mesrûr olmak isteyen, Alî bin Ebî Tâlib
hazretlerine “radıyallahü teâlâ anh” baksın.
16– Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki,
yâ Resûlallah! Senden sonra halkın hayrlısı kimdir, dedim. Buyurdular
ki: (Ebû Bekr-i Sıddîkdır.) Dedim, ondan sonra, buyurdular
ki: (Ömerdir). Ondan sonra kimdir. Buyurdular ki:
(Osmândır.)
Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” dedi ki, (Yâ Resûlallah!
Alî hakkında hiçbir nesne söylemediniz.) Buyurdular
ki: (Yâ cânım kızım! Alî benim nefsim demekdir. Hiç kimse
gördün mü ki, kendini begensin veyâ kendi hakkında bir sey
söylesin!)
17– Zeynel’âbidîn Alî bin Hüseyn, ceddi Alî bin Ebî Tâlibden
rivâyet eder. Alî “kerremallahü vecheh” hazretleri buyurdu
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
bana, ilmden bin bâb ta’lîm etdi. Her bâbdan da bin seklini
ta’lîm etdi [ögretdi].
18– Abdüllah el-Kindî rivâyet eder. Mu’âviye bin Ebî Süfyân
hac yapdı ve geldi. Cemâ’at ortasında oturdu. Abdüllah bin
Abbâs ve Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhüm” haz-
– 312 –
retlerinin huzûrlarında Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh” elini,
Abdüllah bin Abbâsın “radıyallahü teâlâ anhümâ” dizi üzerine
koyup, dedi ki, ben Senin amca oglundan hilâfete dahâ lâyıkım.
Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri buyurdu;
niçin. Dedi ki, ondan dolayı ki, ben o halîfenin amcazâdesiyim
ki, onu zulm ile katl etdiler. Ya’nî o Osmân bin Affân
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Abdüllah dedi ki: O hilâfete
senden su sebeb ile dahâ lâyıkdır ki, Alî “radıyallahü teâlâ
anh” hazretlerinin yakınlıgı senin amcazâden yakınlıgından ileridir.
Hazret-i Mu’âviye bunu isitdi ve susdu. Yüzünü Sa’d bin
Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine döndürdü.
Dedi ki: yâ Sa’d! Sen hakkı bâtıldan ayırmaz mısın! Bizim lehimize
veyâ aleyhimize olur musun. Sa’d dedi ki: Zulmet yeri
kapladıgı vakt, sabr edemem. Tâ âlem rûsen olsun, gideyim.
Hazret-i Mu’âviye dedi, vallahi ben Kur’ân-ı azîm-üs-sânı okudum.
Onda bir sey bulmadım. Sa’d dedi: Sen bu sözü kabûl
eder misin. Ben Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinden isitdim, Alî bin Ebî Tâlibe buyurdu ki: (Yâ Alî!
Sen hak ilesin. Hak senin iledir.) Hazret-i Mu’âviye dedi ki: Bir
kimse getir ki, bunu senin ile isitmis olsun. Sa’d dedi ki: Ümmü
Seleme isitmisdir. Râvî der ki; hazret-i Mu’âviye ve o cemâ’at
cümlesi kalkıp, Ümmü Selemenin “radıyallahü teâlâ anhâ” huzûrlarına
vardılar. Dediler ki: Yâ Ümmül mü’minîn! Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sizin rivâyetiniz
ile Sa’d bir hadîs-i serîf söyler. Ümmü Seleme dedi, ne söyler.
Der ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
Alîye (Sen hak ilesin, hak senin iledir,) buyurmusdur.
Ümm-ü Seleme hazretleri, dogru söyler. Ben kendi evimde,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden
isitdim buyurdu. Hazret-i Mu’âviye yüzünü döndürüp, hazret-i
Sa’d ve sâir Eshâb-ı güzîn hazretlerine bakıp, onlardan özr dileyip,
eger ben bu hadîs-i serîfi önceden isitmis olaydım, dâimâ,
Alî bin Ebî Tâlibin hâdimi olurdum, buyurdu.
19– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet
etdi. Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Ben ilmin terâzîsiyim. Alî o terâzînin kefeleridir.
Hazret-i Hasen ve Hüseyn ipleridir. Fâtıma alâkasıdır [kefelerin
asıldıgı demiridir] ve benden sonra imâmlar o terâzinin
– 313 –
amûdîdir [düsey demiridir]. O terâzî ile bizim dostlarımızın
amelini tartarlar.) Hazret-i Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ
anh” rivâyet eder. Hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” efendimiz buyurdular ki: (Ben ilmin sehriyim.
Alî o sehrin kapısıdır. O kapının halkası Mu’âviyedir.)
20– Hazret-i Mu’âz bin Cebel “radıyallahü anh” rivâyet etmisdir.
Habîb-i Hudâ Resûl-i Müctebâ “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü tebâreke ve teâlâ
bir kavmi günâhlarından pâk eder, saçları temâmen dökülen
kimseler gibi ki, bu kavmin evveli Alî bin Ebî Tâlibdir.)
