Efsane1Türk Board

Tam Versiyon: Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” Menkıbeleri 2.Bölüm
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyon'a bakınız.

Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” Menkıbeleri 2.Bölüm

Onüçüncü Menâkıb: Sahîh isnâd ile Atâdan, o da Abdüllah
bin Abbâsdan “radıyallahü teâlâ anhümâ” bildirilen hadîs-i serîfde,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular
ki: (Kıyâmet günü bir nidâ edici, nidâ eder ki, Ehlullah olan
kalksın! Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ anhüm”
kalkarlar. Ebû Bekre denilir ki: Var, Cennet kapısında
dur. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin rahmeti ile, istediklerini
Cennete koy. Istemedigini de Allahü teâlânın kudreti ile
Cennete koyma. Ömere “radıyallahü teâlâ anh” denir: Var, mî-
– 463 –
zân [terâzî] yanında dur! Kimi istersen, Allahü teâlânın bereketi
ile mîzânını agır et. Kimi istersen, Allahü teâlânın bereketi
ile, mîzânını hafîf et. Osmâna “radıyallahü teâlâ anh” denilir.
Al bu asâyı. Var Kevser havzının yanına dur! Kimi istersen havuzdan
su içir. Kimi istersen içirme. Alîye “radıyallahü teâlâ
anh” denilir ki: Bu hulleyi giy! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri
bu hulleyi senin için hâzırlamısdır.)
Simdi, ey sünnîler, ehl-i sünnet i’tikâdında olan temiz müslimânlar!
Bu dört hâl, Çihâr yâr-i güzîn “radıyallahü teâlâ anhüm
ecma’în” hazretlerinin seref ve fazîletinin ifâdesidir. Ma’lûm olsun
ki, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin hulle giymesi,
ikbâl-i tâmdır. Kevser serâbı üzerine emîn olmak, Osmânın
“radıyallahü teâlâ anh” isi oldu. Adâlet terâzisini kendi fermânında
tutmak Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” isi oldu. Cennetde
tesarruf etmek Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” isi oldu.
Cümlesinden üstün ve efdaldir.
Ondördüncü Menâkıb: Ubeyy bin Kâ’b “radıyallahü teâlâ
anh”, Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin
Kur’ân-ı kerîm okuyanlarının efdallerindendir. O rivâyet
etmisdir. Ben bir gün Vel-Asr sûresini, Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîflerinde okudum. Bitirince,
dedim ki: Yâ Resûlallah! Vallahi, benim canım, babam
ve anam sana fedâ olsun ki, lutf eyleyip, bu sûre-i azîm-üs-sânın
tefsîrini beyân buyurun. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri buyurdular ki: Birinci âyet-i kerîmede meâlen,
(Allahü tebâreke ve teâlâ günün âhırine yemîn ederim) buyurmusdur.
Ikinci âyet-i kerîmede meâlen, (Elbette, Ebû Cehlin
isi ziyânda, zelîl ve bası asagıdadır) buyurmusdur. Üçüncü
âyet-i kerîmede meâlen, (Ancak îmân edenler) buyurması, Ebû
Bekr-i Sıddîk içindir. [ve devâmında meâlen] (Amel-i sâlih isliyenler)
buyurulması, Ömer-ül Fârûk içindir ki, çok amel isleyici
ve sükr edici ve iyi isler yapıcıdır. (Hakkı tavsiye ederler);
Osmân-ı Zinnûreyn içindir ki, sabr tutucu ve hayâ-hilm sâhibidir.
(Sabrı tavsiye ederler), Aliyyül Mürtedâ içindir ki, vefâkârdır
ve kendini hıfz edicidir.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Kelâm-
ı kadîm tefsîrinde, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ
– 464 –
anh” hazretlerini îmâna benzetdi. Ömer-ül Fârûk “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerini amel-i sâlihe benzetdi. Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerini hak isde vasıyyete denk etdi. Aliyyül
Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini, sabr isinde
vasıyyete benzetdi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” îmân yerinde
oldu. Ömer “radıyallahü anh” amel yerinde oldu. Ömer Ebû
Bekrin fer’idir. Ebû Bekr îmân yerindedir. Îmân kalbin fi’lidir.
Ömer amel yerindedir. Amel bedenin fi’lidir. Kalb bedene tâbi’
degil, beden kalbe tâbi’dir. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin
Kur’ân-ı kerîminde okursun ve görürsün. Âyet-i kerîmede;
(Îmân edenler, sâlih amel isleyenler, hakkı tavsiye edenler,
sabrı tavsiye edenler) buyurulması, burada da, önce Allahü teâlâ
hazretlerini bilesin. Sonra Muhammed Mustafâ “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini bilesin ve dîn-i islâmı tutasın.
Dîn-i islâm üzerine sülûk edesin [ilerleyesin]. O Ebû Bekr
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini hak üzere halîfe ve imâm
bilesin. Ondan sonra Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini,
ondan sonra Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini,
ondan sonra Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini hak üzere
halîfe ve imâm bilesin. Ümîd olur ki, onların muhabbetleri hurmetine
müslimân dirilirsin ve kıyâmet günü müslimânlar safında
olup, müslimânlar zümresinde hasr olursun. Bütün siddetlerden
ve belâlardan emîn olasın, insâallahü teâlâ.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu:
(Her kim bir kerre nemâzda veyâ nemâz hâricinde Velasr
sûresini okursa, o kimse, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden
iki sey bulur. Biri dünyevî, biri uhrevî. Dünyevî olan
odur ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, ömrünün sonuna
kadar sabr mührünü vurur. Tâ ki, o kimsenin ölüm cihetinden
hiçbir korku ve sıkıntı önüne gelmez. Uhrevî olan odur ki, Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretleri o kimseyi kıyâmetde hak ehli
ile ve kendi hâs kulları ile hasr eder. Tâ o kimsenin de gönlüne
yalnızlık ve kimsesizlik cihetinden bir korku ve yabancılık fikri
gelmez. Her bir okumaga bu iki ni’metin karsılıgı hâzırdır. Bu
Vel-asr sûresi hem hakkı zikr eder, hem sabrı zikr eder. Bu sûreyi
okuyanın, dünyâda ömrünün sonu sabr üzere olur. Âhıretde
hasrı, hak ehli ile olur. Âyetleri dörtdür. Kelimeleri ondörtdür.
Harfleri altmıssekizdir. Her âyetin sonunda çok tehıyyât
– 465 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:30
ve salavât ve her kelimenin sonunda çok berekât ve hayrât ve
harflerinin mukâbilinde çok derece ve hasenât vardır.)
Onbesinci Menâkıb: Bu haber, Çihâr yâr-i güzîn “radıyallahü
teâlâ anhüm” hazretleri hakkında meshûr haberlerden biridir
ve onların fazîlet ve serefleri beyânında vârid olmusdur. Onların
muhabbetleri bizim bedenimizde ve canımızda hayâtımız
gibi olmusdur. Cânımızda îmânımız gibi olmusdur. Elhamdülillah!
Onların muhabbet günesleri bundan da fazla olursa, lâyıkdırlar.
Eger yüz bu kadar veyâ bin bu kadar veyâ dahâ da fazla
olursa yine lâyıkdırlar. Hiçbir kimse, bu âna kadar onların dostlugundan
dolayı ziyân etmemisdir. Bundan sonra da etmez.
Hiçbir ferd bu zemâna kadar onlara düsmanlık yapmanın fâidesini
görmemisdir, zararını görmüsdür. Bundan böyle kıyâmete
kadar onlara adâvet sebebi ile bir fâide bulmak ihtimâli yokdur.
Mutlaka zarar vardır. O kimseler hem Muhammed Mustafânın
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” makbûlü ve mardîsi olur ve
hem Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin mahbûb ve memdûhu olur. Dahâ ne istersin. Bundan
ziyâde ne gerek. Oradan ki, niyyet himmetdir ve ta’rîf-i
muhabbetdir. Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretlerinin ve Çihâr yâr-i güzînin temiz olmalarında
ve büyüklüklerinde sek ve sübhe yokdur. Kur’ân-ı kerîmde geçen
âyet-i kerîmeleri zikr etdik. Menâkıb-ı serîflerinde ve o haberler
ve eserlerin çoklugundan ki, tafsîl etdik ki, serefli sânlarında
gelmisdir. Acaba o insâfsız ve mürüvvetsiz ve zâlim ve
münâfık kimseler, bu kadar Kur’ân-ı azîm âyetlerini ve bu kadar
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
hadîs-i serîflerini okur ve dinlerler de, niçin gönlünde tutmaz ve
inkiyâd ile kabûl etmezler. Göklerin ve yerin bile Çihâr yâr-i
güzînin serefinden haberleri vardır. Cennet ve Cehennem onların
nefesinden haberdârdır. Süflî âlem [dünyâ], üzerinde o büyükleri
tasıdıgı için iftihâr duyar [ögünür]. Levh ve kalemin her
ikisi, Çihâr yâr-i güzîni senâ eder. Ars ve Kürsînin her ikisi Çihâr
yâr-i güzîne düâ eder. Allahü teâlâ ve Resûli, Çihâr yâr-i
güzîni medh ederler.
[Meâl-i serîfi; (... Sabr edenler ...) olan Âl-i Imrân sûresi
17.ci âyet-i kerîmesi, Çihâr yâr-i güzîn ile alâkalıdır.] Saglam ri-
– 466 –
vâyet ile Abdüllah bin Abbâsın “radıyallahü teâlâ anhümâ” bildirdigi
hadîs-i serîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri, bir cemâ’ate karsı buyurdu ki, kıyâmet günü
olunca, herkesin niyyet ve himmeti, gam ve sıkıntıdan kendisini
kurtarmak olur. Önce gelenler ve sonra gelenler, murâdlı ve
murâdsız [istekli, isteksiz] bir meydânda toplanırlar. Kendi defterlerini
okumak üzerine ve kendi yönlerinin katılıgı üzerine ve
kendi iyi bahtını kabûl etmek üzerine veyâ Allahü teâlâ muhâfaza
etsin, kendi kötü bahtını kabûl etmek üzerine gönül verirler.
Eger bu tarafda söz söyler isek, söz uzar ise de, eger söylemeyip,
geçersek, gam ve gussada kalırız. Bunun için burayı uygun
bir seklde beyân edelim. Lâkin gönül katılıgı ve göz körlügü
fâide vermez. Âdem “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”
hazretlerinin zemân-ı serîflerinden kıyâmet kopuncaya
kadar, her kim ki, vücûda gelmisdir, hepsi toplu olarak veyâ
müteferrik olarak temâmı toplanırlar. Bir kavm ayak üzerine
durmus, bir kavm dizleri üzerine durmus sekldedir. (Her ümmeti
dizleri üzerine oturarak toplanmıs görürsün!) buyurulmusdur.
[Câsiye sûresi 28.ci âyet-i kerîme meâli.] Kalbleri gögüsde
hurûsa gelmis, beyinleri dimâglarda cûsa gelmis olur.
Dizleri üzerine gelmis kimsenin gönlü sıkıntıda olur. Kendilerinden
bîzâr olurlar. Ümîd etdikleri seylere kavusamadıklarını,
lezzetlerden uzak olduklarını görürler. Gönüllerini [kalblerini]
kendi yapdıklarının ve dediklerinin cezâsı ile basbasa bırakırlar.
Büyük ve küçük günâhlıları, bir tarafda tutarlar. Kuvvetli
ve za’îf hasmları diger tarafda tutarlar. Mürâîlik, yankesicilik,
nemmâmlık, ikiyüzlülük perdelerini yırtarlar. [Ya’nî bu vasflar
açıga çıkar.] Dimâglarda, gönüllerde olan her ne varsa açıga çıkar.
Yâ se’âdet nûruna kavusur. Veyâ Allahü teâlâ korusun, sekâvet
ve zulmetine kavusur. [Sûrâ sûresi 7.ci âyet-i kerîmesinde
meâlen], (Bir fırkası Cennetde, bir fırkası Cehennemde olurlar)
buyuruldu. Mü’min ve kâfirin basdan gidecekleri yer belli olur.
Bu bâbda bu kadar yazıldı.
Biz bîçâreler ve derdine dermân arayanlar. Ne edelim, ne
yapmaga kâdiriz. Biz nasîbsiz kimseler, kime ne söyliyelim, kime
ne aglayıp, sızlayalım. Keski, annemizden dogmıyaydık. Veyâ
çocuk iken ölse idik. [Meryem sûresi 23.cü âyet-i kerîmesinde;
Îsâ aleyhisselâmın dogumu zemânında; hazret-i Meryemin;
– 467 –
(Ne olaydı bu hâlden evvel ölmüs olsaydım; unutulup gitseydim)
dedigi bildirilmekdedir.] Yâ Rabbî! Sana karsı aglayıp-sızlayalım.
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerini sana sefâ’atçi getirelim. Sonra Çihâr yâr-i güzîn
“radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerini de sana sefâ’atçi getirelim.
Evet, evet. Vallahi delîl budur. Gözümüzün suyu, böyle
günde, böyle vaktde gâyet hosdur, büyük sermâyedir.
Rubâi’:
Senin askın zarar olsa da, her ne kadar, yine hosdur,
Askında can korkusu olsa yine de hosdur.
Diyelim ki, bu dünyâda sana kavusamadım,
Âhıretde bir ümîd, bulunsa yine de hosdur.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kıyâmet gününün
siddetini, dehsetini beyân etdikden sonra buyurdular ki, bu
siddetli ânda iki minber getirirler. Her ikisi de kemâli nûr ile
münevver, her ikisi hâlis nûrdandır. Birisini Arsın sag tarafına,
birisini sol tarafına koyarlar. Iki sahs, ikisi de mukarreb melek,
ikisi de heybetli ve hasmetli gelirler. O iki minber üzerine otururlar.
Ondan sonra, o sag tarafda minberde oturan güzel ses ile
der ki, (Beni bilmiyenler bilsin ki, Cennetin hâzini Rıdvânım.
Cennetin makâmları, hazîneleri, dereceleri, benim elimdedir.
Sevâb isleyenlerin islerini gören benim. Simdi emîn olun ve bilin,
iste Cennetin anahtârları bendedir. Bugün Allahü Sübhânehü
ve teâlâ hazretleri buyurdu, yâ Rıdvân! Kilitleri, Muhammed
Mustafâya “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” teslîm et.
Ben de iletdim. Resûlullah hazretleri bana buyurdu ki, bu kilitleri
Ebû Bekre ve Ömere teslîm et. Ikisine benden selâm da
söyle. Ve hem Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinden selâm
söyle. Ve onlara söyle ki, Cennet kapılarını açınız. Kendi dostlarınızı,
gönlünüzün murâdı üzerine azâbsız Cennete götürünüz.
Simdi ben geldim. Kilitleri Ebû Bekre ve Ömere teslîm etdim.
Siz sâhid olunuz.)
Ondan sonra o ikinci melek, Arsın sol yanındaki minberden
yüksek sesle nidâ eder. Heybetlidir ve hasmetlidir. (Yâ mahser
halkı. Her kim beni bilirse hosdur. Her kim beni bilmez ise, bilsin
ki, ben Cehennem melegi Mâlikim. Azâb ehlini ben bilirim.
– 468 –
Cehennem derecelerini, tabakalarını, acı yerlerini bilirim. Cinnîleri
ve Âdem ogullarını, eger istesem; arasat meydânından bir
elimle tutar alırım. Ben ki bir sayhâ ile [bagırma ile] ve bir helâk
edici bagırma ile insanların ve cinnîlerin basına intikâm getiririm.
Eger istesem, Cehennemin dörtyüz derekesini bir boncuk
gibi, elimin ayası üzerinde döndürürüm. Eger istesem,
agaçlar yapragı adedince, sahrâlar kumu adedince olan zincir
ve halkaları, yılan ve akrebleri bir da’vet ile Cehennemin hâviyesinden
dısarı çıkarırım. Simdi, size haber vermege ve söylemege
geldim. Iyi bakınız ve dinleyiniz. Bunlar, Cehennemin kilitleridir.
Allahü teâlâ bana emr etdi ki, Cehennemin bütün kilitlerini
Muhammed Mustafâya vereyim. Ona söyliyeyim ki, her
kimi ister isen, Cehennemden geri tut. Ben de geldim kilitleri
teslîm etdim. Allahü tebâreke ve teâlânın emrlerini haber verdim.
Muhammed aleyhisselâm buyurdu ki, simdi sen de, Allahü
teâlâ sânühü hazretlerinin emri ile ve benim buyrugum ile
Cehennemin bu kilitlerini, Ebû Bekr ve Ömere teslîm et. Ve
onlara söyle. Her ikiniz düsmanlarınızı Cehenneme götürünüz.