21– Hazret-i Aliyyül Mürtedâ “kerremallahü vecheh” rivâyet
eder. Hazret-i Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”
efendimiz buyurdular ki: Hazret-i Mûsâ bin Imrân “salavâtullahi
aleyhi ve alâ nebiyyinâ” Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden
istedi ve dedi, yâ Rabbî! Benim kardesim Hârûn vefât
etdi. Sen onu afv et. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri vahy etdi
ki, yâ Mûsâ! Eger, önce ve sonra gelenlerin afvını benden isteseydin
kabûl ederdim. Hüseyn bin Alî bin Ebî Tâlibin kâtilini,
ya’nî Onu sehîd edeni afv etmiyecegim.
Yine hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” rivâyet eder.
Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: Mûsâ bin Imrân “aleyhisselâm” Rabbinden istedi ki, Hüseyn
bin Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin rûhunu ziyâret
etsin Onun ziyâretine yetmisbin melek ile geldi. Abdüllah
bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet eder. Resûl-i kâinât,
aleyhi efdalüssalevât hazretleri buyurdular ki: (Hak teâlâ
hazretleri benî Isrâîlden nebîlerine su’izanları ve bugzları sebebi
ile yagmuru men’ buyurdu. Bu ümmetden Alî bin Ebî Tâlibe
adâvet etdikleri için de yagmuru men’ eder.)
22– Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
eder. Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu ki: (Alî bin Ebî Tâlibin bu ümmet üzerine hakkı,
babanın oglu üzerine hakkı gibidir.)
23– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Hazret-i Alî ibni Ebî Tâlibin muhabbeti,
– 314 –
günâhları yir, mahv eder. Nasıl ki ates odunu yiyip mahv etdigi
gibi.)
24– Mu’az bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu
ki: (Alî bin Ebî Tâlibin sevgisi, bir hasenedir ki, ya’nî bir
tâ’atdır ki, hiç bir seyyie, ya’nî hiçbir ma’siyyet onunla zarar veremez.
Bugz ve adâveti bir seyyiedir ki, hiçbir hasene onunla
fâide veremez.) Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Benim sırrımın sâhibi Alî bin Ebî Tâlibdir “radıyallahü
teâlâ anh”.)
25– Abdüllah bin Ca’fer “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Benim, Alî aslımdır. Ve Ca’fer fer’imdir. Yâhud
Ca’fer aslımdır; Alî fer’imdir) “radıyallahü teâlâ anhümâ”.
26– Ümm-i Seleme “radıyallahü anhâ” rivâyet eder. Habîb-i
ekrem “aleyhissalâtü vesselâm” buyurdular ki, (Alî ve onun gürûhu
[fırkası] kıyâmet gününde necât buluculardır [kurtulanlardır].)
27– Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.
Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm” hazretleri buyurdu ki:
(Alî benim ilmimin kapısıdır. Âsikâre edicidir, bildirmem lâzım
gelen seyleri ümmetime açıklayıcıdır. Benden sonra, onu sevmek
îmândandır. Ona bugz etmek nifâkdandır. Ona nazar etmek
[bakmak] rahmetdendir. Onun muhabbeti ibâdetdir.)
28– Ümm-ü Seleme “radıyallahü teâlâ anhâ” rivâyet eder.
Habîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki, (Kur’ân-ı azîm-üs-sân Alî iledir. Alî Kur’ân-ı azîmüs-
sân iledir.) Ya’nî hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” her zemân
Kur’ân-ı azîm-üs-sânın hükmü ve emri iledir. Kur’ân-ı kerîm
de onun imâmı ve yol göstericisidir.
29– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Patlıcan yiyiniz ki, o bir agaçdır. Ben onu Cennet-ül
Me’vâda gördüm. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin vahdâniyyetine
ve Benim Peygamberligime ve Alînin velîligine se-
– 315 –
hâdet etdi. Her kim patlıcanı, zarar niyyeti ile yirse, zarar olur.
Eger sifâ niyyeti ile yirse, sifâ olur.)
30– Huzeyfe tebni Yemân “radıyallahü anh” rivâyet eder.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: Eger halk, Alîye emîr-ül mü’minin ismi ne zemân verildigini
bilseler idi, Alînin fazîletini inkâr etmezlerdi. Hâlbuki
Âdem aleyhissalâtü vesselâm rûh ile beden arasında idi. Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurdu ki: Ben sizin Rabbinizim,
Muhammed Nebînizdir. O zemân Alîye “radıyallahü teâlâ
anh” emîr-ül mü’minîn denildi.
31– Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Eger gökleri ve yerleri terâzînin bir kefesine koysalar,
Alînin îmânını diger kefesine koysalar, Alînin îmânı agır
gelir.)
32– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Eger cümle halk Alî bin Ebî Tâlibin muhabbeti
üzerine birlesseler idi, Allahü teâlâ ve tekaddes Cehennemi
yaratmazdı.)
33– (Eger Alî yaratılmasa idi, dünyâda Fâtımaya münâsib
kimse bulunmaz idi) buyuruldu.
34– Mu’âviye bin Hîdet “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir:
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Kalbinde Alî bin Ebî Tâlibin bugzu oldugu hâlde
ölen kimse, ister yehûdî olsun, ister nasârâ olsun, fark etmez.)
35– Mu’âz bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir:
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Alînin “radıyallahü anh” yüzüne nazar etmek
[bakmak] ibâdetdir.)
36– Ebû Berze-tel Eslemî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular ki: (Allahü tebâreke ve teâlâ bana husûsî bir ahd
verdi. Bana nice kerre buyurdu ki, bu husûsî ahdimi kabûl et-
– 316 –
din mi. Ben dedim, evet yâ Rabbî bu ahdi kabûl etdim.) Ebû
Berze-i Eslemî der ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdu ki, (Dedim, yâ Rabbel’âlemîn! Bu ahdini ki benim
ile etdin. Ve ben o ahdi senden kabûl etdim. Bana söyle o
ahd nedir. Allahü Sübhânehü ve teâlâ bana vâsıtasız olarak buyurdu
ki, o ahd odur ki, sen bilesin, benden cümle halka diyesin
ki, Alî hidâyeti göstericidir, dogru yolun isâretidir. Mutî’lerin
ve muvahhidlerin gözlerinin nûrudur. Müslimân ve mü’minlerin
serverleridir. Ben bütün kullarıma benim birligimi ve tevhîdimi
lâzım kılmısım. Bütün ümmetine senin risâletini tasdîk
etmelerini lâzım kılmısım. Bütün mü’minlere Alînin muhabbetini
ve meveddetini [sevmegi] lâzım kılmısım. Her kim Alîyi
dost tutar, Allahü teâlâyı [beni] ve Muhammedi [seni] dost tutmus
olur. Muhakkak ki o kimse hakîkî dost olur. Alîyi sevmiyen
de hakîkî düsmân olur.)
(Isâret): Zühd ve vefâ ehli Alîdir. Sıdk ve safâ ehli Alîdir. Cömert
ve sehâ ehli Alîdir. Rıfk ve rızâ ehli Alîdir. Mahrem-i ravda-
i asfiyâ Alîdir. Mefhâr-ı fadl-ı a’lâ Alîdir. Mahrem-i fadl-ı
nu’mâ Alîdir. Kendi zemân-ı serîfinde Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretlerinin mahlûkunun kıdvesidir. Semere-i secere-i dîn-i
Hudâ-i teâlâ Alîdir. Müstevcibül fedâil ve tefâdul ve meâsir Alîdir.
Alî Mürtedâ “kerremallahü teâlâ vecheh” hazretlerinin mubârek
gönlü, kâfirler ve mülhidler ve hâricîler üzerine, Cehennem
Mâlikinin Cehennem ehli üzerine gönlünden siddetli katı
idi. Mubârek gönlü, dervisler ve yetîmler ve Cennet ehli üzerine,
Cennet Rıdvânının gönlünden dahâ yumusak idi. Alî “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri behâdırlıkda, aslancasına mertlikde, kâfirlere
ve mülhidlere çok siddetli zehrden acı idi. Civânmertlikde,
dervislere bal ve sekerden tatlı idi. Her vakt ki, hazret-i Alî
“radıyallahü teâlâ anh” hâmiyyet (iyilik severlik) ve siyâsete gideydi,
Cehennemin sam yeli ve zakkûmu piser ve ölürdü. Her
vakt ki sefkat ve kerâmetde gideydi, Cennetin Na’îm nesimi piser
ve ölürdü. Her vakt ki Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” Zülfikârı
elinde tutar idi, kâfirlerin ve mülhidlerin ve ehl-i hevâların
cânları tenlerinde muzdarib olurdu. Her vakt ki akçe keselerini
eline alıp, açdıgı zemân, fakîrlerin ve yetîmlerin cânları tenlerinde
sâkin olurdu.
Yirmialtıncı Menâkıb: Rüknül-islâm Ahmed Cürcânî “rahi-
– 317 –
mehullahü teâlâ” rivâyet eder. Yüzden fazla Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin rivâyeti ile isitdim
ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular:
(Alînin bir kerre Amr bin Abdûdün karsısına çıkması, ümmetimin
kıyâmete dek ibâdetinden hayrlıdır.) Amr bin Abdûd
arabî idi, Kureysî idi. Mudar bin Nizâr evlâdından idi. Fekat Âd
kavminin kuvvetinde idi. Ömründe hiçbir cengden yenilerek
dönmemis idi. Yalnız Bedr cenginde yaralanıp düsmüs idi. Yarası
iyi oldu. Tekrâr Hendek cengine geldi. Onun gelmesinden
müslimânlara korku hâsıl oldu. O vâkı’ada yirmibir gün ok ve
kılınç ile ve mızrak ile ve tas ile ceng oldu. Yirmiikinci gününde
ceng ve cidâl iyice siddetlendi. Amr bin Abdûd, Hendek kenârına
gelip, meydâna er istedi. Müslimânlardan karsılık veren olmadı.
Bir dahâ istedi. Kimse varmadı. Yedi kerre da’vet etdi.
Yedincide, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz
hazretleri, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini çagırdı
ve huzûrlarına oturtdu. Buyurdu ki, (Yâ Alî! Benim atıma
bin. Zülfikârı al. Amr bin Abdûdün önüne mertçe var. Onun
uzun boylu olusundan ve heybetinden üzülüp, endîse etme ki,
ben Allahü tebâreke ve teâlâ ve tekaddes hazretlerinden, düâ
ederim ki, sana nusret edip ve senin elin ile müslimânlardan serîri
def’ eder.) Alî “radıyallahü teâlâ anh” düldüle binip, Zülfikârı
kusandı. O aslan ki, avını gözleyip, gider gibi, Amr bin Abdûdün
önüne vardı. Birbirini gördüler. Alî “radıyallahü teâlâ
anh” hazretleri buyurdu ki: Yâ Amr, isitdim ki, sen Kâ’be karsısında
ahd etmissin ki, Kureysden bir kimse senden iki hâcet istedikde,
o isteklerden birini yerine getirecekmissin. Evet yâ Alî.