Simdi, ben ki Mâlikim. Iste getirdigim kilitleri, Ebû Bekr ve
Ömere teslîm etdim. Siz sâhid olunuz.)
Ondan sonra, konulan o iki minber üzerine Rıdvân ile Mâlik
çıkıp, otururlar. Sonra iki minber dahâ, cemâl ve kemâl-i nûr
ile münevver oldukları hâlde getirirler. O iki minberin yanına
koyarlar. Birinin sagında ve birinin solunda. Mukarreb ve mutahhar
iki sahs [melek] gelip, herbiri bir minber üzerine çıkıp,
otururlar. Ondan sonra o sag tarafdaki minberde oturan mukarreb
melek nidâ eder ve der ki, Yâ mahser halkı. Ben Mikâîlim.
Izzet hazînelerine müvekkilim. Minnet zâhireleri üzerine
düsmüsüm. Suların, rüzgârların ve rızkların hazînedârı benim.
Mesgûliyyetlerin, islerin, fethlerin ve nusretlerin koruyucusu
benim. Allahü teâlâ sânühû, kevser havzının kaynagını, suyunun
dolup-bosalmasını, dagıtım ve tutumunu bundan önce benim
emrime vermisdi. Bugün bana buyurdu ki, biz o nesneyi,
sana vermis idik. Bizim emrimiz ile benim hâs Resûlüm Muhammed
Mustafâya “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” teslîm
et. Bugün Kevser havzında cârî olan hersey, Resûlün “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” murâdı ve rızâsı ile cârî olacakdır.
Ben vardım bu hükmü ve bu isi, hazret-i Mustafâya teslîm et-
– 469 –
dim. Muhammed Mustafâ hazretleri, bu isi, Osmân-ı Zinnûreyn
hazretlerine verdi. Kendi dostlarını ve Ebû Bekr, Ömer ve
Alînin “radıyallahü teâlâ anhüm” dostlarını havzın serâbından
içirerek kandırsın. O Çihâr yârın düsmanlarını, havz-ı kevserden
mahrûm edip, geri döndürür. Sonra Arsın sol tarafında
olan minberdeki melek nidâ eder: Yâ mahser halkı. Iste cümle
meleklerin büyügü olan rûh benim. Vilâyetin fahri ve memleketin
zeyni, cümle meleklerin berâberi benim ki, benim sânımda
gelmisdir. Allahü teâlâ hazretleri [Nebe sûresi 38.ci âyet-i
kerîmesinde meâlen], (... Kıyâmet günü Rûh ve melekler saf
olup, dururlar...) buyurdu. Simdi bakın ve görün ki, sıratdan
geçmek berâtı benim elimdedir. Görün ki, Allahü teâlâ sânühü,
bundan evvel beni, sırat yolcularının gözeticisi etmisdi. Hiç
kimse, benim icâzetim olmayınca, sıratdan geçemez. Bugün Allahü
Sübhânehü ve teâlâ bana buyurdu ki, var bu cevâzı Muhammed
Mustafâya ver. Ben de vardım, bu cevâzı Muhammed
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine teslîm
etdim. Muhammed aleyhisselâm bana buyurdu ki, sen bu cevâzı
Aliyyül Mürtedâya teslîm et. Bugün Aliyyül Mürtedâ kendi
dostlarını ve Ebû Bekr, Ömer ve Osmânın dostlarını selâmetle
sıratdan geçirsin. Düsmanlarını, tepe asagı Cehenneme yollasın.
Onaltıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” oturunca, sag tarafına Ebû Bekr-i Sıddîk, sol tarafına
Ömer-ül Fârûk, karsı tarafına Osmân-ı Zinnûreyn, arka tarafına
Aliyyül Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anhüm” otururdu. Ebû
Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”, Muhammed Mustafâ
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sag tarafında
oturmasının sebebi, ondan dolayıdır ki, bu ümmetde Ebû Bekrden
dahâ merhametli kimse olmamısdır. Cennet rahmet serâyıdır.
Cennet sag tarafdadır. [Vâkı’a sûresi 27.ci âyet-i kerîmede
meâlen; (Defteri sag tarafdan verilenler, ne mutlu o eshâb-ı yemîne
[sagcılara].) buyuruldu. 28.ci âyet-i kerîmede meâlen; (Eshâb-
ı yemîne Cennetde ne ikrâmlar olacakdır. Onlar, dikeni olmıyan,
meyvesi çok olan sedir agaçlarının altında olurlar) buyuruldu.]
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin sag tarafda
oturması bundan dolayıdır.
– 470 –
Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sol tarafında oturması
ondan dolayıdır ki, iblis-i la’în her kavmin arasına sol tarafdan
gelir. Ya’nî Iblîsin yolu sol tarafdan idi. Ömer “radıyallahü
teâlâ anh” seytânın yolu üzerine oturmus olurdu. Âlem yaratılalıdan
beri seytân kimseden, hazret-i Ömerden korkdugu gibi
korkmazdı. Hangi evde hazret-i Ömer olur ise, seytân oraya giremezdi.
Bir evde seytân oldugu zemân, hazret-i Ömer o eve
girdigi gibi, Iblîs fîrâr ederdi. Dâimâ Ömer “radıyallahü teâlâ
anh”, toplantılarda ve meclislerde; Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin sol tarafında otururdu. Tâ ki, iblîs
o yoldan kavmin arasına gelmesin diye.
Osmân-ı Zinnûreyn “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin önünde oturmasının
pek büyük fâideleri var idi. Zîrâ Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” meclisi, dervîslerin ve gayrilerin ve
yetîmlerin ümîdgâhları idi. Bir arzûsu, derdi olanların, çâre bulacakları
yer idi. Her vaktde, her sâatde, gün olurdu ki, on kerre,
fakîrler ve dilek ve ricâ sâhibleri, ihtiyâcları için bu meclise
gelirlerdi. Kendilerine gerekli olan önemli seyleri o hazretden
taleb ederlerdi. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” onların en zengini
ve en cömerdi idi. Dinâr dizileri ve dirhem keseleri önünde
konulmus idi. Elbiseleri ve dürlü dürlü hediyyeleri hizmetcileri
tutup, dururdu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri kalb ile cümlenin en zengini idi. Lâkin beden
ile dervîs idi. Istek sâhibleri gelirler, murâdlarını ve maksadlarını
ve arzûlarını taleb ederlerdi. Hazret-i Osmân kalkar, o
meclisin hakkını ve O hazretin hakkını kendi malından edâ
ederdi.
Aliyyül Mürtedâ, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin, mubârek arka tarafında oturmasının sebebi
su idi. Böyle bir meclisde, onun gibi büyük ve iftihâr edilen
böyle bir rehber ve Peygamber düsmansız olmazdı ve kıskananları,
inâdcıları olacakdı. Bu düsman ve hâsid ve muânidler
[inâdcılar], hîle ve zarar etmege gelecekleri zemân, çok def’a
arka tarafdan gelirler. Alî “radıyallahü teâlâ anh” onun için
muhâfız ve gözcü (bekçi) idi. Gerçi hakîkî muhâfız ve koruyu-
– 471 –
cu Allahü teâlâ hazretleridir. Lâkin zâhiren, sebebe yapısarak
arkada otururdu. Eger bir düsman gelip, çirkin bir hareket etse
idi, Allahın aslanı o kimsenin basını Zülfikâr adındaki kılıcı
ile keserdi.
Onyedinci Menâkıb: Sakîk-i Belhî “rahimehullahü teâlâ”
dedi ki, islâm bir agaca benzer ki, ona dört sey lâzımdır. Kök,
gövde, dal ve meyve. Ebû Bekr “radıyallahü anh” islâm agacının
köküdür. Ömer “radıyallahü anh” gövdesidir. Osmân “radıyallahü
anh” dalıdır. Alî “radıyallahü anh” meyvesidir. Muhammed
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ism-i
serîfi dört harfdir. Mim; Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine uygunlugudur.
Ha, Resûlullahın müslimânların islerinde hasbiyetidir. Ya’nî
her ne isler ise, Allahü teâlâ hazretlerinin rızâ-ı serîfi idi. Kimseden
bir nesne tama’ etmez, birsey beklemezdi. Mim; akrâba
ve ehline muhabbet ve muâseretdir. Dal; islâm dînine kâfirleri
da’vetdir. Muvâfakat, Ebû Bekrin nasîbi oldu. Hasbet, Ömerin
nasîbi oldu. Muâseret, Osmânın nasîbi oldu. Da’vet Alînin nasîbi
oldu “radıyallahü teâlâ anhüm.”
Isâret: Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” seferde ve hazarda,
cânını ve malını fedâ ederek mime muvâfakatı hıfz etdi. Allahü
teâlâdan bu hil’atı buldu ki, (Magarada bulunan iki kisinin,
ikincisi) diye anılmak serefine mazhar oldu. Ve hazîre-i
kudüsde mucâvereti Rabbil’âlemîni buldu. Ömer “radıyallahü
teâlâ anh” âlemi ihtisâb kamçısı ile düzene sokdu. Binlerce
mescidlerin bagrında nûr saçan minberler ta’yîn etdi. Hiç kimseden
korkmadı. Kendi oglu üzerine dîni had cezâsını uyguladı.
Bütün hâllerinde baglılıgını sâdece Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretlerine hasretdi. [Muhammed sûresi 11.ci âyet-i kerîmesinde
meâlen]; (Elbette Allah îmân edenlerin velîsidir) buyuruldu.
Allahü teâlâ, hakkında böyle buyurdu. Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” muâseret mimini seçdi. Allahü tebâreke ve
teâlâ hazretlerinden baska, bütün yaratıklardan alâkasını kesip,
Rabbil’âlemînin hizmeti ile mesgûl oldu. Her gece iki
rek’atde bütün Kur’ân-ı kerîmi hatm etdi. Dünyâ muhabbetini
kalbinden dısarı atdı. Ni’met ve malını Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine ve Eshâb-ı güzîne harc et-
– 472 –
di. Meâl-i serîfi, (Dînî vazîfelerine devâm eden, geceleri secdede
ve kıyâmde geçiren...) olan, Zümer sûresinin 9.cu âyet-i kerîmedeki
hitâba nâil oldu. Alî “radıyallahü teâlâ anh” halkı
da’veti seçdi. Keskin kılıcı ile kâfirleri kahr etdi. Sabr ve sebâtından
dolayı Cennete gitdi. [Insan sûresi 12.ci âyetinde meâlen],
(Sabrları sebebi ile, Onlara Cennet ve ipek elbise giymekle
karsılık verir) buyuruldu ki, buradaki ihsânlara kavusdu. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Her
kim Ebû Bekri severse, beni bulur. Her kim Ömeri severse, beni
görür. Her kim Osmânı severse, o bana lâyıkdır. Her kim
Alîyi severse hemnisînim olur.) [hemnisîn: Celis: Meclisinde
bulunan].
Onsekizinci Menâkıb: Sakîk-i Belhî “rahimehullahü teâlâ”
buyurdu: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin
ismine câhiliyye devrinde (Atîk) derlerdi. Islâmiyyet zemânında
Ebû Bekr dediler. Gökde Sıddîk dediler. Yeryüzünde
Abdüllah dediler. Cennetde Zülfadl [fazîlet sâhibi] olacakdır.
Arsdakiler Züsse’a [ya’nî vüs’at, kudret sâhibi] dediler. Tevrâtda
Mu’tî okudular. Incîlde müttekî okudular. Zebûrda Ma’meyân
okudular. Kur’ân-ı kerîmde sâhib okudular. Kıyâmetde Sâfi’
okudular. Cehennemde rahîm okudular. Melekler Cevâd
okudular. Allahü teâlânın dîdârına kavusma ânında Mükerrem
okudular (dediler).
Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine câhiliyye
zemânında Ömer derlerdi. Islâmiyyet devrinde Ebû Hafs
dediler. Düsmanları Bâsıta [memleketleri feth ederek yayılıcı]
dediler. Cennetde Sirâc denilecekdir. Yeryüzünde Kâhir dediler.
Gökyüzünde Fârûk dediler. Tevrâtda nâsır okudular. Incîlde
Mensûr okudular. Zebûrda Nâtık-ı bil hak [ya’nî hak ile konusan]
okudular. Kur’ân-ı kerîmde (Esiddâü alel küffâr) [ya’nî
kâfirlere karsı siddetli davranan] okudular. Kıyâmetde Fâtih
okudular. Cehennemde Hâmid okudular. Melekler âdil dediler.
Allahü teâlânın dîdârını görme vaktinde (Mu’azzam) diyeceklerdir.
Osmâna “radıyallahü anh”, câhiliyye devrinde Ebû Ömer
dediler. Islâmiyyet devrinde Osmân dediler. Evinde Zinnûreyn
dediler. Arsda Müstehyî [hayâ sâhibi] dediler. Tevrâtda
– 473 –
Müsfik okudular. Incîlde Resîd okudular. Zebûrda Sa’îd okudular.
Kur’ân-ı kerîmde sehîd okudular. Kıyâmetde Sahî [cömerd]
dediler. Cennetde Münfik [nafaka veren] dediler. Cehennemde
Mutık [gücü yeten] dediler. Melekler Kânit [dindâr,
itâ’atli] dediler. Allahü teâlâyı rü’yet vaktinde muhterem diyeceklerdir.
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin ismine câhiliyye
zemânında Haydar dediler. Islâmiyyet devrinde Ebül Hasen
dediler. Gökde Alî dediler. Yeryüzünde Emîr-ül mü’minîn dediler.
Tevrâtda Millî [din ile alâkalı] okudular. Incîlde Esedillah
okudular. Zebûrda civânmerd okudular. Kur’ân-ı kerîmde
Ehl-i beyt okudular. Cehennemde Kerrâr dediler. Melekler
Hâzim-ül ahzâb dediler. Rü’yet zemânında Müeyyed diyeceklerdir.
Ondokuzuncu Menâkıb: Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü
teâlâ anhümâ” hazretleri ve Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ
anh” hazretleri dediler ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine vardık. Ebû Zer-i
Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri huzûrlarında oturmus
idi. Buyurdular ki, (Yâ Ebâ Zer! Muhâcir ve Ensâra câmi’e gelin
diye nidâ et!) O da nidâ eyledi [seslendi]. Mescidi doldurdular.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
minbere çıkdı. Belîg bir hutbe okudu. Sonra buyurdu ki, (Ey
Muhâcirler ve Ensâr! Ben size bir hediyye vereyim mi? Cebrâîl
aleyhisselâm, bana yedi kat göklerin üstünden hediyye getirdi.)
Biz verin, yâ Resûlallah! dedik. Rıdâ-i serîflerinin altından
bir ayva çıkardı. Ebû Bekr-i Sıddîka verdi. Sonra Ömere verdi.
Ondan sonra Osmâna verdi. Sonra da Alîye verdi “radıyallahü
teâlâ anhüm ecma’în”. O ayva fasîh lisân ile tesbîh, tahmîd
ve tehlîl etmege basladı. Râvî [nakl eden] der ki, Muhâcir
ve Ensâr isitip, konusma ve güzel sesinden hayret etdiler. O
ayva, benim sesimden ve konusmamdan, siz hayret mi ediyorsunuz,
dedi. Muhammed aleyhisselâmı hak Peygamber göndermis
olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Allahü teâlâ ve
tekaddes hazretleri, hazret-i Âdem aleyhisselâmı yaratmadan
seksen bin sene önce, yedinci gökde, seksen bin sehr yaratmısdır.
Her sehrde seksen bin kasr, her kasrda seksen bin ev, her
evde seksen bin bostân, her bostânda seksen bin agaç, her
– 474 –
agaçda seksen bin dal, her dalda seksen bin yaprak, her yapragın
altında seksen bin ayva yaratmısdır. Her ayva tesbîh, tahmîd,
tehlîl, takdîs ve tekbîr ederler. Sevâbını Ebû Bekr, Ömer,
Osmân ve Alînin “radıyallahü anhüm” dostlarına ve muhiblerine
verirler.
Yirminci Menâkıb: Ebû Bekr-i Siblî “rahimehullahü teâlâ”
hazretlerinden, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdugu (Ben ilmin sehriyim, Alî kapısıdır) hadîs-i serîfini
sordular. Siblî cevâb verdi ki, Siz Alîyi; Ebû Bekr, Ömer ve Osmândan
“radıyallahü teâlâ anhüm” evvel zikr ediyorsunuz.