Ben bu ahdi etdim. Hazret-i Alî buyurdu: Yâ Amr! Simdi sen
bilirsin ki, ben Kureysdenim. Senden iki hâcet isterim. Eger ikisini
de kabûl etmez isen, bâri birisini kabûl et! Evvelâ senden isterim
ki, bu sâatde, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin vahdâniyyetini
ve Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin risâletini ikrâr edesin. Dedi ki; Bunu kabûl etmem.
Baska ne istersin. Buyurdu ki: Onu isterim ki, bu sâatde,
bu iki kuvveti birbirine koyasın, sen Mekke-i Mükerremeye dönesin.
Bunu kabûl etdim. Ammâ, Ebû Bekr ve Ömer ve Osmânın
baslarını keserim. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” buyurdu
ki, Ey sefîh! Benim basımı kesmeyince onların basını nasıl kesersin.
Ey Alî, sen gençsin. Henüz dünyâyı görmemissin. Iste-
– 318 –
mem ki, senin basını keseyim. Hazret-i Murtedâ buyurdu ki:
Ben isterim ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin tevfîki
ile, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
düâsı ile senin basını keseyim. Bu sözden Amr harâretlendi.
Hemen atından inip, atını bırakdı. Hazret-i Alîye dogru yürüdü.
Hazret-i Alî de “kerremallahü vecheh” atından inip, yaya oldu.
Birbirine hamle edip, dolasdılar. Alî “radıyallahü teâlâ anh”
hazretleri, fırsatı bulup ceng arasında Zülfikârı ile bir darbe vurup,
uylugunu dibinden ayırıp, düsürdü. Hazret-i Alî, Amrın
bacagını teninden ayırıp, yüzünü ondan döndürüp, uzaklasırken,
Amr, kendi kesilmis bacagını eline alıp, hazret-i Alînin ardınca
atdı. Öyle bir atdı ki, eger hazret-i Alî, onun önünden sapmasa
idi, o ayak parçası ile helâk olurdu. Hazret-i Alî “radıyallahü
teâlâ anh” tekrâr dönüp, Amr bin Abdüdün basını kesdi.
O sırada Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz
hazretleri tekbîr alıp, buyurdu ki; (Alînin Amr bin Abdûd
ile bir kerre karsılasması, ümmetimin kıyâmete kadar olan ibâdetlerinden
hayrlıdır.)
Yirmiyedinci Menâkıb: Resûl-i ekrem ve Nebiyyi muhterem
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, hazret-i Alîye
“radıyallahü teâlâ anh” vasıyyetleri beyânındadır.
1– Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” rivâyet eder.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Yâ Alî! Sana bes yüz koyun vermemi mi, yoksa dînin
ve dünyân kurtulusuna sebeb olacak bes kelime ta’lîm etmemi
mi sevgili tutarsın!) Ben dedim; kelimeleri isterim. Bir düâ ögretdiler.
(Allahım! Benim günâhımı afv eyle! Hulkumü genis
eyle! Kesbimi [kazancımı] temiz kıl. Bana nasîb etdigin sey’e
kana’at edici eyle. Begenmedigin seye nefsimi meyl etdirme.)
Sonra Resûlullah buyurdu ki: (Yâ Alî! Sonu üzüntü ve aglamak
olmıyan hiçbir sevinç ve nes’e yokdur.)
2– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eyler ki, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular:
(Yâ Alî! Sen Kâ’be menzilesindesin! Bütün herkes Kâ’beye
varır. Kâ’be hiçbir yere varmaz. Eger bir kavm sana gelip, bu
hilâfet emrini sana teslîm ederlerse, onlardan kabûl eyle! Eger
gelmezler ise, sen onlara varma.)
– 319 –
3– Abdüllah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet
eyledi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu ki: (Yâ Alî! Sen ehl-i Cennetsin. Yakın zemânda bir
kavm gelir ki, onların lakabları olur. Onlara râfizî derler. Eger
sen onlara yetisirsen onları öldür ki, müsriklerdir. Ne Cum’a bilirler,
ne cemâ’at bilirler! Ebû Bekr ve Ömeri seb’ ederler [kötülerler].)
4– Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyet
eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdu ki: (Yâ Alî! Süâl etdim Allahü teâlâ hazretlerinden
ki, seni hilâfetde öne alsın. Üç kerre istedim. Allahü teâlâ
ve tekaddes kabûl etmedi. Ebû Bekri öne aldı.)
5– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri
rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri buyurdu ki: (Yâ Alî! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri
Fâtımayı sana tezvîc etdi. Ve ona yeri sıdâk [yeryüzünü
mehr] kıldı. Her kim yeryüzünde sana bugz edici oldugu hâlde
yürürse, bu yürümesi harâmdır.)
6– Ammâr bin Yâser “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki:
(Yâ Alî! Allahü teâlâ hazretleri seni bir zînet ile zînetlendirdi
ki, dünyâyı terk etmek olan ve kendisine sevgili olan zühd ile zînetledi.
Öyle takdîr etdi ki dünyâdan birseye nâil olmıyasın!)
7– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Yâ Alî!