Dört nesne Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
mahsûs oldu. Bu dört nesneyi Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri,
Resûlüne mahsûs kıldı. Sıdkı Resûlüne mahsûs kıldı [Resûlullahın
sıdkı temâm oldu]. Ma’rifete mahsûs kıldı. Ma’rifeti
kemâle erisdi. Ilme has kıldı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdu: (Ben sıdkın sehriyim. Ebû
Bekr o sehrin kapısıdır!) Bunun dogrulugu Kur’ân-ı kerîm ile
bildirilmisdir. [Zümer sûresi 33.cü âyetinde meâlen], (Onlar ki,
sıdk ile geldiler ve onu tasdîk etdiler) buyuruldu. Burada kasd
edilen Ebû Bekrdir “radıyallahü teâlâ anh”. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ben îmânın sehriyim.
O sehrin kapısı Ömerdir.) Bunun tahkîki kitâbullahdadır. [Enfâl
sûresi 64.cü âyetinde meâlen], (Ey Resûlüm! Sana Allah ve
mü’minlerden sana tâbi’ olanlar yetisir) buyuruldu. Burada
kasd edilen Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Yine
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ben
ma’rifetin sehriyim. Osmân o sehrin kapısıdır.) Bunun tahkîki
kitâbullahdadır. [Zümer sûresi 9.cu âyetinde meâlen], (Geceleri
devâmlı secdede ve ayakda ibâdet eden ile küfr ve isyânda
olan bir olur mu?) buyuruldu. Burada kasd edilen Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleridir. Sonra Siblî “rahimehullah”
sükût etdi. O süâl eden kimse dedi ki; niçin Alînin fadlına istidlâl
etmeyip, sükût etdin. Siblî “rahimehullahü teâlâ” buyurdu:
Biz sunun üzerine sübhe etmeyiz ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” buyurdu: (Ben ilmin sehriyim! O sehrin kapısı
Alîdir.) Bunun tahkîki kitâbullahdadır. [Insan sûresi 7.ci
âyet-i kerîmesinde meâlen], (Nezrlerinde vefâ gösterenler, siddeti
yaygın olan kıyâmet gününden korkarlar) buyuruldu. Bu-
– 475 –
rada kasd edilen Alîdir “radıyallahü anh”.
Yirmibirinci Menâkıb: Sahîh rivâyet ile nakl olunmusdur.
Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerine, dört elma getirdi. Resûlullah,
birisini Ebû Bekre “radıyallahü anh” verdi. Birisini Ömere
“radıyallahü anh” verdi. Birisini Osmâna “radıyallahü anh”
verdi. Birisini Alîye “radıyallahü anh” verdi. Ebû Bekrin “radıyallahü
teâlâ anh” elması üzerinde, (Hâzâ hediyyetün minel
Melik-issefîk alâ Ebî Bekr-i Sıddîk) [Bu, meliküssefîkden Sıddîka
hediyyedir] yazılmısdı. Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” elması
üzerinde, (Hâzâ hediyyetün minel melikil vehhâb alâ
Ömer-il Hattâb), [Bu, melikül vehhâbdan, Ömer-ül Hattâba
hediyyedir] yazılmısdı. Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” elması
üzerinde, (Hâzâ hediyyetün minel melik-ül hannân el mennân
alâ Osmân bin Affân) [Bu, melikül Hannân ve mennândan
Osmân bin Affâna hediyyedir] yazılmısdı. Alînin “radıyallahü
teâlâ anh” elması üzerinde, (Hâzâ hediyyetün minel melikil
Vâhibil Gâlib alâ Alî ibni Ebî Tâlib) [Bu, Melikül Vâhibül Gâlibden,
Alî bin Ebî Tâlibe hediyyedir] yazılmısdı. Yine Ebû
Bekrin “radıyallahü anh” elması üzerine, (Ebû Bekre bugz
eden zındıkdır) yazılmıs idi. Ömerin “radıyallahü anh” elması
üzerine, (Ömere bugz edenin yeri Sekar [Cehennem]dir) yazılmıs
idi. Osmânın “radıyallahü anh” elması üzerine, (Osmâna
bugz edenin hasmı Rahmândır) yazılmıs idi. Alînin “radıyallahü
anh” elması üzerine, (Alîye bugz edenin hasmı Nebîdir) yazılmıs
idi.
Yirmiikinci Menâkıb: Hadîs-i serîfde Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Nûh aleyhisselâm, kavminden,
haddinden ziyâde eziyyet ve müskilât çekip, müslimân
olmalarından da kat’î ümîdini kesip, düâ edip, [Nûh sûresi 26.cı
âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldugu gibi], (Yâ Rabbî! Yeryüzünde
dolasan hiçbir kâfiri bırakma.) dedi. Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretleri düâsını kabûl etdi. Cebrâîl aleyhisselâm gelip,
tûfanın nasıl olacagını ve nasıl gemi yapacagını söyledi. Nûh
aleyhisselâma neccârlıgı [marangozlugu] ta’lîm etdi ve dedi ki:
Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyurdu ki, bir gemi yapacaksın.
Nûh aleyhisselâm dedi; nasıl yapmam lâzım. Cebrâîl
– 476 –
aleyhisselâm dedi: Yüzyirmidört bin Peygamber adına birer
tahta yont. Nûh aleyhisselâm buyurdu: Yâ Cebrâîl! Ben bütün
Peygamberlerin adlarını bilmem. Cebrâîl aleyhisselâm dedi:
Allahü teâlâ hazretleri, senin tahta yontmanı emr buyurur.
Cümle esyânın hâlıkı olarak, ben onların adlarını halk edip,
tahtalar üzerinde zuhûra getiririm buyurur. Ilk tahtayı ki kesip,
yontdu. Âdem “alâ nebiyyinâ aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerinin
ismi o tahta üzerinde meydâna geldi. Bir tahta dahâ yontdu.
Sis [Sît] aleyhisselâmın ismi meydâna geldi. Üçüncü tahtada
Idrîs aleyhisselâmın ismi, dördüncü tahtada Nûh aleyhisselâmın
ismi meydâna geldi. Böylece her bir tahta üzerinde bir Peygamberin
ism-i serîfi meydâna geldi. Son tahtayı tras etdikde
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
ism-i serîfi zuhûra geldi. Sonra yüzyirmidört bin mıh [çivi]
yapdı. Her çivi üzerinde bu tertîb ile, bir Peygamberin ism-i
serîfinin yazılmıs oldugunu gördü. Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve
dedi ki: Allahü teâlâ buyurur: Tahtaları terkîb edip, mıhları [çivileri]
muhkem et. Temâmını yerlesdirdi. Temâm olmadı. Dört
tahtalık yer eksikdi. Cebrâîl aleyhisselâm gelip, dedi. Yâ Nûh!
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hâtem-
ün-nebiyyindir. Onun dört yâri vardır. Birincisi Ebû Bekr,
ikincisi Ömer, üçüncüsü Osmân, dördüncüsü Alîdir “radıyallahü
teâlâ anhüm”. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyurur
ki: Bu dört tahtaya da Çihâr yâr ismine yont ki, senin gemin
temâm olsun. Nûh aleyhisselâm dört tahta dahâ yontup, terkîb
etdikde, o gemi temâm oldu. Cebrâîl aleyhisselâm (Simdi senin
sefînen temâm oldu) buyurdu.)
Isâret: Yâ Nûh! Mustafâ adı ve Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve
Alî adı yazılmıs olmayınca, su tûfanından sana kurtulus olmaz,
diye bildirildi. Ey mü’min! Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin muhabbeti ve Çihâr yâr-i güzînin
muhabbeti senin kalbinde olmayınca, Cehennem atesinden
kurtulamazsın. Ebedî Cennete erismezsin. Bîçûn ve bîçûgûne
olanın dîdârını görmezsin. Dâr-ı islâmda dogru oturmazsın.
Yirmiüçüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem”, (Dîni pâk ve muvahhid her mü’min hâlis kalb ile
– 477 –
(Bismillâhirrahmânirrahîm) söylese, Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretleri, ondan dolayı Cennetde kırmızı yâkutdan bir sehr binâ
eder. Her sehrde, zebercedden bin kasr, her kasrda bin serây,
her serâyda bin hâne, her hânede bin taht, her tahtda sündüsden
ve harîrden [ipekden] bir dösek. Her dösegin üzerinde
bir hûrî, ayagından beline kadar anber, belinden gerdânına kadar,
beyâz kâfûrdan, gerdânından basına kadar nûrdandır. Alnına
Ebû Bekr-i Sıddîk, sag yanagına Ömer-ül Hattâb, sol yanagına
Osmân bin Affân, çenesinde Aliyyül Mürtedâ, dudaklarına
(Bismillâhirrahmânirrahîm yazılmısdır.). Mutî’ ve muhlis
olanların hepsi, ömürlerinde dilleri ile bir kerre besmele söylese,
onun kurtulmasına ve halâsına sebeb olur. Nerede kaldı ki,
gece ve gündüzde farz ve nâfile nemâzlarda mü’minler besmele
okurlar. Gâfil olmayıp, âgâh olanlar, her islerinin basında
besmele okurlar.
Yirmidördüncü Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü
teâlâ anhümâ” hazretlerinin rivâyet etdigi bir hadîs-i serîfde,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular
ki: (Cebrâîl aleyhisselâmdan isitdim, dedi ki: Rabbil’âlemîn,
Muhammedin “aleyhisselâm” nûrunu yaratdıkdan sonra
[akabinde], bir kandil halk etdi. O kandili Ars-ı azîmin altına
asdılar. Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin nûru o kandilin etrâfında iki bin sene ibâdet etdi.
Ondan sonra dört katre su o kandilden damladı. Medîne-i münevvereye
düsdü. Emr geldi ki, yâ Cebrâîl o topragı kaldır. Bir
semâme yap. Ben de yapdım. Buyruk geldi ki, o semâmeyi Rıdvânın
önüne ilet. Onu kâfûr ve anber ile, misk ve za’ferân ile
yogursun. Rıdvânın yanına iletdim. O semâmeyi yogurdu. Ondan
sonra buyruk geldi ki, yâ Cebrâîl! Bu kâfûr ve anber, misk
ve za’ferân ile yogrulan çamuru, rahmet deryâsına daldır. Götürdüm,
rahmet deryâsına daldırdım. Bin sene orada kaldı.
Buyruk [emr] geldi ki, yâ Cebrâîl! Simdi, rahmet deryâsından
onu çıkar. Heybet deryâsına ilet [götür]. Heybet deryâsına götürdüm.
Bin sene de orada kaldı. Emr geldi ki, çıkar, hayâ deryâsına
daldır. Ben de hayâ deryâsına daldırdım. Bin sene de
orada kaldı. Emr [buyruk] geldi: Temâm oldu mu dedi. Temâm
oldu, dedim. Her seyi en iyi seklde Sen bilirsin, dedim. Emr geldi
ki, ondan çıkar, ilm deryâsına götür. Ben de çıkarıp, ilm der-
– 478 –
yâsına götürdüm. Bin sene de orada kaldı. Emr geldi ki, temâmdır.
Cebrâîl aleyhisselâm der ki, küstahlık edib, dedim ki,
yâ Rabbî! Bu nûrdan ne halk etmek istersin. Buyruk geldi ki, yâ
Cebrâîl! Bu nûrdan bir kulu halk etmek isterim ki, Arsdan topraga
kadar âlemde ondan azîz bir kul olmaz. Arsın kenârına
bakdım. Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah, yazılmıs
gördüm. Senin adını bildim ve dedim, yâ Rabbî! Kâfûr ve anber,
misk ve za’ferândan ne halk etmek istersin. Buyurdu ki,
onun kemigini kâfûrdan, halk ederim. Etini anberden, sinirini
za’ferândan. Ey Cebrâîl, za’ferân renginde yüzünü, miskden tüyünü
ve anberden kokusunu halk ederim. Rahmet deryâsından
Ebû Bekri halk ederim. Heybet deryâsından Ömeri, hayâ deryâsından
Osmânı, ilm deryâsından Alîyi halk ederim “radıyallahü
teâlâ anhüm”.)
Yirmibesinci Menâkıb: Sahîh rivâyet ile gelmisdir. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Allahü teâlâ
bir bostân halk etmisdir. O bostânda kendi kudret ve nusretiyle
dört ırmak yaratmısdır. Biri, ikrâr ırmagı. Biri, tevhîd ırmagı.
Biri, ahkâm-ı islâmiyye ırmagı. Biri, kelâm ırmagı. Her bir ırmagı
bir bucakda [kösede] yaratdı. Ebû Bekr muhabbetini bir
bucaga [köseye] koydu. Ömer muhabbetini ikinci bucaga koydu.
Osmân muhabbetini üçüncü bucaga koydu. Alî muhabbetini
dördüncü bucaga [köseye] koydu. Her kösede on agaç halk
etdi [yaratdı].
Ebû Bekr “radıyallahü anh” muhabbetinin kösesinde halk
etdigi on agacın birincisi, sehâdet agacı, ikincisi, havf agacı,
üçüncüsü, recâ agacı, dördüncüsü, sevk agacı, besincisi, cehd,
altıncısı, hayr, yedincisi, sükr, sekizincisi tevâdu’, dokuzuncusu
nusret, onuncusu, ihlâs agacı idi.
Ömer “radıyallahü anh” muhabbetinin oldugu kösede halk
etdigi [yaratdıgı] on agacın, birincisi emânet agacı, ikincisi salâbet
agacı, üçüncüsü sefkat, dördüncüsü inâbet, besincisi muhabbet,
altıncısı ihlâs, yedincisi kanâat, sekizincisi rızâ, dokuzuncusu
temyîz, onuncusu tevfîk agacı idi.
Osmân “radıyallahü anh” muhabbetinin kösesinde halk etdigi
on agacın birinci agacı vefâ agacı, ikincisi hasyet agacı,
– 479 –
üçüncüsü hurmet, dördüncüsü müvâneset, besincisi tevekkül,
altıncısı hamiyyet, yedincisi ilm, sekizincisi hilm, dokuzuncusu
sehâ, onuncusu hayâ agacıdır.
Alî “radıyallahü teâlâ anh” muhabbetinin kösesinde halk etdigi
on agacın, birinci agacı sefâ’at agacı, ikincisi sehâvet, üçüncüsü
istikâmet, dördüncüsü nemâz, besincisi sabr, altıncısı istitâ’at,
yedincisi zühd, sekizincisi rahmet, dokuzuncusu yakîn,
onuncusu sadâkat agacıdır.
Bu bostânı hâzır edince, iki tâife bostâna geldiler. Bir tâife
riâyet edip, bostâna nazar etmediler. Önlerine bakdılar. Adâvet
agacını gördüler. Sag taraflarına bakdılar, la’net agacını gördüler.
Sol taraflarına bakdılar, sekâvet agacını gördüler. Arkalarına
bakdılar, gadab agacını gördüler. Dediler, gelin bu bostâna
girelim. Ayaklarını; adâvet ve la’net ve sekâvet ve gadab vâdisine
koymagı kasd etdikleri gibi, buyruk erdi ki [emr geldi ki],
ey bagban [bahçevân], bunları geri döndür. Ses melekûte yayılınca,
bunlar kimlerdir fermânı gelince, bunlar râfizîlerdir denildi.
Bundan evvel bir tâife bostâna girmek istediler. Edeble ve
hurmetle ayaklarını koydukları gibi, Çihâr yârin muhabbeti
kalblerinde sâbit oldugu hâlde, nidâ geldi ki, ey bagban [bahçevân],
kapıyı aç, dostlar içeri girsinler. Bunlar bizim dostlarımız
cümlesindendir. Bostâna girdiler. Bir nesne tatmadılar, meyvelerinden
yimediler. Ellerini farzlara vurdular. Ayaklarını sünnet
makâmına koydular. [Sünnet üzere hareket ederler.] Muhabbet
bostânı tarafına giderler. O bostân ortasında tecrîd tahtını
koydular. Rızâ yasdıgına dayandılar. Ihtiyâr dösegini dösediler.
Bu tahtın ortasında hamd simâtını dösediler. O simât [sofra]
üzerine hazret ta’âmı koydular. O sofranın kenârlarında
sükr sekerini dizdiler. Bu sofranın önünde, se’âdet ve sehâdet
iskemlesini koydular. Ve kerâmet lâmbasını onun üzerine koydular.
Ve ihlâs yagını o lâmbadan içine koydular. Yakîn fitilini
ona dikdiler [geçirirler]. Muhabbet atesi ile ısıklandırdılar. Bu
ta’âmı yidiler. Mahmûr oldular. Ellerini havf çalgısına götürdüler.