Yalnız Rabbinden ümîd edici ol! Günâhından baska birseyden
korkma! Birsey sorduklarında bilmez isen, Allahü teâlâ bilir
demekden ar etme.)
8– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Yâ Alî! Cimri ve bahîl olma. Yüzünü güler tutasın [güleryüzlü
olasın]. Kerîm ve ikrâm edici olasın ki, mü’min yumusak
yüzlü ve cömert olur. Münâfık kaba ve cimri olur. Benim
ümmetimin cömertlerinin günâhları, günesde buzun eridigi gibi
erir.)
9– Ebû Mûsâ “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Re-
– 320 –
sûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Yâ Alî! Ben kendim için râzı oldugum seylere, senin
için de râzı olurum. Kendim için kerîh gördügüm nesneyi, senin
için de kerîh görürüm. Kur’ân-ı azîm-üs-sânı cünüb oldugun
hâlde okuma. Rükû’ ve secdede Kur’ân-ı kerîmi okumıyasın.
Saçlarını basın üstünde topladıgın hâlde nemâz kılmıyasın.)
10– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Yâ Alî! Gayretli ol ki, Allahü teâlâ gayretli olanı sever. Sahî
[cömert] ol ki, Allahü teâlâ sahî [cömert] olanı sever. Cesâretli
ol ki, Allahü teâlâ ve tekaddes secâ’ati sever. Eger bir kimse
senden bir hâcet istese, onun hâcetini bitir. Eger o kimse o
hâcete lâyık degil ise, sen hâcet bitirmege lâyıksın!)
11– Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” hazretleri rivâyet eder.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Yâ Alî! Insanlar, Allahü teâlâ hazretlerine yaklasıyoruz
diye çalısıp-kazandıkları zemân, sen akl kesb eyle, tâ onlara
sebkat edesin [onlardan ileri geçesin.] Allahü teâlâya dünyâda
ve âhıretde yaklasmak derece ve kıymetinin onlardan önde
olması için gayret edesin.)
12– Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Yâ Alî! Bas agrısı seni râhatsız edecek kadar olursa, iki elini
basın üzerine koyup, sûre-i Hasrın âhırini [sonunu] oku.
“Lev enzelnâ” âyet-i kerîmesinden sonuna kadar oku.)
13– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.
Resûl-i ekrem ve Nebiyyi muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdular ki: (Yâ Alî! Yalan söylemekden
sakın. Eger zan edersen ki, o yalan seni kurtarır, yalan söyleme.
Sana dogru söylemek lâzım olsun. O dogru seni helâk edecek
bile olsa, dogru söyle.)
14– Hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” rivâyet eder.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Yâ Alî! Bes kelime ki, Cebrâîl bana ta’lîm etmisdir.
Onları sana ta’lîm etmemi mi seversin. Yoksa emr edeyim sana
– 321 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:21
bes keçi versinler, bunu mu seversin!) Hazret-i Alî dedi, (Yâ
Resûlallah! Ben o bes kelimeyi severim.) Buyurdular ki: (Ey
mahlûklara rızk veren! Ey fakîrlere rahmet eden! Ey zor durumda
olanları kabûl eden! Ey mü’minlerin Velîsi! Ey rahmet
edenlerin en rahîmi! Bana rahmet et, acı.)
15– Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Yâ Alî!
Persembe gününde bıyıgını kırk ve tırnagını kes. Koltugunu
yol, kasıgını tras eyle. Cum’a günü temiz elbise giy! Güzel koku
isti’mâl eyle [sürün, kullan].)
16– Nizâmüddîn Abdül’vâhid ibni el Fadl el-Fermâdî, ceddi
Ebül Kâsım Gürgânîden isnâd ile, o da Mûsâ Kâzım bin Ca’fer
Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Alî Zeynel’âbidîn bin Hüseyn
bin Alî bin Ebî Tâlibden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.
Hazret-i Resûl-i ekrem ve nebiyyi muhterem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Yâ Alî! Mercimek
yemegine devâm et ki, yetmis Nebî mercimek yidiler ve
ona bereket ile düâ etdiler. Sonuncuları Îsâ bin Meryemdir “alâ
Nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”.)
Yirmisekizinci Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ
anh” hazretlerinin sânlarını anlatan haberler hakkındadır.
1– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Beni mi’râca çıkardıkları o gece gördüm. Arsın ayagında
yazılmıs, ben birim, benden baska ilâh yokdur. Adn Cennetini
ben yaratdım. Yaratdıklarımdan Resûlüm Muhammedi
seçdim. Onu Alî ile kuvvetlendirip, yardım etdim.)
2– Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Kıyâmet günü olunca; Arsın sagında benim için kırmızı
yâkutdan bir kubbe kurarlar. Arsın solunda Ibrâhîm halîlullah
için yâkutdan bir kubbe kurarlar. Bir kubbe de Alî için benim
ile Ibrâhîm arasında beyâz inciden kurarlar. Siz iki Halîlin arasında
olan Habîbi ne zan ediyorsunuz.)
3– Bilâl-i Habesî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmisdir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, mubârek yüzü
– 322 –
bedr olan aydan nûrlu oldugu hâlde bizim üzerimize çıkageldi.
Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” karsılayıp, dedi
ki, babam ve anam sana fedâ olsun; yâ Resûlallah, bu ne nûrdur.