Sabr ibrisîmini ona bagladılar. Ask mızrâbı ile, sabr ibrisîmine
vurup, na’me çıkardılar ki; biz Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” Çihâr yârını, ya’nî, Ebû Bekr, Ömer, Osmân,
Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerini cândan seve-
– 480 –
riz. Sonra, onlara rahmet nazarı ile nazar olundu. Se’âdet makâmına
onları oturturlar.
Yirmialtıncı Menâkıb: Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ
anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri ile bir baga gitdik. Hazret-i Resûl-i ekrem, bana buyurdu
ki, (Yâ Ebâ Zer! Bilmis ol ki, Hallâk-ı âlem celle celâlühü,
bu bagda, Âdem “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”
hazretlerinden bin kerre bin sene evvel bir emânet koymusdur.).
Ebû Zer “radıyallahü anh” der ki, o baga girdik. Dört dal
gördük. Herbir dalda yapraklar var. Bir dalın yapraklarında,
(Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, ben Ebû Bekr-i
Sıddîkım) yazılı oldugunu gördüm. Bunu görünce, istedim ki,
geri döneyim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerine haber vereyim. Ikinci dal bana dedi ki, sabr et, ki
göresin. Ikinci dal üzerindeki kırmızı yapraklar üzerinde, (Lâ
ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, ben Ömer-ül Fârûkum)
yazılmıs gördüm. Istedim ki, geri döneyim. Üçüncü dal
bana dedi ki, sabr et, göresin. Üçüncü dal üzerinde, beyâz yapraklar
üzerinde, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah.
Ben sehîd Osmânım) yazılmıs gördüm. Istedim ki, geri döneyim.
Dördüncü dal bana dedi, sabr et de göresin, [neler göreceksin].
Dördüncü dal üzerinde, yesil yapraklar üzerinde, (Lâ
ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. Ben Aliyyül Mürtedâyım)
yazılmıs gördüm. Ayrıca herbir yaprak üzerinde; Allahü
tebâreke ve teâlânın la’neti, bunları seb’ edenlere, bunlara bugz
edenler üzerine olsun, yazılı idi.
Yirmiyedinci Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü
teâlâ anhümâ” hazretleri rivâyet etmisdir. Bir gün Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerine
vardım. Gördüm ki, mubârek dudagını dudagı üzerine
koymus. Resûlullahı o seklde hiç görmemis idim. Mubârek eli
ile bana isâret eyleyip, yanına çagırdı. Varıp, yanına, ne oldu yâ
Resûlallah, dedim. Buyurdu ki, (Yâ Abbâs oglu! Bu sâatde bir
melek yanıma geldi. Bir turunçu bana sundu [verdi]. Elime almazdan
evvel, turunç dört pâre oldu. Bir pâresi [parçası] ikiye
bölünüp, gördüm, içinden bir hûrî çıkdı ki, yetmis bölük kisve-
– 481 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:31
si var. Yetmis hulle giymis ki, o hullelerden [elbiselerden], kemiklerinin
ilikleri görünür. Eger agzının suyu deryâlara [denizlere]
salınsa [damlasa], denizler tatlı olurdu. Dedim, sen kimsin
ve kimin içinsin. Ben müslimânların imâmı, muhâcirlerin
evveli, Ebû Bekr-i Sıddîk içinim. Ikinci parça da iki bölük olup,
onun içinden bir hûrî çıkdı ki, eger gözünü açsa idi, gözünün
nûrundan, dünyâ münevver olurdu. Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretleri, onu kâfûrdan ve miskden ve anberden halk etmis.
Dedim, sen kimin içinsin. Dedi, ben Ömer ibnül Hattâb içinim.
Üçüncü parça da iki bölük olup, içinden bir hûrî çıkdı. Bası
üzerine bir tâc koymus. O tâcın dört tarafı var. Inci ve yâkut dizilmis.
Ben dedim, sen kimin içinsin. Dedi, ben Osmân bin Affân
içinim. Dördüncü parça da bölünüp, içinden bir hûrî çıkdı.
Hulleler giymis. Saçlarını [zülüflerini] salıvermis. Ben dedim,
sen kimin içinsin. Ben Fâtıma içinim, dedi. Onların [üç halîfenin]
karsılıgı hûrîler oldu. Alînin karsılıgı hûrî olmadı. Zîrâ
hazret-i Alîye Fâtıma-tüz-zehrâ verilmis idi ki, bin kerre bin
hûrîden dahâ iyidir [kıymetlidir] “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.)
Yirmisekizinci Menâkıb: Bir vakt Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna
geldi. Dedi ki: yâ Resûlallah! Allahü Sübhânehü ve teâlâ
hazretleri, Âdem “aleyhisselâm” hazretlerini halk edip, rûhunu
bedenine verdi. O vakt buyurdu ki, yâ Cebrâîl! Cennete var, bir
elma getir. O elmayı kuvvetlice sık. Tâ ki, elmadan su çıksın.
Elmayı getirdim. Kuvvet ile sıkdım. Ondan bir katre su çıkdı. O
bir katreyi Âdem “aleyhisselâm” hazretlerinin bogazına damlatdım.
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin emri ile o bes
katre [damla] oldu. Bir katreden seni halk etdi ki, Muhammed
aleyhisselâmsın. Ikinci katreden Ebû Bekri halk etdi. Üçüncüden
Ömeri, dördüncüden Osmânı, besinciden Alîyi halk etdi
[yaratdı]. Bundan ötürü ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdu: (Ben ve eshâbım bir sudan yaratıldık.)
Yirmidokuzuncu Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: Bir gün Cebrâîl
aleyhisselâm benim yanıma geldi. Ben dedim, ey Cebrâîl. Sen
– 482 –
ne zemândan beri, Ebû Bekri bilirsin [tanırsın]. Dedi ki, yâ Resûlallah!
Allahü teâlâ seni ve Âdemi halk etmezden onsekizbin
sene evvel, beni halk etdi [yaratdı]. Basımı secdeye koydum.
Emr geldi ki, yâ Cebrâîl ben kimim! Basımı yukarı kaldırıp, dedim
ki, (Sen yaratıcı olan Allahsın!) Bir kerre dahâ basımı secdeye
koydum. Yine emr olundu ki, ben kimim. Basımı kaldırıp,
dedim ki, (Sen her seyi yaratan Allahsın!) Sonra âlemi yaratdı.
Emr etdi ki, Cebrâîl ileri gel. Ileri gitdim. Nidâ geldi ki,
dogru söyledin. Basımı secdeye koydum. Küstâhlık etdim, dedim:
Ey Allahım! Benden evvel kimse halk etdin mi? Önüne
bak diye hitâb geldi. Bakdım, bir nûr gördüm. Sagıma ve soluma
bakdım. Nûr gördüm. Ardıma bakdım, nûr gördüm. Dedim,
ey Allahım! Bu nûrlar nedir. Nidâ geldi ki, ey Cebrâîl, önce
bu nûru yaratdım. Bu nûra Muhammed Mustafâ diye ad
verdim. Yâ Rabbel’âlemîn. Bu dört nûr ki, dört tarafındadır.
Bu nûrlar nedir. Nidâ geldi ki, yâ Cebrâîl! O önündeki nûr,
Ebû Bekr-i Sıddîkdır. O sagındaki nûr, Ömer bin Hattâbdır. O
solundaki nûr, Osmân bin Affândır. O arkadaki nûr, Aliyyül
Mürtedâdır. [Ya’nî onun nûrudur.] Ben dedim, yâ Rabbel’âlemîn!
Onların Senin dergâhında ne kadar kıymetleri vardır. Nidâ
geldi ki, yâ Cebrâîl! Benim izzetim celâlim hakkı için, her
kim, benim birligime inanıp, Muhammed Mustafânın risâletine
sehâdet ederek, kıyâmet gününe gelir, bu çâr-i yârin [ya’nî hülefâ-
i râsidînin] muhabbeti onun kalbinde olursa, onu Cennete
dâhil kılarım.
Otuzuncu Menâkıb: Rivâyet edilmisdir ki, dört âyet nâzil oldu.
Bu dört âyet-i kerîmenin herbiri ile, Çihâr yâr-i güzîn “radıyallahü
teâlâ anhüm”, kendini kurtulmaga sebeb edindi. Bundan
sonra Allahü tebâreke ve teâlâ Çihâr yâr-i güzînin senâsı
hakkında dört âyet-i kerîme dahâ nâzil kıldı. Meâl-i serîfi (Iste
onlar, Allahü teâlâya karz-ı hasen ile borç verirler...) olan, Bekara
sûresi 245.ci âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Ebû Bekr “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdu ki, bu âyet-i kerîme nâzil oldukdan
sonra, ben dünyâ malından kendime bir nesne alıkoymam dedi.
Her ne malı var ise, hepsini verdi. Meâl-i serîfi (Iste o verenler,
takvâ sâhibi oldukları için verirler) olan, Leyl sûresi 5.ci âyet-i
kerîmesi nâzil oldu. Meâl-i serîfi (... Cum’a günü nemâz için
ezân okundugu zemân, Allahı anmaga kosun. Alıs-verisi bırakı-
– 483 –
nız...) olan, Cum’a sûresi 9.cu âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Ömer
“radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, (Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretleri buyurdu ki, bir sâat bey’ etmeyiniz. Bundan sonra
bey’ etmem.)
[Nûr sûresi 37.ci âyet-i kerîmesinde meâlen], (O kimselerin
alıs-verisleri Allahın zikrine engel olmaz...) buyuruldu. Sonra,
meâl-i serîfi (Geceleri biraz uyudukdan sonra nemâza kalk. Bu
senin için nâfiledir...) olan, Isrâ sûresi 79.cu âyet-i kerîmesi nâzil
oldu. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, Allahü teâlâ
hazretleri buyurur: (Bir sâat uyumayın). Ben bundan böyle geceleri
uyumam. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu. [Zümer sûresi 9.cu
âyet-i kerîmesinde meâlen], (Bütün gece devâmlı secde ederek,
ayakda durup ibâdet edip, Rabbinin rahmetini ümîd eden...)
buyuruldu.
Meâl-i serîfi (Allahü teâlâ mü’minlerin nefslerini, Allah yolunda
fedâ etmelerini istedi) olan, Tevbe sûresi 111.ci âyet-i kerîmesi
nâzil oldu. Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, Allahü
teâlâ hazretleri buyurur: (Cihâd eyle.) Ben bundan sonra cihâdı
terk etmem. Meâl-i serîfi (Allahü teâlâ din yolunda saf olup,
cihâd edenleri elbette sever) olan, Saf sûresi 4.cü âyet-i kerîmesi
nâzil oldu.
Otuzbirinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurdu ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni
güzîde kıldı. Benim için Eshâbımı güzîde kıldı. Onların
ba’zısını kayınbabam etdi. Ba’zısını benim dâmâdım yapdı.
Hepsi benim Eshâbımdandır. Bana nusret edicidirler. Onlardan
sonra bir kavm gelecekdir. Onları seb’ ederler. O kavm ile
su içilmez. Onlara kız verilmez. Onların nemâzı kılınmaz. Onları
aranızdan çıkarınız. Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alîye “radıyallahü
anhüm” bugz ederler. Toprak onların baslarına olsun.
Günesi ve Ayı ve Ülkeri ve Tan yıldızını sevmezler. Ebû
Bekr günes gibidir. Ömer Ay gibidir. Osmân Ülker gibidir. Alî
Tan yıldızı gibidir. Meyve günes ile piser. Ay ile renk tutar. Ülker
ile lezzetlenir. Tan yıldızı ile belâdan emîn olur. Islâm, Ebû
Bekrin îmânı ile mekân tutdu. Ömerin îmânı ile süslendi. Osmânın
îmânı ile hos oldu. Alînin îmânı ile düsman belâsından
emîn oldu.
– 484 –
Isâret: Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” incir gibi idi. Zâhiri-
bâtını bir idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zeytin gibi idi.
Sırrı, alâniyyesinden iyi idi. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” sinîn
[Tûr-i sînâ] gibi idi. Zâhiri meyve ile süslü, bâtını su çesmeleri
ile donanmıs idi. Alî “radıyallahü teâlâ anh” Mekke-i mükerreme
sehri gibi idi. Her kim Mekkede oldu, azâbdan emîn
oldu.
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sâhib-ül gâr [magara arkadası]
idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” seyh-ül iftihâr idi. Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” Fâtih-ül emsâr [sehrler feth eden]
idi. Alî “radıyallahü teâlâ anh” kâtil-i füccâr [kâfirleri öldüren]
idi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” Resûlullaha “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” ilm idi. Ömer “radıyallahü anh” o hazrete
hasmet idi. Osmân “radıyallahü anh” dirhem idi. Alî “radıyallahü
anh” kalem idi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” ârif idi. Ömer
“radıyallahü anh” âdil idi. Osmân “radıyallahü anh” âkıl idi.
Alî “radıyallahü anh” âlim idi. Ebû Bekr-i Sıddîk, sıdk ve safâ
ile idi. Ömer-ül Fârûk, kuvvet ve salâbet ile idi. Osmân-ı Zinnûreyn
cevâd ve sehâ ile idi. Aliyyül Mürtedâ, heybet ve secâ’at
ile idi.
Ebû Bekr “radıyallahü anh” tâc-ı islâm idi. Ömer “radıyallahü
anh” izz-i islâm idi. Osmân “radıyallahü anh” nûr-i islâm
idi. Alî “radıyallahü anh” fahr-ül islâm idi. Ebû Bekr “radıyallahü
anh” takî idi. Ömer “radıyallahü anh” nakî idi. Osmân “radıyallahü
anh” zekî idi. Alî “radıyallahü anh” vefî [vefâlı] idi.
Ebû Bekr “radıyallahü anh” Seyyid-üs-sâbikîn idi. Ömer “radıyallahü
anh” Seyyid-ül-sâdikîn idi. Osmân “radıyallahü anh”
Seyyid-ül-münfikîn idi. Alî “radıyallahü anh” Seyyid-ül-mü’minîn
idi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” Dâî-i Hak ve Seyyid-ül Berere
[Hakka da’vet edici, iyilerin seyyidi] idi. Ömer-ül Fârûk
“radıyallahü anh” Kâhir-ül-Fecere [fâsıkları kahr edici] idi. Osmân
“radıyallahü anh” Seyyid-ül-Hiyere [seçkinlerin efendisi]
idi. Alî “radıyallahü anh” Kâtil-ül-kefere [kâfirleri öldürücü]
idi.
Her kim Ebû Bekri “radıyallahü anh” severse, Allahü teâlâ
onu sever. Her kim Ömeri “radıyallahü anh” severse, isleri iyi
olur. Her kim Osmânı “radıyallahü anh” severse, sevâbı bîsu-
– 485 –
mâr [hesâbsız] olur. Her kim Alîyi “radıyallahü anh” severse,
karsılıgı Cennet ve dîdâr olur. Her kim bunları sevmezse, karsılıgı
Cehennem ve nâr olur. Devleti nigünsâr [bas asagı] olur.
Allahü teâlâ ondan bîzâr olur.
Otuzikinci Menâkıb: Rivâyet ederler ki, bir gün Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin Sahâbe-i güzîni
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” toplanmıslar idi. Kendi
hâllerinden söz söyliyorlar idi. Birisi aralarından kalkıp, dedi ki,
yâ Ebâ Bekr! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin izzet ve
azameti için söyle, bu mertebeye ne ile erisdin. Buyurdu ki: Yemîn
verdiginiz için söylemek lâzımdır. Dünyâya karsı, dîni ihtiyâr
etdim [seçdim]. Âhıretden, Allahü teâlânın rızâsını seçdim.
Hiçbir gün önüme bir hâl gelmedi ki, o husûsda, Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretlerinin hakkını, kendi hakkım üzerine üstün
tutmıyayım. [Ya’nî Allahü teâlânın hakkını üstün tutdum.]
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine süâl etdiler. Sen bu
mertebeye ne ile erisdin. Buyurdu ki: Onunla erisdim ki, muhakkak
iki cihânda, Allahü teâlânın, istedigini azîz etdigini ve
istedigini zelîl etdigini aklımdan çıkarmadım. Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerine süâl etdiler. Sen ne ile bu dereceye
erisdin. Buyurdu ki, Kitâbullahı sag tarafıma koydum. Resûlullahın
sünnetini sol tarafıma koydum. Muhakkak bildim ki, Allahü
teâlâ hazretleri benim sırrıma muttalîdir. Alî “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinden süâl etdiler: Sen ne ile bu dereceye
erisdin. Cevâb buyurdu ki; cihâd ile erisdim. Otuz sene mücâhede
kılıncı ile ve hasyet zırhıyle ve vera’ kalkanı ile, tâ’at ve
ibâdet oku ile, gönül kapısında oturdum. Bir nesneyi ki, gönlüme
koymadım ve hâtırıma getirmedim. Allahü teâlânın rızâsı
dısında bir nesneyi gönlüme sokmadım.
Otuzüçüncü Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” buyurdu: (Ebû Bekr benim görür gözümdür ve isitir
kulagımdır.) Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretlerinin gözüne ve kulagına ta’n eden kimsenin gözleri kör
olsun. Yine buyurdu: (Ömer benim arkam [sırtım] ve sıgınagımdır.)
O hazretin arkasını ta’n eden kimsenin arkası kırılsın.
Buyurdu: (Osmân benim elimdir.) O Sultân-ı Enbiyânın elini
ta’n eden kimsenin eli kesilsin. Buyurdu: (Alî benim gömlegim-
– 486 –
dir.) Server-i âlemîn gömlegini ta’n eden kimsenin gömlegi parça
parça olsun. Haberde vârid olmusdur ki, kıyâmet gününde
ümmet-i Muhammedin güzîdeleri [seçilmisleri] ars önüne varırlar.
Âsîlerin ahvâllerini görürler ki, arz ederler. Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü teâlâ anh” der ki, yâ Rabbî, dogru sözlüleri bana
bagısla. Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” der ki, yâ
Rabbî! Âdilleri bana bagısla. Osmân “radıyallahü teâlâ anh”
der ki, yâ Rabbî! Hayâ edenleri bana bagısla. Alî “radıyallahü
teâlâ anh” der ki, yâ Rabbî! Civânmerdleri bana bagısla. Muhammed
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
buyurur; yâ Rabbî, fakîrleri bana bagısla.
Otuzdördüncü Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” oturmus idi. Cebrâîl aleyhisselâm geldi.
Cehennem kıssasını söyledi. Ümmet-i Muhammedin günâhkârlarının
Cehenneme gideceklerini söyledi. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” üzülüp, mahzûn oldular. Çihâr
yâr-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri birbirine
bakısdılar. Dediler, ne dersiniz? Ebû Bekr “radıyallahü
anh” buyurdu: Ben onların günâhlarının yarısını götürürüm.
Ömer “radıyallahü anh” buyurdu: Ben de yarısını götürürüm.
Osmân “radıyallahü anh” buyurdu: Ben Allahü teâlâ ve tekaddes
hazretlerine düâ ederim. Tâ beni onlara fedâ etsin. Beni o
kadar büyük [iri] yapsın ki, Cehennemde onların bütün yerlerini
doldurayım. Onlara girecek yer kalmasın. Alî “radıyallahü
anh” buyurdu: Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri bana o kadar
kuvvet versin ki, sırâtın kösesini düz tutayım. Tâ ki, onlar
selâmetle sırâtı geçsinler. Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri,
Meryem sûresi 85.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (O gün müttekîleri
rahmân huzûrunda elçiler olarak hasr ederiz) buyurmusdur.
Âyet-i kerîmedeki (Vefd) kelimesi Sahâbelerdir. Kıyâmet
günü olunca, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin
hizmetinde ve ümmet-i Muhammedin sefâ’atinde kıyâm
gösterirler.
Otuzbesinci Menâkıb: Rivâyet olunmus ki, Ebû Nevâs bir
sâir idi. Ömrünü günâh ile geçirmis, hüsrân ile sonuna götürmüs,
amel defterini de simsiyâh etmisdi. Öldükden sonra, bunca
günâhkârlıgı ile, rüyâda gördüler. Süâl etdiler ki, Allahü
– 487 –
Sübhânehü ve teâlâ sana ne mu’âmele etdi. Cevâb verdi ki, Çihâr
yâr-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin
ve diger sahâbîlerin medhleri hakkında yazmıs oldugum
dört beyt sebebi ile beni bagıslayıp, afv etdi. O beytleri evimin
falan yerine koymusdum. Rü’yâyı gören varıp, bu beytleri ta’rîf
edilen yerde yazılmıs buldu:
Sâhib-i gâr Atîki [Ebû Bekri], sevdigim gibi derim,
Ebû Hafsı [Ömeri] ve Onu sevenleri severim.
Râzı olmadım Seyhin, ben evinde katline,
Çok severim, Seyhi [Osmânı] de Alîyi de.
Bence bütün sahâbe önderdirler ilmde,
Aksini söyliyenler, yara açarlar bu dinde.
Yâ Rab! Sen bilirsin hepsini sevdigimi,
Onların hurmetine, âzâd et nârdan beni.
Otuzaltıncı Menâkıb: Süleymân bin Zekvân adında, zâhid,
derecesi çok yüksek, tatlı bir kimse oldugu rivâyet edilen bir
kimse var idi. O der ki: Benim bir komsum var idi. Müfsid ve
asagı bir kimse idi. Gündüz pazarda olurdu. Gece gelir serâb
içerdi. Bana çok cefâ verirdi. Âciz oldum. Ogluma dedim, gel;
bu mahalleden bir baska mahalleye gidelim. Bunu görmiyelim.
Kalkdık, bir baska mahalleye gitdik. Orada oturduk. Sonra, o
adam öldü. O öldükden sonra, vatan-ı aslîmize geldik. Gecelerden
bir gece, bir kimse kapıyı çaldı. Çıkıp, kapımı açdım. Bir
merd gördüm ki, ayagı yerde, ama, o kadar yukarı bakdım, yüzünü
göremedim. Bana dedi ki, dısarı gel. Ben dedim, korkarım.
Korkma, dısarı gel, benim ardımca yürü. Ben de dısarı çıkdım
ve izince gitdim. Kabristâna vardık. Bir mezâr üzerinde
durduk. Bana dedi ki, bu mezârı aç. Ben de o mezârın topragını
açıp, lahdin kerpicine erisdim. Dedi ki, kerpici kaldır. Kerpici
kaldırdıgım gibi, bir bagçe gördüm ki, nihâyeti yok. Ve orta
yerinde bakdım bir taht kurulmus. Üzerinde elvân dösekler dösenmis.
O müfsid dedigim merd onun üzerine oturmus. Bana
dedi ki, bu merdi tanır mısın. Ben dedim, bu benim komsumdur.
Ben mahalleyi bunun yaramazlıgı yüzünden terk etmisdim.
Bana acâib gelmisdi [Hayretler içinde kaldım]. O Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretleri hakkı için ki, sana bu kerâmeti vermis-
– 488 –
dir. Söyle ki, o merd bu kadar fısk ve fücûr ile bu mertebe-i aliyyeye
ne sebeble erismisdir. O dedi, hakîkaten, bu adam senin
dedigin gibi idi. Lâkin, bir iyi âdeti var idi. Ben dedim, Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretleri için, o âdeti beyân eyle. Dedi, âdeti
bu idi ki, farz nemâzı kılıp, selâm verip, nemâzdan çıkdıkdan
sonra, (Yâ Rabbî! Ebû Bekre, Ömere, Osmâna ve Alîye “radıyallahü
anhüm” rahmet et) diye düâ okurdu. Bu kıssadan
ma’lûm oldu ki, her kim Çihâr yâre muhabbet besler ise; Allahü
teâlâ ve tekaddes hazretleri o kimseye ne kadar mücrim ve
günâhkâr dahî olsa da rahmet eyler.
Otuzyedinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri islâmı âsikâre eyledigi vaktde, âlemin zulmeti
cemâli nûrânîsi ile münevver oldu. Her tarafa elçiler ile mektûblar
gönderdi. Bütün insanları, karadan ve denizden, dag ve
ovadan Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine da’vet etdi. Dıhye
“radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini nâme [mektûb] ile rûm
sâhı Kaysere gönderdi. Dıhye “radıyallahü anh” rûm diyârına
vardıkda, Kaysere haber verdiler. Mekke-i mükerremede Peygamberlik
da’vâsı eden Muhammed Mustafâdan “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” elçi gelmisdir, kapıda durur. Rûm Kayseri,
çagırın içeri gelsin, dedi. Dıhye “radıyallahü anh” der ki,
ben içeri girdim. Mektûbu Kaysere sundum. Kayser mektûbu
benden alıp, ayaga kalkdı. Bası üzerine koydu. Gözlerine sürdü
ve öpdü. Sonra mektûbu açdı. Önüne koydu. Davûl ve kös çalınmasını
söyledi. Cümle reâyası [devlet adamları] toplandılar.
Kayser, hatîblerin minbere çıkdıkları gibi yüksek bir yere çıkdı.
Zîrâ minber yok idi. Sonra yüksek ses ile dedi ki, ey kavmim, bilin
ve âgâh olun ki, o merd ki, Mekke-i mükerremede risâlet
da’vâsı eder. Bu mektûbu bize göndermisdir. Cümlemizi hak dînine
da’vet etmisdir. Siz ne dersiniz ve ne cevâb verirsiniz. O
kavm birden feryâd edip, bagırdılar. Dediler ki, sen nasâra dînine
kötülük yapmak istersin ve baska bir dîne girmek istersin.
Kayser dedi ki, elem çekmeyiniz. Murâdım sizi tecrîbe etmek
idi. Göreyim dinlerine nusret ederler mi. Geri dönün. Selâmetle
evinize varınız. Kayser de kalkıp, serâyına vardı.
Dıhye “radıyallahü anh” der ki, bir gün Kayser beni çagırdı.
Kayserin yanına vardım. Yalnız idik. Elimi tutup, serâyına ilet-
– 489 –
di. O serâydan içeride bir baska serâya götürdü. Sonra bir odanın
kapısını açdı. Gâyet süslü ve çok insan sûretleri o odada
naks edilmisdi. Bana dedi ki, yâ Dıhye, bu üçyüzonüç Nebînin
sûretleridir ki, Îsâ aleyhisselâm bu dıvârda naks edilmisdir.
Dıhye der ki, ben o sûretlere nazar ederken [bakarken], nâgâh,
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hilye-
i serîfine gözüm takıldı. O sûretler [resmler] arasında, ondördüncü
ayın yıldızlar arasında parladıgı gibi parlıyor idi. Ben
dedim ki, bu bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafâ “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sûret-i serîfidir.
Kayser dedi, dogru söylersin; ben de kitâblarımızda böyle buldum.
Dıhye der ki, bakdım o Serverin sag yanında bir sûret gördüm;
oturmus. Kayser bana dedi; bu kimdir. Ben dedim, Ebû
Bekr-i Sıddîkin sûretidir. Sol yanında oturmus birini gördüm.
Yüksek ve heybetli, uzun boylu idi. Kayser dedi, bu kimdir.
Ben dedim, Ömer bin Hattâbın sûretidir. Kayser dedi, ben de
kitâbda böyle bulmus idim. Birini dahî gördüm, önünde hayâ
ile oturmus. Kayser dedi, bu kimdir. Ben dedim, Osmân bin Affânın
sûretidir. Kayser dedi, ben de kitâbda böyle bulmus idim.
Birini dahî gördüm, ardında; dalkılınç olmus durur. Kayser dedi,
bu kimdir. Ben dedim, Alî bin Ebî Tâlibin sûretidir. Kayser
dedi, dogru söylersin. Bizim kitâbımızda da böyledir. Dıhye der
ki, Mekke-i mükerremeye döndüm. Resûlullahın “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîfine vardım. Kayserin kıssasını
haber verdim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdular ki: (Kayser dogru söylemis. Kayser dogru söylemis.
Yâ Dıhye! Onlar beni ve benim Eshâbımı bilirler. Ammâ, ezelî
sekâvet bedbahtlık ki, onlara erismisdir; zarûrî olarak mahrûm
olup, Cehennemlik olurlar.)
Otuzsekizinci Menâkıb: Ey müslimânlar, muvahhidler ve
sünnîler. Bu makâmda çok sirin bir kelâm edelim; insâallahü
teâlâ. Ma’lûm ola ki, her ikbâl ve devlet, salâh ve se’âdet, çok
ve az, Allahü teâlâ âlemde halk etmisdir. O devlet, ikbâl ve salâh
ve se’âdetin aslını ve beyânını dört seyde koymusdur. O
cümlenin hudûdunu ve sayısını Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden
gayri kimse bilmez. Lâkin o mikdâr bu hâlde bu fakîr
ve bîçârenin fehminde ve ilmindedir. Isitin ve hâtırınızda tutun.
– 490 –
1– Allahü Sübhânehü ve teâlâ, çok memleketlerde zemânın
salâhını [düzenini] dört sey ile te’mîn etmisdir. Yaz, kıs, behâr,
güz.
2– Dünyânın salâhını dört seyde koymusdur. Nebîler “aleyhimüsselâm”
ve âlimler, hâkimler ve bezîrgânlar [tüccârlar].
3– Cennetin salâhını dört seyde koymusdur. Altın ve gümüs,
cevher ve nûr.
4– Cehennemin sıkıntısı dört seydedir. Bend [Zincirden bag
bukagı], gul [demir tasma], çâh [ates kuyusu] ve zulmet [karanlık].
5– Gök yüzünün büyüklügünün [yüksekliginin] salâhını dört
seyde koymusdur. [Ya’nî düzeni dört sey iledir.] Yıldız, ay, günes
ve melekler.
6– Yer bostânının [yeryüzünün] salâhını [düzenini] dört seye
baglamısdır. Toprak ve su, ates ve rüzgâr [yel].
7– Kur’ân-ı azîm-üs-sân dört seyden hâsıl olmusdur. Harf ve
kelime, âyet ve sûre.
8– Îmânın kesfinin salâhını dört seye baglamısdır. Sabr ve
yakîn, cihâd ve adl.
9– Îmân ve sabrının salâhını dört seye baglamısdır. Havf
[korku] ve sevk, zühd ve murâkabe.
10– Îmân yakîninin salâhını dört seye baglamısdır. Hikmet
ve basîret, gayret ve sünnet.
11– Îmân cihâdının salâhını dört seye baglamısdır. Emr-i
ma’rûf ve nehy-i münker. Hamiyyet ve salâbet.
12– Îmân adlinin salâhını dört seye baglamısdır. Fehm ve
ahkâm-ı islâmiyye, ilm ve hilm.
13– Merdin [erkegin] kurtulusunu dört seye baglamısdır.
[Ya’nî kisinin se’âdetini dört seye baglamısdır.] Iyi adı olmak,
iyi bahtlılık, tevadu’ ve kanâ’at.
14– Kadının salâhını dört seye baglamısdır. [Ya’nî kadının
iyiligi dört sey iledir.] Gayret ve iffet, setr ve emânet.
15– Aklın salâhı dört sey iledir. Uygunluk, sükr edici olmak.
Sakınıcı olmak ve iyi isli olmak.
16– Tabî’atin salâhını dört seyde koymusdur. [Tabî’atin dü-
– 491 –
zeni dört sey iledir.] Harâret [sıcaklık], burûdet [sogukluk], rutûbet
[nem] ve yübûset [kuraklık].
17– Dînin salâhı dört sey iledir. Nemâz ve zekât, oruc ve hac.
18– Nemâzın salâhı dört sey ile meydâna gelir. Kıyâm, rükü’,
secde, kade-i ahîre.
19– Zekâtın salâhı dört sey iledir. Verici ve alıcı, nisâb ve hamûl
[mal].
20– Orucun salâhını dört seyde koymusdur. Oruca niyyet ve
imsâk ve ka’biliyyet, vakt.
21– Haccın salâhını dört seyde koymusdur. Ihrâm ve vukûf,
tavâf ve say’.
22– Gazâ etmenin salâhını dört seyde koymusdur. Kuvvet
ve gayret, sehâmet ve secâ’at.
23– Farzın salâhını dört seyde koymusdur. Sart ve rükn,
eb’az ve hey’et.
24– Insanın düzeni dört sey iledir. Yiyecek, içecek, giyecek
ve ev.
25– Dünyânın salâhını dört seyde koymusdur. Hil’at, hürmet,
muhabbet ve meveddet.
26– Yüzyirmidört bin Nebînin “aleyhimüsselâm” salâhı dört
Peygamberdedir. Âdem, Ibrâhîm, Mûsâ ve Muhammed Mustafâ
“alâ nebiyyinâ aleyhissalâtü vesselâm”.
27– Gökden inen kitâblar dört dânedir. Tevrât ve Incîl, Zebûr
ve Kur’ân-ı azîm-üs-sân.