Buyurdular ki: (Rabbimden azze ve celle müjde geldi, kardesim
ve amcamoglu ve kızımın zevci Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ”
hakkında ki, Allahü tebâreke ve teâlâ o vakt ki, Fâtımayı
Alîye tezvîc eyledi. Cennet hâzini Rıdvâna emr eyledi ki, Tûbâ
agacını sallaya. Rıdvân da salladı. Tûbâ agacından, bizim
dostlarımızın adedince hüccetler saçıldı. Allahü teâlâ ve tekaddes
nûrdan melekler yaratdı. Her melege o hüccetlerden bir
hüccet verdi. O hüccetlerde yazılmısdır ki, Mustafânın ve ehl-i
beytinin muhib ve muhlîsleri Cehennemden azâd olmusdur.)
4– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyet
etmisdir. Buyurdular ki, (Kıyâmet günü olunca, bütün Peygamberleri
“alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” bir yere toplarlar.
Bir nidâ edici ars altından nidâ eder, yâ Enbiyâ cemâ’ati.
Sizi sevenleriniz ile iftihâr edin. Ben Cihâr-ı yârim ile iftihâr
ederim.)
5– (O kimseler ki, îmân getirdiler ve sâlih amel islediler. Yakın
zemânda Allahü rahmân onlara kendi dostlugunu, muhabbetini
verir.) âyet-i kerîmesinin tefsîrinde, Abdüllah ibni Abbâs
“radıyallahü anhümâ” buyurdu ki; ya’nî Allahü teâlâ onları
dost tutar ve onları dost kılar ki, onları yer ve gök ehline sevdirir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki,
(Allahü Sübhânehü ve teâlâ bir kulunu severse, Cebrâîl aleyhisselâma
buyurur ki, filân kimseyi dost tutdum. Siz de dost tutun.
Cebrâîl ve melekler de dost tutarlar.) Onlardan yine bir nidâ
edici gökden nidâ eder ki, Allahü tebâreke ve teâlâ filân
kimseyi dost tutdu. Siz de ey yer ehli onu dost tutunuz. Hepsi
dost tutup, severler. Onun muhabbetini yer halkının da kalbine
salar. Bütün yer ehli de muhabbet ederler. Abdüllah ibni Abbâs
“radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurur ki, âyet-i kerîmede,
(vüdd) lafzından murâd, Alî bin Ebî Tâlibin “radıyallahü teâlâ
anh” muhabbetidir ki, onu mü’minlerin kalbinde tatlı etmisdir.
6– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” haber vermisdir.
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîfin-
– 323 –
de oturmusduk. Ensârdan, Ebû Ukayl demekle ma’rûf bir kisi
kalkıp, dedi ki: Yâ Resûlallah! Senden sonra nâsın hayrlısı kimdir.
Buyurdu ki: (Ebû Bekr-i Sıddîkdır). Ondan sonra kimdir.
Buyurdu ki: (Ömer-ül Fârûkdur). Ondan sonra kimdir, dedi.
Buyurdu ki: (Osmân bin Affândır). Ondan sonra kimdir, dedi.
Buyurdu ki: (Alî bin Ebî Tâlibdir). O dedi ki: Neden amcan oglu
Alîyi sonraya bırakdın, dördüncü etdin. Hâlbuki o senin kardesindir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurdular: (Vay sana yâ Ebâ Ukayl. Allahü tebâreke ve
teâlâ hazretleri yüzyirmidörtbin (den ziyâde) Nebîyi halk etdi.
Insanlara gönderdi. Beni cümlesinin sonu kıldıgını bilmiyor
musun!) Ebû Ukayl dedi ki: (Evet yâ Resûlallah!). Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Benim Peygamberlerin
sonuncusu olmamın ne zararı oldu ki, halîfelerin dördüncüsü
olmasının Alîye de zararı olsun! Yâ Ebâ Ukayl! Muhakkak
Allahü teâlâ ve tekaddes bana; Âdem aleyhisselâmın
yaratıldıgı vaktden kıyâmete dek îmân getiren kimselerin sevâbını
bagısladı. Ebû Bekre de benim bâis oldugum vaktden [Peygamberligim
bildirildigi vaktden] kıyâmete kadar gelen ve Ebû
Bekri seven mü’minlerin sevâblarını bagısladı. Alî bin Ebî Tâlibe
de, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine Sarkdan garba
ibâdet edenlerin sevâbını bagısladı.)
7– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Biz kıyâmetde dört atlı [süvâri] oluruz ve halk aç ve susuz
ve çıplak olurlar. Ben kendi binegim [atım] Burak üzerinde
olurum. Sâlih Nebî “aleyhisselâm” Nâkatullah [devesi] üzerine
biner. Fâtıma benim asbâ adlı devem üzerine biner. Alî bin Ebî
Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” Cennet develerinden bir deve
üzerine biner ki, bâtını Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin
havfından ve zâhiri Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin rahmetinden
olur. Bası üzerine tâc koyarlar ki, sekiz rüknü olur.
Onun rûsenligi sekiz Cennetden olur. O kıyâmetde benim
önümde nidâ eder ki, (Lâ ilâhe illallah. Muhammedün Resûlullah).