28– Sehâdet kelimesini dört kelimeye koymusdur. Lâ ilâhe
illallah, Muhammedün Resûlullah.
29– Sûre-i ihlâsın salâhı dört âyetde yerlesdirilmisdir. Kul hü
... Allahü ... Lem ... Ve lem... .
30– Onsekizbin âlemin salâhını dört seyde koymusdur. Ars
ve Kursî, Lehv ve Kalem.
31– Doksandokuz esmâ-i hüsnânın salâhını dört ismde koymusdur.
Evvel ve âhır, zâhir ve bâtın.
32– Yedi kat gökün ve yedi kat yerin ehlinin hâl ve baglan-
– 492 –
tısının salâhını dört kimsede koymusdur. Cebrâîl ve Mikâîl, Isrâfil
ve Azrâîl “aleyhimüsselâm”.
33– Ulvî ve süflî âlem ehlinin salâhını dört seyde koymusdur.
Hareket ve sükûn. Ictimâ ve iftirak [toplanmak ve ayrılmak].
34– Âlimlerin salâhı dört sey iledir. Hak söylemek ve nasîhat
etmek. Ilmi büyük tutmak ve bildigi ile amel etmek.
35– Müteallim [talebe]lerin salâhı dört sey iledir. Hakkı isitmek,
nasîhat kabûl etmek. Ilm üzerine konusmak. Âlimi büyük
tutmak.
36– Pâdisâhların salâhı da dört sey iledir. Vilâyet, asker, vezîr
ve hazîne.
37– Reâyânın salâhı dört sey iledir. Sultânın adâleti. Infâk,
ülfet. Dostlar arasında ve düsmanlardan emîn olmak.
38– Zâhirin salâhı dört sey iledir. Göz ve kulak, el ve ayak.
39– Bâtının düzeni de dört sey iledir. Ilm ve akl, havf ve recâ
[korku ve ümîd].
40– Abdest dört sey ile temâm olur. Yüzü yıkamak ve kolları
yıkamak. Basını mesh etmek ve ayaklarını yıkamak.
41– Ayların salâhını dört seyde koymusdur. Receb, Zilka’de,
Zilhicce ve Muharrem.
42– Onsekiz bin âlemin din ve ibâdetinin salâhını, Çihâr
yâr-i güzînin muhabbetinde koymusdur. Bunlar, emîr-ül
mü’minîn Ebû Bekr-i Sıddîk, emîr-ül mü’minîn Ömer-ül Fârûk,
emîr-ül mü’minîn Osmân-ı Zinnûreyn, emîr-ül mü’minîn
Aliyyül Mürtedâdır “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Bunların
hepsini, tafsîl etdik. Her dörtden biri yerine getirilmez ise
veyâ birisi olmaz ise, o sey zâyi’ olur ve harâb olur. Eger, Allahü
teâlâ muhâfaza etsin, bir bedbaht ve bir devletsiz ve rezîl ve
bir asagılık, bir utanmaz ve yüzü kara, zerre kadar bu dört yâre
bugz ve adâvet ve düsmanlıgı begense ve kalbinde ona yer
etse, dünyâda ve âhıretde hüsrânda, ziyânda, mel’ûn ve bahtsız
olur. (Dünyâda ve âhıretde hüsrân, o kimseler içindir.)
Otuzdokuzuncu Menâkıb: (Münebbihât) kitâbından terceme
olunmusdur. [Bu kitâbı Ibni Hacer Askalânî yazmısdır.] O
– 493 –
haberleri ve sözleri beyân ederken, evvelâ Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hadîs-i serîflerini nakl
eder. Sonra Çihâr yâr-i güzînin o hadîs-i serîfe muvâfık tertîbi
ile her birinden bir eser (söz) nakl eder.
Iki maddeli kıymetli sözler: Rivâyet olunmus ki, Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir hadîs-i serîfde
buyurdular ki: (Iki haslet [özellik] vardır ki, o ikisinden efdal
birsey yokdur. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine îmân getirmek.
Müslimânlara fâideli olmak.) Ebû Bekr “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmusdur: (Bir kimsenin
azıksız kabre girmesi, gemisiz denize girmesi gibidir.) Ömer
“radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Dünyânın izzeti
mal iledir. Âhıretin izzeti amel iledir.) Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Dünyâ gammı kalbe zulmetdir.
Âhıret gammı kalbe nûrdur.) Alî “radıyallahü teâlâ anh”
hazretleri buyurdu ki: (Bir kimse ilm talebinde olsa, Cennet de
onu taleb eder. Bir kimse ma’siyyet talebinde olsa, nâr [Cehennem]
da onu taleb eder.)
Üç maddeli kıymetli sözler: Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Bir kimse geçim
darlıgından sikâyetci oldugu hâlde sabâha çıksa, Rabbinden sikâyet
etmis gibi olur. Bir kimse dünyâ isi için üzülerek [mahzûn
oldugu hâlde] sabâha çıksa, Allahü teâlâyı darıltmıs olarak sabâhlamıs
olur. Bir kimse tevâdu’ etse bir zengine zenginliginden
ötürü, dîninin üçde ikisi gider.) Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ
anh” hazretleri buyurdu ki: (Üç seye üç sey ile ulasılmaz.
Zenginlige arzû ile erisilmez. Yigitlige boya ile [süslenmekle]
erisilmez. Sıhhate devâlar [ilâclar] ile erisilmez.) Ömer “radıyallahü
teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Insanlar ile güzel geçinmek
aklın yarısıdır. Güzel süâl sormak ilmin yarısıdır. Güzel
tedbîr ma’îsetin yarısıdır.) Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri
buyurdu ki: (Bir kimse dünyâyı terk etse, Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretleri o kimseyi sever. Bir kimse günâhları terk
etse, melekler o kimseyi sever. Bir kimse, baska insanlardan tama’ı
kesse, insanlar onu sever.) Alî “radıyallahü teâlâ anh”
hazretleri buyurdu ki: (Dünyâ ni’metlerinden ni’met olmak cihetinden,
islâm sana kifâyet eder. Dünyâ mesgûliyyetinden sa-
– 494 –
na ibâdet etmek, mesgûl olmak cihetinden kifâyet eder. Ibret
almak cihetinden ölüm sana kifâyet eder.)
Dört maddeli kıymetli sözler: Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri Ebû Zer “radıyallahü teâlâ anh”
hazretlerine buyurdular ki: (Yâ Ebâ Zer! Gemiyi yenile. Muhakkak
ki, deryâ derindir. Azık al, zîrâ yolculuk uzundur. Yükünü
hafîf et. Zîrâ geçilmesi zor geçitler var. Amelini hâlis eyle.
Zîrâ; hâlisi-bozugu ayıran Basîrdir.) Yine Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Yıldızlar gök ehli
için emândır. Ne zemân ki yıldızlar gök ehlinin üzerine dökülür;
kazâ nâzil olur. Benim eshâbım da ümmetim üzerine
emândır. Ne vakt eshâbım zâil olursa, ümmetim üzerine kazâ
nâzil olur. Eshâbım üzerine de ben emânım. Ben gitdim, eshâbım
üzerine kazâ nâzil olur. Daglar yer ehli için emândır. Ne
zemân ki daglar yer üzerinden gitdi. Yer ehli üzerine kazâ nâzil
oldu.)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Dört sey vardır
ki, dört sey ile temâm olur. Nemâz, secde-i sehv ile temâm
olur. Oruc sadaka-ı fıtr ile temâm olur. Hac fidye ile temâm
olur. Îmân cihâd ile temâm olur.) Ömer “radıyallahü teâlâ anh”
hazretleri buyurdu ki: (Deryâlar dörtdür: Allahü teâlâ hazretlerinin
rahmeti, günâhlar için deryâdır. Nefs, sehvetler için deryâdır.
Ölüm, ömrler için deryâdır. Kabr, nedâmetler [pismânlıklar]
için deryâdır.) Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri
buyurdu ki: (Dört sey vardır ki, zâhirleri fazîletdir. Ve bâtınları
farzdır. Kur’ân-ı azîm-üs-sânın tilâveti fazîletdir. Onunla
amel farzdır. Insanlara ihsân etmek fazîletdir. Hasımları birbirinden
râzı etdirmek farzdır. Sâlihler ile berâber bulunmak fazîletdir.
Yapdıklarına uymak farzdır. Hastaları sormak fazîletdir.
Vasıyyetlerini kabûl etmek farzdır.) Alî “radıyallahü teâlâ
anh” hazretleri buyurdu ki: (Bir kimse Cennete müstak olsa
[Cenneti arzû etse], hayrlı islere kosar. Bir kimse atesden [Cehennemden]
korksa, sehvetlerinden kendini men’ eder. Bir
kimse ölümü yakın bilse, dünyâ lezzetlerinden sakınır. Bir kimse
dünyâyı bilse [tanısa], musîbetler ona hor olur [musîbetlerin
te’sîrinde kalmaz].)
Bes maddeli kıymetli sözler: Resûlullah “sallallahü teâlâ
– 495 –
aleyhi ve sellem” hazretleri, bir hadîs-i serîfde buyurdular ki:
(Her kim bes nesneyi hakîr ve hor görse, bes nesneden mahrûm
olur. Bir kimse ulemâyı hakîr görse, dinden mahrûm olur ve dînine
ziyân eder. Bir kimse ümerâyı [âmirleri] hakîr görse, dünyâdan
mahrûm olur. Bir kimse akrabâsına istihfâf etse [hafîf
görse], mürüvvetden mahrûm olur. Bir kimse kendi ehline istihfâf
etse [asagı görse], ma’îsetden mahrûm olur. Bir kimse
komsularına istihfâf etse [asagı görse], menfe’atlerinden mahrûm
olur.) Yine Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
hazretleri, bir hadîs-i serîfde buyurdular ki: (Muhakkak Allahü
tebâreke ve teâlâ hazretleri bir kimseye bes seyi hâzırlamadan
bes seyi vermez. Bir kimseye, ni’metini artdırmasını hâzırlamadıkça
sükr vermez. Kabûl etmegi hâzırlamadıkça düâ vermez.
Afv etmegi hâzırlamadıkça istigfâr vermez. Kabûl edecegini hâzırlamadıkça
tevbe vermez. Karsılıgını hâzırlamadan sadaka
verdirmez.)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden mervîdir.
Buyurdular ki: (Bes zulmetin bes ısıgı vardır. Dünyâ zulmetdir.
Isıgı, tâ’atdır. Günâh zulmetdir. Isıgı tevbedir. Kabr zulmetdir.
Isıgı, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullahdır. Âhıret karanlıkdır.
Bunun ısıgı, sâlih ameldir. Sırat karanlıkdır. Isıgı, yakîndir.)
(Münebbihât)dan bizde olan nüshasında, kabr zulmetine
ısık, Lâ ilâhe illallah, yazılıdır. Lâkin Ebû Bekr “radıyallahü
teâlâ anh” hazretlerinin menâkıb-ı serîflerinde zikr olundu ki,
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” Lâ ilâhe illallah Muhammedün
Resûlullah sözlerini birbirinden ayrı dememisdir. Son menâkıbda
mufassal beyân olunmusdur. Bu âdet-i serîfleri bozulmasın
diye, burada da berâber yazıldı. En dogrusunu Allahü
teâlâ bilir.
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden mervîdir.
Merfû olarak, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
buyurdu ki, (Eger böyle olmasa idi, ya’nî Allahü âlem, bu sehâdete
magrûr olup, ibâdete ve tâ’ate tenbellik edip, gevsek
davranmasalardı, bes kimseye sehâdet ederdim ki, muhakkak
onlar Cennet ehlindendir. Birisi, ıyâl [çoluk-çocuk] sâhibi olan
kimse. Birisi, zevci ondan râzı olan hanım. O hanım ki, mehrini
ve çeyizini zevcine hediyye eder. Birisi o kimse ki, vâlideyni
– 496 –
[anne-babası] ondan râzı olur. Birisi o kimse ki, günâhdan tevbe
eder.)
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden mervîdir. Buyurdu
ki: (Bes nesne müttekîler alâmetlerindendir. Dînini ıslâh
eden kimseler ile oturmak. Fercinin ve lisânının üzerine gâlib
olmak. Kendisine dünyâdan erisen çok seyi vebâl görmek. Âhıretden
az bir sey erisirse, onu kendisine ganîmet bilmek. Harâm
olur korkusu ile halâlden mi’desini çok doldurmamak. Baskalarını
kurtulmus, kendisini helâk olmus bilmek.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden mervîdir. Buyurdu
ki: (Bes haslet olmasaydı, insanların hepsi sâlih olurlar idi.
Câhillige kanâ’at etmek. Dünyâya harîs olmak. Malın fazlasına
cimrilik. Reyde, fikrde ucb, kendini begenmek.)
Altı maddeli kıymetli sözler: Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Altı sey, altı vatanda
[mahalde, hâlde] garîbdir. Mescidler, içinde nemâz kılmıyan
kavm arasında garîbdir. Okumıyanlar arasında Kur’ân-ı kerîm
garîbdir. Kur’ân-ı kerîm, fısk isleyenler yanında garîbdir. Kötü
huylu, zâlim kocanın elindeki sâliha kadın garîbdir. Kendini
dinlemiyen kavmin arasındaki âlim garîbdir. Kötü huylu kadının
elindeki sâlih zevc garîbdir. Allahü teâlâ onlara kıyâmet gününde
elbette rahmet nazarı ile bakmaz.)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Iblîs,
önünde durur. Nefs, sagında durur. Hevâ solunda durur.
Dünyâ arkanda durur. Etrâfında a’zâlar durur. Cebbâr [mekânlı
olmıyan] seni devâmlı görür. Iblîs, seni dînini terk etmekden
yana da’vet eder. Nefs, seni ma’siyyetden yana da’vet eder. Hevâ,
sehvetlerden yana da’vet eder. Dünyâ, kendini âhırete tercîhden
yana da’vet eder. A’zâlar [uzvlar], günâh islemekden yana
da’vet eder. Cebbâr, seni Cennet ve magfiretden yana da’vet
eder. Her kim ki, iblîse icâbet ederse, dîni gider. Her kim ki,
nefse icâbet etdi, rûhu necât bulmaz. Her kim ki, hevâya icâbet
ederse, akl ondan gider. Her kim ki, dünyâya icâbet ederse, âhıreti
gider. Her kim ki, a’zâlara [uzvlara] icâbet ederse, Cennet
elinden gider. Her kim ki, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerine
icâbet ederse, bütün fenâ ve zararlı seyler ondan gider. Bütün
hayrlara nâil olur.)
– 497 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:32
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Muhakkak Allahü
teâlâ hazretleri altı nesneyi altı nesnede gizledi. Rızâ-ı serîfini
tâ’atda gizledi. Gadabını ma’siyyetde gizledi. Ism-i a’zamını
Kur’ân-ı kerîmde gizledi. Evliyâsını insanlar arasında gizledi.
Ölümü, ömr içinde gizledi. Kadr gecesini Ramezân-ı serîf içinde
gizledi. Salât-ı vustâyı bes vakt içinde gizledi.)
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Muhakkak ki,
mü’min altı nev’ korkudadır. Birisi, Allahü Sübhânehü ve teâlâ
hazretleri cânibinden [tarafından] korkudadır ki, onun rûhunu
ânîden alır, diye. Ikincisi, hafaza melekleri cihetinden korkudadır
ki, onun üzerine yazdıkları nesne sebebi ile, kıyâmet gününde
rüsvay olur. Üçüncü, seytân cânibinden korkudadır ki, onun
amelini bâtıl eder. Dördüncü, melek-ül-mevt hazretleri cânibinden
korkudadır ki, gafletde iken rûhunu alır. Besinci, dünyâ
cânibinden korkudadır ki, dünyâya magrûr olup, dünyâ onu
âhıretden mesgûl eder. Altıncı, ehl-i ıyâl cânibinden korkudadır
ki, onlar ile mesgûl olup, onlar onu Allahü teâlânın zikrinden
mesgûl ederler.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdular ki: (Altı
hasleti bulunduran kimseler, Cennete çagrılan yolların hiçbirini
terk etmez. Nâra [Cehenneme] götürecek yolların hiçbirine
varmaz. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerini bilip, ona tâ’at
etmek. Seytânı bilip, ona ısyân etmek. Bâtılı bilip, ondan sakınmak.
Hakkı bilip, ona ittibâ’ etmek. Âhıreti bilip, onu taleb etmek.
Dünyâyı bilip, onu terk etmek.)
Yedi maddeli kıymetli sözler: Ebû Hüreyre “radıyallahü
teâlâ anh” rivâyet etmisdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü Sübhânehü ve teâlâ
hazretleri, yedi kimseyi, Ars-ı azîmin gölgesinde o günde gölgelendirir.
O gün Ars-ı azîmin gölgesinden baska gölgelenecek
yer olmaz. Yalnız Ars-ı azîmin gölgesi olur. Bunlar:
1– Âdil devlet baskanı,
2– Allahü teâlâya tâ’atde bulunarak yetisen genç,
3– Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerini tenhâlarda zikr
edip ve gözlerinden Allahü teâlânın korkusundan yas akıtan
kimse,
– 498 –
4– Kalbi mescide baglı olan kimse,
5– Sag elinin verdigi sadakayı, sol elinin bilmedigi kimse,
6– Birbirini Allahü teâlâ için seven iki kimse,
7– Bir cemâl sâhibi kadın [güzel kadın] kendisini da’vet etdigi
zemân, ondan kaçıp, Âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlâdan
korkarım diyen kimse.)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Bahillerin
[cimrilerin] malı, yedi belâdan birinde olur [birine ugrar]. Mîrâs
yiyen bir vârisi, malını isrâf eder, onu Allahü teâlâ hazretlerinin
tâ’atinden baska yerde harcar. Veyâ Allahü teâlâ ve tekaddes
hazretleri o bahilin [cimrinin] üzerine bir eziyyet edici
kimseyi [zâlimi] musallat eder. Onun malını, onun nefsini hor
ve zelîl etdikden sonra alır. O bahili [cimriyi] bir sehvet harekete
getirir ki, o sehvet ile uygunsuz isler yaparak malını ifsâd
eder. Onda bir düsünce peydâ olur. Iftihâr [ögünmek] için bir
binâ yapar. Yâ bir fâidesiz harâbeyi ta’mîr eder. Malını onlara
sarf eder. Yâ dünyâ âfetlerinden bir âfet peydâ olur. Suda
gark olur, hırsız çalar veyâ ona dâimî bir dert erisir. Malını
doktorlara yidirir. Yâ malını bir mekânda saklar. Sonra unutur.)
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Çok
gülen kimsenin heybeti az olur. Çok saka yapan istihfâf edilir
[hakîr görülür]. Çok konusan çok yanılır. Çok hatâ edenin hayâsı
az olur. Hayâsı az olanın vera’ı az olur. Vera’ı az olanın kalbi
ölü olur. Kalbi ölü olanı Allahü teâlâ Cehenneme dâhil
eder.)
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Allahü tebâreke
ve teâlâ hazretleri [Kehf sûresi 82.ci âyet-i kerîmesinde meâlen],
(Onun altında ikisine âid hazîne var idi) buyurdu. O kenz
altından bir levha idi. Onda yedi satır var idi. 1– Ben teaccüb
ederim [sasarım] o kimseye ki, muhakkak, bütün isler takdîr iledir.
Hâlbuki o kimse kaçırdıgı seyler için üzülür. 2– Sasarım o
kimseye ki, ölümü bildigi hâlde güler. 3– Sasarım o kimseye ki,
Cehennemi bildigi hâlde günâh isler. 4– Sasarım o kimseye ki,
Cenneti bildigi hâlde istirâhat eder. 5– Sasarım o kimseye ki, Al-
– 499 –
lahü tebâreke ve teâlâ ve tekaddes hazretlerini bildigi hâlde,
baskasını zikr eder. 6– Sasarım o kimseye ki, dünyânın fânî oldugunu
bildigi hâlde içindekilere ragbet eder. 7– Sasarım o kimseye
ki, Kıyâmetde hesâba çekilecegini bildigi hâlde mal biriktirir.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden süâl olundu ki:
(Gökden agır olan nedir, yerden genis olan nedir, denizden engin
olan nedir, atesden sıcak nedir, tasdan katı nedir, Zemherîrden
soguk nedir, zehrden acı olan nedir?) Alî “radıyallahü teâlâ
anh” cevâb verdi ki: (Gökden agır olan, temiz bir kimseye iftirâ
etmekdir. Yerden genis olan; Hak, dogru olan seydir. Denizden
engin olan, kanâ’at eden kalbdir. Atesden sıcak olan,
zulm eden sultândır. Tasdan katı olan, münâfıkın kalbidir.
Zemherirden soguk olan; levm eden, kınayan kimseye ihtiyâcını
arz etmekdir. Zehrden acı olan, sabr etmekdir.)
Sekiz maddeli kıymetli sözler: Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretleri bir hadîs-i serîflerinde buyurdular
ki: (Sekiz sey, sekiz seyden doymaz. Göz nazardan [bakmakdan].
Yer yagmurdan. Kadın erkekden. Âlim ilmden. Süâl soran
sormakdan. Harîs, mal yıgmakdan. Deryâ [deniz] sudan.
Ates odundan.)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki:
(Sekiz sey, sekiz seyin zînetidir: Iffet, fakrin süsüdür. Sükr, zenginligin
süsüdür. Sabr, belânın süsüdür. Tevâdu’, hasebin [asâletin]
süsüdür. Hilm, ilmin süsüdür. Çok aglamak korkunun süsüdür.
Basa kakmamak, ihsânın süsüdür. Husû’ nemâzın süsüdür.)
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Bir
kimse fuzûlî konusmagı [fazla, lüzûmsuz konusmagı] terk etse,
ona hikmet bagıslanır. Bir kimse fuzûlî bakmagı terk etse, ona
husû’ bagıslanır. Bir kimse fuzûlî yimegi terk etse, ona ibâdetin
lezzetini duymak bagıslanır. Bir kimse gülmegi terk etse,
ona heybet bagıslanır. Bir kimse mîzâhı [sakalasmagı] terk etse,
ona hüsn ve melâhat [güzellik ve tatlılık] verilir. Bir kimse
dünyâ sevgisini terk etse, ona âhıret sevgisi verilir. Bir kimse,
baskalarının aybı ile mesgûl olmagı terk etse, ona nefsinin
– 500 –
ayblarını ıslâh etmek nasîb olur. Bir kimse Allahü tebâreke ve
teâlâ hazretlerinin zât-i pâkinin keyfiyyetinden tecessüsü terk
etse, ona nifâkdan berâat bagıslanır [ya’nî o nifâkdan korunur].)
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Âriflerin
alâmeti sekizdir: Kalbi, korku ve ümîd iledir. Dili, hamd
ve senâ iledir. Gözleri, hayâ ve aglama iledir. Irâdesi, dünyâyı
terk etmek ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmakdır.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Husû’ olmıyan
nemâzda hayr yokdur. Bos söz konusulmanın terk edilmedigi
orucda hayr yokdur. Dikkat etmeden Kur’ân-ı kerîm
okumakda hayr yokdur. Vera’ olmıyan ilmde hayr yokdur. Sehâ
[cömerdlik] olmıyan malda [zenginlikde] hayr yokdur. Devâmlı
olmıyan ni’metde hayr yokdur. Ihlâs, ta’zîm ve tekrîm olmıyan
düâda hayr yokdur.)
Dokuz maddeli kıymetli sözler: Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” bir hadîs-i serîfde buyurdular ki, (Allahü teâlâ
Mûsâ “aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerine Tevrâtda vahy
etdi. Muhakkak hatâların anası üçdür. Kibr, hırs ve hased. Onlardan
altı hatâ dahâ dogdu. Temâmı dokuz oldu. O altı hatâ;
Tokluk. Uyku. Râhatlık. Mal sevgisi. Övünme sevgisi. Reîs olma
sevgisidir.)
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki:
(Âbidler üç sınıfdır. Her bir sınıfın alâmetleri vardır ki, o alâmetler
ile bilinir. Bir sınıfı, Allahü teâlâ hazretlerine korku yolu
ile ibâdet ederler. Bir sınıfı, ümîd yolu ile ibâdet ederler. Bir
sınıfı, muhabbet yolu ile ibâdet ederler. Birinci sınıf için üç alâmet
vardır: Sevdigi nesneyi bagıslar. Rabbinin râzı olmasına,
nefsinin gadabını degismez. Herhâlde Rabbinin emrini yapıp,
nehyinden kaçar. Ikinci sınıf için de üç alâmet vardır: Kendi
nefsini hakîr, asagı görür. Yapdıgı ihsânı kıymetsiz bulur. Akranlarını
[emsâllerini] üstün görür. Üçüncü sınıf için de üç alâmet
vardır: Herhâlde insanlara önder olur. Bütün insanların cömerdi
olur. Allahü teâlâya, halkın temâmının hakkında hüsn-i
zannı olur.)
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Iblîsin
– 501 –
zürriyyetinde dokuz nefer vardır ki sunlardır: Zenbûr; sokaklar
sâhibidir. Sokakda bayragını diker. Vetin; musîbetler sâhibidir.
Evân; sultân sâhibidir [onunla berâberdir]. Hefâf; serâbın sâhibidir
[onunla arkadasdır]. Mürre; mizmârlar [çalgılar] sâhibidir.
Lekûs, mecûsînin sâhibidir [onunla arkadasdır]. Müsavvit; yalan
haberler sâhibidir. Dâsim, hâneler, evler sâhibidir. Eger bir
sahs evine geldikde, Allahü teâlânın ism-i serîfini zikr etmezse,
o kisi ile hanımı arasında adâvet ve münâze’a vâki’ olur. Hattâ
aralarında talâk ve hul’ ve darb [dövme] vâki’ olur. Velhân; abdestde,
nemâzda ve diger ibâdetlerde vesvese verir.)
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Bir kimse bes
vakt nemâzını vaktinde, devâmlı kılsa, Allahü teâlâ ona dokuz
ikrâmda bulunur. Allahü teâlâ o kimseyi sever. Bedeni sıhhatli
olur. Melekler onu korurlar. Onun evine bereket nâzil olur. Sâlihlerin
sîmâsi, yüzünde zâhir olur. Allahü tebâreke ve teâlâ
hazretleri, onun kalbini yumusak kılar. Sıratdan simsek gibi geçer.
Allahü teâlâ hazretleri onu Cehennemden korur. (Onlar
üzerine korku ve hüzn dahî olmaz) kelâmı ile medh edilenler ile
berâber olur.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (Aglamak
üç seydendir. Birisi, Allahü teâlâ korkusundan, ikincisi, gadabından,
üçüncüsü, kat’iyyet-i hasyetinden. Birinci aglamak, günâhlara
keffâretdir. Ikinci aglamak, ayblarının temizlenmesidir.
Üçüncü aglamak, vilâyet ve mahbûbun rızâsıdır. Günâhlarının
temizlenmesinin semeresi, kurtulusdur. Ayblardan temizlenmenin
semeresi, Na’îmde olmakdır. Vilâyet ve mahbûbun rızâsının
semeresi Allahü teâlâyı rü’yetdir.)
On maddeli kıymetli sözler: Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” bir hadîs-i serîflerinde buyurdular ki: (Misvâk
kullanmaga devâm ediniz! Zîrâ onda on haslet vardır. Agzı temizler.
Allahü teâlâ ondan râzı olur. Seytânı gadaba getirir. Hafaza
melekleri onu severler. Dis etlerini kuvvetlendirir. Balgamı
keser. Agız kokusunu güzellesdirir. Safra harâretini söndürür.
Göze cilâ verir. Agız kokusunu keser.) Misvâkı kullanmak
sünnetdir.
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki:
– 502 –
(Allahü teâlâ hazretleri on haslet ile kullarını âfâtdan koruyup,
mukarreblerin derecesine çıkarır: 1– Kanâ’at eden kalb ile devâmlı
sıdk. 2– Devâmlı sükr ile, kâmil sabr. 3– Hâzır zühd ile
devâmlı fakîrlik. 4– Aç karın ile devâmlı zikr. 5– Fâsılasız korku
ile devâmlı hüzn. 6– Mütevâzî beden ile devâmlı gayret. 7– Dâim
rahm ile devâmlı rıfk. 8– Hayâ ile devâmlı muhabbet. 9– Devâmlı
hilm ile fâideli ilm. 10– Sâbit akl ile dâimî îmân.)
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (On sey, on seyden
baskası ile düzgün olmaz, ıslâh edilemez: 1– Ilm, vera’dan
baskası ile ıslâh olmaz. 2– Amel, ilmsiz olmaz. 3– Korkusuz
kurtulus olmaz. 4– Sultân, adâletden baska sey ile ıslâh olmaz.
5– Asâlet [seref], edeb ile ıslâh olur. 6– Sevinç, emniyyet ile
olur. 7– Zenginlik, cömerdlik ile ıslâh olur. 8– Üstünlük tevâdû’
ile olur. 9– Fakîrlik, kanâ’at ile ıslâh olur. 10– Tevfîk olmadan
cihâd olmaz.)
Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki: (On
sey, muhakkak kayb edilmisdir: 1– Süâl sorulmıyan âlim. 2–
Amel edilmiyen ilm. 3– Kabûl edilmiyen dogru fikr. 4– Kullanılmıyan
silâh. 5– Nemâz kılınmıyan mescid. 6– Okunmıyan
Kur’ân-ı kerîm. 7– Fakîrlere verilmiyen mal. 8– Binilmiyen at.
9– Yalnız dünyâ için olan ilm. 10– Yol azıgı hâzırlanılmadan geçen
uzun ömür.)
Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyuruyor ki: (Mîrâsın
hayrlısı ilmdir. Rızkın en iyisi edebdir. Azıgın hayrlısı, takvâdır.
Sermâyenin en kazanclısı ibâdetdir. En iyi rehber sâlih
amellerdir. Arkadasın iyisi güzel huydur. Hilm, en iyi yardımcıdır.
Muhtâc olmamanın en iyisi kanâ’atdir. Yardımın hayrlısı
tevfîkdir. Terbiye edicilerin en iyisi ölümdür.) Buraya kadar
(Münebbihât)dan nakl olunmusdur.
Kırkıncı Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri, Âise-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ”
hazretlerinin mubârek evine vardı. Insanlık îcâbı karınları
acıkmısdı. Buyurdular ki, (Yâ Âise! Hiç bir yiyecek var mıdır?)
Mubârek sözlerini temâmlamadan, kapı çalındı. Kapıyı açdılar.
Gördüler ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir.
Resûlullah hazretleri “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
– 503 –
buyurdu ki: (Yâ Ebâ Bekr! Bu vakt gelmenize sebeb nedir?)
Ebû Bekr-i Sıddîk cevâb verdi ki, (Yâ Resûlallah! Üç gündür
bir ta’âm yimemisim. Açlık cânıma kâr etdi. Geldim ki, mubârek
dîdâr-ı serîfinizin müsâhedesi ile karnım tok olsun.) Bu konusma
sırasında iken, yine kapı çalındı. Kapıyı açdıkda, bakdılar
ki, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Sonra Alî
“radıyallahü teâlâ anh” geldi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdu: (Gelmenize sebeb nedir.) Buyurdular
ki, yâ Habîb-i Rabbil’âlemîn! Üç gündür yemek yimedik.
Çok acıkdık. Geldik ki, mubârek, emsâlsiz cemâlinizin müsâhedesi
ile, bu dagdagadan halâs olup, karnımız tok olsun.
Hazret-i Alî dedi ki, yâ Resûlallah. Üç gündür seyyidünnisâ Fâtıma-
tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleri ve imâmeyn-
i ciger gûseleriniz Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ
anhümâ” hazretleri de açlıkdan kat’î bunalmıslardır. Resûlullah
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: (Üç
gündür ben de ta’âm yimedim. Karnım açdır.) Hazret-i Alî dedi
ki, yâ Nebiyyallah! Dün yoldan geçerken, Mu’âz bin Cebelin
“radıyallahü teâlâ anh” havlusunda olan hurma agacında hurma
gördüm. Bunu söyleyince, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Kalkın, Mu’âzın evine gidelim!
Bizi hurma ile konuk etsin [müsâfir etsin]!)
Server-i Enbiyâ, Çihâr yâr-i güzîn hazretleri ile, Mu’âz hazretlerinin
kapısına gitdiler. Güçlükle vardılar. Vay basımıza,
vay cânımıza! Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sakaleyn ki, onsekizbin
âlem onun yüzü suyu hürmetine yaratılmısdır. Görünüz
hazret-i Çihâr yâr-i güzîn ile birlikde ne zahmetler çekmislerdir.
Allah saklasın, bir gün aç kalmıs olsak, basımıza kıyâmet kopar.