Melekler önünden geçerken, bu bir mukarreb melekdir,
derler. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin cenâbından bir
nidâ gelir ki: Yâ Ehl-e mevkıf. [Ey mahser halkı.] Bu mukarreb
melek veyâ Peygamber degil, Alî bin Ebî Tâlibdir.) Ars önüne
– 324 –
gelir ve der ki: Yâ Rabbî; her kim beni sever, muhabbet eder,
senin zâtına muhabbet eder, sever. Sonra mahser meydânında
bir nidâ edici der ki, Ebû Bekr ve Ömerin sevenleri, sonra Alîye
tâbi’ olanlar nerededir. Bunlar Râbi’a ve Mudar kabîleleri
adedincedir.
8– Hazret-i Hasen bin Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ” haber
verir ki, babam mescidden döndü [çıkdı]. Ebû Bekr “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinin yüzüne bakdı. Ebû Bekr de babamın
yüzüne bakdı. Dedi ki: Yâ Ebâ Bekr! Ne olmus bana ki,
sen bana böyle uzun nazar edersin. O buyurdu ki, evet ondan
dolayı nazar ederim [bakarım] ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinden isitdim, buyurdu ki, (Kıyâmet
günü, sırat üzerinden, Alî bin Ebî Tâlibin, eline buyruk vermedigi
kimseler geçemez!) Sonra babam da dedi ki: (Yâ Ebâ
Bekr! Sen bana müjde verdin. Ben de sana müjde vereyim mi.)
(Evet ver) dedi. Yâ Ebâ Bekr! Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri bana kavminden gizlide [tenhâda]
vasıyyet buyurdular ki, (Yâ Alî! Kıyâmet günü sırat üzerinde,
Ebû Bekri ve Ömeri ve Osmân hazretlerini sâdık olarak sevmiyenlerin
eline sıratı geçmeleri için ruhsat verme “radıyallahü
teâlâ anhüm”.) Yâ Rabbî! Bizi bu dört halîfeyi sevenler ile hasr
et!
9– Câbir “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” Arafatda idi. Alî “radıyallahü teâlâ
anh” karsılarında idi. Buyurdu: (Yâ Alî! Bana yakın ol. Tenini
benim tenime degdir ki, beni ve seni halk etdiler bir agaçdan ki,
ben o agacın aslıyım. Sen fer’isin. Hasen ve Hüseyn o agacın
budaklarıdır [dallarıdır]. Her kim o agaçdan bir dala yapısırsa,
Allahü teâlâ hazretleri o kimseyi Cennete dâhil kılar. Yâ Alî!
Eger benim ümmetim sana bugz ederler ise, Allahü teâlâ ve tekaddes,
azâb meleklerine buyurur: Tâ onları burunları ve yüzleri
üstüne çeke çeke Cehenneme iletirler.)
10– Berâ’ bin Âzib “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile berâber
idik. Vedâ haccına geldik. Gadîr-i Hum dedikleri menzile konduk.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
bana buyurdular ki, (Nidâ et ve söyle, Essalâh! Essalâh!) Es-
– 325 –
hâb-ı güzînin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hepsi toplandılar.
Buyurdular: (Ben her mü’mine kendi nefsinden evlâ
degil miyim.) Dediler ki, (Evet, yâ Resûlallah!) Buyurdular ki,
(Benim ezvâcım [hanımlarım] mü’minlerin annesi degil midir.)
Dediler ki, (Evet, yâ Resûlallah!) Sonra Alî hazretlerinin elini
tutup, buyurdular ki, (Bu mevlâsıdır o kimsenin ki, ben onun
mevlâsıyım. Allahım, dost tut o kimseyi ki, bunu dost tutar.
[Bunu seveni sen de sev.] Düsman tut o kimseyi ki, bunu düsman
tutar [Bunu sevmiyeni sevme].)
11– Resûl aleyhisselâm buyurdular ki, (Kıyâmet günü ben
gelirim. Alî benim ile olur. Livâ-i hamdi elinde tutar. Onun üzerinde
iki parça olur. Biri sündüsden ve biri istebrakdan.) Bir
arâbî, huzûr-ı serîflerinde ayak üzerine kalkıp, dedi ki, babam
ve anam sana fedâ olsun, yâ Resûlallah! Hazret-i Alî kâdir olur
mu [gücü yeter mi] Livâ-i hamdi götürmege. Buyurdular ki,
(Niçin kâdir olmasın ki, ona üstün hasletler verilmisdir. Onun
sabrı benim gibidir. Hüsnü [güzelligi] hazret-i Yûsüf aleyhisselâmın
hüsnü gibidir. Kuvveti hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmın
kuvveti gibidir. Livâ-i hamd elinde olur. Bütün mahlûklar kıyâmet
günü benim livâm altında olur.)
12– Hayber gazâsından döndüler. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Yâ Alî! Eger
insanlar yanlıs anlıyarak Îsâ aleyhisselâma söyledikleri gibi söylemiyeceklerini
bilseydim, senin hakkında çok sözler söylerdim.
O zemân insanlar ayagının tozunu bereketlenmek için alırlardı.
Abdest aldıgın su ile istisfâ ederlerdi. Lâkin sana kifâyet
eder ki, sen bana Hârûn aleyhisselâmın Mûsâ aleyhisselâma yakınlıgı
gibisin. Fekat bu kadar var ki, benden sonra Peygamber
gelmez. Seni, benim sünnetim üzerine sehîd ederler. Sen âhıretde
bendensin. Benim havzım üzerine halîfem olursun. O Cennet
libâsı ile libâslanan olursun. Benim ümmetimden evvel
Cennete girersin. Seni sevenler nûrdan minber üzerinde olurlar.
Ve yüzleri beyâz ve nûrlu olur. Onlara sefâ’at ederim. Yarın
benim komsum olurlar. Senin cemâ’atin benim cemâ’atimdir.
Senin sulhün benim sulhümdür. Senin sırrın benim sırrımdır.
Senin âsikârın benim âsikârımdır. Evlâdın benim evlâdımdır.)
Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” sükr secdesi edip, dedi
ki, Allahü teâlâ hazretlerine hamd olsun ki, beni islâm ni’me-
– 326 –
ti ile ni’metlendirdi. Bana Kur’ân-ı azîm-üs-sânı ta’lîm eyledi.
Beni, mahlûkların en üstünü ve Peygamberlerin sonuncusu ve
efendisine, fadlı ile, keremi ile sevdirdi.
Yirmidokuzuncu Menâkıb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdu ki: Ben, Ömer bin Hattâb ve Osmân-ı Zinnûreyn,
hazret-i Âisenin “radıyallahü teâlâ anhâ” evine Resûlullaha
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ba’zı müskillerimizi
süâl edelim diye geldik. Hücre-i serîfenin kapısına erisdik. O sırada,
kapının önünde, bir ejderhâ durur idi. O zemâna kadar
öyle yaratılmıs bir ejderhâ görmemis idik. Korkduk, geri döndük.
Ben dedim ki, buna Alî ibni Tâlibden baskası mukâvemet
edemez. Zîrâ o heybetli, mertdir. Hemen hazret-i Ömer geriye
bakıp, dedi ki: yâ Ebâ Bekr; iste Alî bin Ebî Tâlib, geliyor. Ben
dedim, yâ Alî! Bu ejderhâyı görür müsün. Bizi hısmından geri
döndürdü. Hazret-i Alî ejderhâyı gördü. Yenini açdı. Isâret etdi
ki, gel yenime gir. Ejderhâ da tevâzu’ ile basını yere koyup,
gelip, yenine girdi. Alî de yenini kapatdı. Resûl-i kâinât aleyhi
efdal-i salevât hazretlerinin huzûr-i serîflerine vardık. Buyurdular:
(Yâ Ebâ Bekr. Alî ne yapdı). O sırada hazret-i Alî geldi.
(Yâ Ebel Hasen [Hasenin babası]. Nedir, yenindeki) buyurdu.
Dedi ki, yâ Resûlallah! Bir ejderhâdır ki, Ebû Bekr, Ömer ve
Osmâna karsı gelmis. Resûl-i kâinât efdalüt-tehıyyât hazretleri,
tebessüm edip, buyurdular. (Yâ Ebel Hasen! O ejderhâ degildir.
O bir melekdir ki, Allahü teâlâ hazretlerine bir sehvi sebebi
ile ejderhâ sûretine degisdirildi. Kapıda, seni görüp, sefâ’at
istemek için durmus idi. Ben Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden
sefâ’at dileyeyim ki, o melegi evvelki mertebesine getirsin.
Ne zemân ki, ben sefâ’at etdim. Allahü teâlâ ve tekaddes
benim sefâ’atimi kabûl etdi. Simdi, yenin agzını aç.) Hazret-i
Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” yeninin agzını açdıgı
gibi, gördük, bir yesil kus çıkıp, uçdu. Sadaka Muhammed, sadaka
Muhammed, diye söylerdi.
Otuzuncu Menâkıb: Hazret-i Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü
vecheh” buyurdu ki, Resûl-i kâinât aleyhi efdalüttehıyyât
hazretlerinin huzûr-u serîflerine vardım. Mubârek ve münevver
yüzlerini nes’eli buldum. Selâm verdim, oturdum. Dedim; yâ
Resûlallah! Sizi sâd-ü hurrem [nes’eli] gördüm. Eger Allahü
teâlâ hazretlerinden sevindirici bir buyruk nâzil olmus ise haber
– 327 –
veriniz de, sizinle berâber sevinelim. Buyurdular ki: (Yâ Alî!
Cebrâîl aleyhisselâm bana haber verdi ki, Allahü tebâreke ve
teâlâ hazretleri Cennet-i Adnı yaratdı. O Cennete kendi yed-i
ile kırmızı yâkutdan bir agaç dikdi. Ona kökünü yere geçir, dallarını
dısarı çıkar diye emr etdi. O agaç da köklerini yere geçirip,
dısarı yediyüzbin dal çıkardı. Her budak [dal] üzerinde yediyüzbin
kırmızı yâkutdan kasr [kösk], her kasrda yediyüzbin
oda, her odada bir kapu, her kapuda bir taht, her taht üzerinde
bin dösek ve dösegin kalınlıgı bin arsın, her taht üzerinde bir
hûrî, onun karsısında kırkbin kul [hizmetci] ve kırk bin câriye
ve her oda ta’âmdan ve serâbdan ve elvândan, o seyleri yaratdı
ki, ne gözler görmüs ve ne kulaklar isitmis ve ne bir beserin hâtırına
gelmis olsun.) Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Yâ Alî! Bunlar sana ve seni
ve evlâdını sevenleredir. Her kim sana bugz ederse, muhakkak
bana bugz etmisdir. Her kim bana bugz ederse, benim sefâ’atime
kavusamaz.)