Dünyâ bize zindân olur. Eger Eshâb hazretlerinden birisi merkad-
ı serîflerinden [kabrlerinden] basını kaldırıp, bu zemânda
olan ümmet-i Muhammede nazar etse [baksa], teâccüb edip
[hayret edip] der ki, acabâ bunlar hangi milletdendir, hangi tâifedendir.
Hangi Peygamberin ümmetidir. Biz de insâf etsek.
Hergün dahâ iyiye mi gidiyoruz! Allahü teâlâ sânühü hazretleri,
bu sultânların hurmetine, kendi lutf, kerem, fadl ve ihsânı ile,
bizim o yüzümüzün karalıgına bakmayıp, afv buyursun. Biz âsî
ve mücrim kullarını dîdârı ile sereflendirsin. Âmîn! Yâ Rabbî,
âmîn diyen kullarını magfiret buyur.
– 504 –
Murâdımıza gelelim. Mu’âz hazretlerinin kapısına vardılar.
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri seslendi ki, yâ
Mu’âz! Devlet kusu basına kondu. Allahü teâlânın Resûlü kapına
geldi. Içeride olanlardan kimse duymadı. Mu’âzın bir küçük
kızcagızı var idi. O duydu. Annesini çagırdı. Yâ ana, yâ ana!
Ne yatarsın, hazret-i Ebû Bekr kapımıza geldi; çagırıyor. Annesi
kızı azarladı. Ne yalan söylersin; hiç bu vakt, hazret-i Ebû
Bekr kapımıza gelir mi? Kızı da, ne yapsın; yatdı. Birâz sonra,
Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çagırdı. Yine kız uyandı. Annesine
haber verdi. Annesi evvelki gibi azarladı. Birâz sonra da hazret-
i Alî “radıyallahü teâlâ anh” çagırdı. Yine kız uyandı. Annesine
haber verdi ki, yâ anne! Hazret-i Alî kapıya gelmis; çagırıp
durur. Annesi kızı, yine azarladı. Behey kız, deli mi oldun;
ne söylersin. Kız yine sükût edip, yatdı. Sonra, Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem”, (Yâ Mu’âz) diye seslendi. Kız
evvelki gibi uyanıp, dedi ki, yâ anne! Sana demedim mi ki, Ebû
Bekr, Ömer ve Alî kapıya geldiler. Bana inanmadın. Iste Sultân-
ı Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kendisi çagırır.
Annesi diledi ki, yine kızı red eylesin. Kız vâlidesine bakmayıp,
babasının yanına vardı. Resûlullah hazretlerinin sevkiyle babasını
çagırdı. Yâ baba, ne yatarsın. Devlet ve se’âdet kusu basına
kondu. Allahü teâlânın Resûlü “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
ve Ebû Bekr, Ömer ve Alî “radıyallahü anhüm” hazretleri
kapıya gelmislerdir. Hemen o sâat, hazret-i Mu’âz kızından
bu haberi isitince, acele ile yerinden kalkıp, kapıya kosdu. Kapıyı
açıp, dedi ki, devlet ve se’âdet Mu’âzın basına kondu. Habîbullah
hazretlerinin mubârek ayaklarının tozlarına yüz sürüp,
içeri buyurun, dedi. Fahr-i âlem hazretleri de, Eshâb-ı güzîn ile
içeri dâhil oldular. Ondan sonra buyurdular ki, (Yâ Mu’âz! Üç
gündür ben ve Eshâbım yemek yimemisiz! Dün Alî yoldan geçerken,
senin havlunda olan hurma agacında hurma görmüs.
Onun için geldik ki, bizi hurma ile müsâfir edesin.) Mu’âz “radıyallahü
teâlâ anh” dedi ki, yâ Nebiyyallah! O hurmaları bugün
düsürdük [agacından topladık]. Kimini biz yidik. Ba’zısını
fakîrlere ve komsularımıza ulasdırdık. Bir hurma kalmamısdır.
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri karsısına
bakdı. Bir büyük zenbil gördü. Hemen hazret-i Alîye buyurdu
ki, (Yâ Alî! Bu zenbili eline al! Bu gördügün hurma agacına
– 505 –
var. Benden selâm eyle! Ve söyle ki, Resûlullah senden hurma
taleb eder.) Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri o zenbili alıp,
hurma agacının yanına vardı. Peygamberin selâmını götürdü,
iletdi. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin izni ile hurma agacı
fasîh bir lisân ile selâmı aldı. Ta’zîm eyleyip, egildi. Sonra Allahü
teâlânın izni ile, agacda hurmalar doldu. Hazret-i Alî o
zenbili hurma ile doldurup, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem” huzûr-ı serîflerine getirdi. O hurmadan yidiler.
Bütün Eshâba ulasdırdılar. Hattâ o zenbili hurma agacına asdılar.
Resûlullah hazretlerinin dâr-ı bekâya intikâline kadar hiç
bosalmadı.
Kırkbirinci Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”
bir gün hastalandı. Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü
teâlâ anhüm” hazretleri iyâdetine [hasta ziyâretine] vardılar.
Hazret-i Alînin yanında bir tas bal var idi. Bu tas ile balı bunların
önüne götürdü. Tas ak, içindeki bal kızıl idi. O tasın içinde
kara bir kıl vardı. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ
anh” buyurdu ki, biz baldan, her birimiz bu üçü için bir misâl
getirmeyince yimeyiz. Kendisi buyurdu ki: (Dîn-i islâm tasdan
münevverdir [nûrludur]. Îmân baldan tatlıdır. Dînin hükmü
kıldan incedir.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu
ki: (Cennet tasdan münevverdir. Cennetin ni’metleri baldan
tatlıdır. Sırat köprüsü kıldan incedir.) Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdu ki: (Kur’ân-ı azîm-üs-sân tasdan münevverdir.
Kur’ân-ı kerîm okumak baldan tatlıdır. Kur’ân-ı kerîmin
tefsîri kıldan incedir.) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”
buyurdu ki: (Müsâfirin nûru tasdan münevverdir [nûrludur].
Müsâfirin sözü baldan tatlıdır. Müsâfirin gönlüne ri’âyet etmek
kıldan incedir.) Her biri kendi hâllerine münâsib kelâm buyurdular.
Kırkikinci Menâkıb: Birgün Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn
Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”,
Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri
ile oturur idi. Kudretden ortaya bir ak tas geldi. Içi ak bal ile dolu
idi. Üstünde bir ak kıl vardı Hayret etdiler. Resûlullah “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Gelin
her birimiz bu üçüne bir temsîl getirmeyince el sürmiyelim.)
– 506 –
Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Resûlullah
hazretleri bu tasdan nûrludur. Resûlullah ile konusmak
bu baldan tatlıdır. Resûlullahın sünnetini yerine getirmek bu
kıldan incedir.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu
ki: (Îmân bu tasdan nûrludur. Îmân getirmek bu baldan tatlıdır.
Îmân ile gitmek bu kıldan incedir.) Ondan sonra, Osmân
“radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: (Kur’ân-ı kerîm bu tasdan
nûrludur. Kur’ân-ı kerîm okumak bu baldan tatlıdır. Kur’ân-ı
kerîmin buyurdugunu tutmak bu kıldan incedir.) Ondan sonra
Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: (Müsâfirin yüzü bu tasdan
nûrludur. Müsâfir ile yemek yimek bu baldan tatlıdır. Müsâfirin
hâtırını yerine getirmek bu kıldan incedir.) Ondan sonra
hazret-i Âise “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdu ki: (Halâl [zevcin]
yüzü bu tasdan nûrludur. Halâli ile söylesmek bu baldan
tatlıdır. Halâlin hizmetini yerine getirmek bu kıldan incedir.)
Ondan sonra Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdu
ki: (Kız çocugun yüzü bu tasdan nûrludur. Annesini-babasını
sever olması bu baldan tatlıdır. Kız çocugunun aybsız evlenmesi
bu kıldan incedir.) Ondan sonra Fahr-i âlem “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ümmetimin yüzü bu tasdan
nûrludur. Ümmetim için sefâ’at bu baldan tatlıdır. Sefâ’atin
kabûl olması bu kıldan incedir.)
Kırküçüncü Menâkıb: Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ
anh” rivâyet eder. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” hazretleri se’âdethânesinden dısarı çıkdı. Yürümege
basladılar. Ben de ardınca gitdim. Bir mevzi’e vardı. Ben huzûruna
vardım. Karsısında selâm verip, oturdum. Buyurdu: (Neden
geldin, yâ Ebâ Zer!) Dedim, (Allahü teâlâ bilir.) O sırada
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Resûlullah hazretlerinin
sag tarafına oturdu. Sonra Ömer “radıyallahü teâlâ anh”
geldi. Ebû Bekrin sag tarafına oturdu. Sonra Osmân “radıyallahü
teâlâ anh” geldi. Ömerin sag tarafında oturdu. Sonra Alî
“radıyallahü teâlâ anh” geldi. Osmânın sag tarafında oturdu.
Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri
yerden yedi tâne tas aldı. Mubârek avucunun içinde tutdu. O
taslar tesbîh etmege basladılar. Söyle ki, onların sesini bal arısı
gibi isitir idim. Ondan sonra o tascagızları yere koydu. Sesleri
kesildi. Sonra onları kaldırdı, Ebû Bekrin eline verdi. Yine ev-
– 507 –
velki gibi tesbîhe basladılar. O da yere koydu. Sesleri kesildi.
Sonra yine Habîbullah hazretleri onları kaldırdı, Ömerin eline
verdi. Yine evvelki gibi tesbîh eylediler. O da yere koydu. Sesleri
kesildi. Yine onları yerden alıp, Osmânın eline verdi. Yine
tesbîh eylediler. O da yere koydu. Sesleri kesildi. Onları Alînin
eline verdi. Yine tesbîhe basladılar. O da yere koydu. Sükût eylediler.
(Sevâhid-ün nübüvve)den alınmısdır.
Kırkdördüncü Menâkıb: Çihâr yâr-i güzînin “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecma’în” medhini, bu menâkıb-ı serîfin toplayıcısı
ve yazarı olan âsî ve müsrif, Allahü teâlânın kullarının en hakîri
ve fakîri, Seyyid Eyyûb bin Sıddîk ibni Seyyid Alî bin Muhammed
el müstehir bi hazret bâbâ el mülekkab bi âcizî Urmavî
der ki, ceddi âlimiz olan hazret-i Bâbâ “kaddesallahü sirrehül’azîz
ve nevverallahü merkadehü ve ce’alel cennete mesvahü”
ba’zı vecd ve sekr hâlinde, huzûr veren, hikmet dolu bir kitâb
te’lîf etmislerdir. (Bâbâ) demekle söhret bulmusdur. O kitâba
mahsûs bir hikâye yazmısdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” hazretlerinin na’t-i serîfleri, medh-i serîfleri
beyânında ve Çihâr yâr-i bâ safâ “radıyallahü teâlâ anhüm”
hazretlerinin medh-i serîfleri beyânında. O hikâyeden de bir
mikdâr teberrüken yazalım. Nûr-ün alâ nûr olsun. Hikâye si’r
seklinde nakl edildi ve yazıldı.
Bir sözüm vardır, derim ey merdümân [insanlar],
Cânını mum eyleyip, önünce yan.
Dinler isen, bir hikâye söyleyim,
Mustafânın Çihâr yârın medh eyleyim.
Tabi’i merdâne isen gel beri,
Ger usanırsan da gâyet git geri.
Neyse ki, meclis bu dem biraz gider,
Ask ile dinledigin sana yeter.
Ask ile dinler isen ey din eri,
Nitekim bu tanıtır, her bir eri.
Var ise gözün yası sıga, gide,
Aç kulagı ki, bu söze yer ede.
– 508 –
Degme bir sözler gibi sanma bunu,
Kalb içinde mesrûr eyler ol cânı.
Basa yüzü sana dâim göstere,
Dünyâ âhır üstüne kanat gere.
Anun ile tanıyasın sen onu,
Maksûda ermek dilersen koy beni.
Ben diyenler maksûduna ermedi,
Bil yakîn kim hakka mahrûm olmadı.
Andan özge gayri görme aradan,
Dinlemiyen olur savıs git oradan.
Tabi’i iblîsligin ma’lûm ola,
Fi’li kubhun [kötü isin] karsına perde ola.
Dinleyen için derim ben bu sözü,
Yâ Ilâhî! meclise aç ol yüzü.
Ola ki, meclisimiz pür nûr ola,
Fikr-i vesvese kalbimizden dûr [uzak] ola.
Mü’min isen bir salevât ver ona,
Cümle melek isitip, kalsın dona.
Dinlesin ki, bunca dürûd kimedir,
[dürûd: medh, selâm, düâ]
Bu dürûdun biri ânda binedir.
Bu dürûd ki adı dilde söylenir,
Cümle esyâ ol dürûdu kullanır.
Ol dürûdu dîme dag ve tas söyler,
Ol dürûdun âhıri, asla yeter.
Kim onun yoluna verse bir dürûd,
Cânım önünce olsun onun sem’i od.
Odur sermâye, onun zülfün tut,
Görmemis âsık, orada böyle sevd.
Er isen sem’ ol, bu yolda yanasın,
Ne ise her harf isitesin kanasın.
Cân fedâ ol, bubde ol cânana sen, [bûb: yaygı]
Basına erisesin cânâne sen.
– 509 –
Ten olasın, câyı onu bilesin,
Cân ve dilden ona ikrâr veresin.
Çün yürürsen, dîninle yürü sen,
Çün bilesin aldın imdi biri sen.
Kim onun yoluna verse bir dinâr,
Koymaz onu tamu’da ki yandıra nâr.
Nâr onun içindir onu tanımaya,
Çâr-ı yârına onun inanmıya.
Her ki bu mâni’den almadı haber,
Kılmadı o nefsini zîr-ü zeber.
Baglamadı beline nûrdan kemer,
Kalbi kara, gözünü gaflet yumar.
Gaflet olmasa gözünde ey civân,
Sen seni her dem göresin hos iyân.
Cümle esyâ maksûdu sen oldugun,
Hem görürsün âna hayrân kaldıgın.
Kim ki tanıdı onu kurtuldu ol,
Ölü gördü nefsini Hak buldu ol.
Ey isiten sıdk söyle sâdık ol,
Ândan oldu, ehl-i Hakka dogru yol.
Bil onun dîni ulasmısdır sana,
Hâl onun zikri ulasmısdır sana.
Zî besâret bir tecellîdir gelir,
Hamdü lillah ki gönül dolmus gelir.

Çâr-i yârin mührü dâim sendedir,
Mustafânın mi’râcı seyrindedir.
Bil yakîn ki, lâyık oldun dergâha,
Hakkın feyzi her dem içindedir.
Cümle melek tesbîhi oldun bu kez,
Tesbîhine çarh olanlar bendedir.
– 510 –

Çâr-ı yârı münkir olan yazık ogul,
Sen bu medhi, bu âsîden yaz ogul.
Nerde olsan sen bunu okuyasın,
Rûha kuvvet, nefsini kakıyasın.
Azûben azgın yola gitmiyesin,
Mustafânın dînini unutmıyasın.
Küfrü îmânı bir yere katmıyasın,
Dünyâlıga özünü satmıyasın.
Dünyâyı gör, niceleri hor eyledi,
Tutdu zihnini, görmedi kör eyledi.
Rahmet-i Hakdan onu, kaçar eyledi,
Âhır onun yerini nar eyledi.
Ver salevât, gör tecelli-i safâ,
Mustafâya, hem Çâr-ı yâre bâ-safâ.
Bil ki onlar dînin çırâgıdır,
Ver salevât kalbinin duragıdır.
Ölü gönül Hak ile her dem dirile,
Rahmet-i Hak, gele kalbe dizile.
Hubb-ı dünyâ kalb içinden sürüle,
Hazret-i Hakdan sana hidâyet verile.

Çünki kalbin ânların meydânıdır,
Meydân eri durmaz özün tanıtır.
Paylarında bu âsıkın cânıdır,
Önlerinde yatmak onun sânıdır.
Pervâz eyler, her dem ona gitmege,
Bu tecellî bu âsıkın cânıdır.
Çünki cânım onların kurbanıdır,
Çünki onlar kalbimin sultânıdır.
– 511 –
Cümle esyâ kuldur, onlar hânıdır,
Durma yürü, Hakkı onlar tanıtır.

Beyt içinde bil yakîn Allah olur,
Kalb-i mü’min, cümle beytullah olur.
Ma’nâ ehli iki cihânda sâh olur,
Ermiyen bu ma’nâya gümrâh olur.

Gayri yerde oldugun kurban degil,
Bu kadehden içmeyen mestân degil.
Söz onun Kur’ân ki dilde okunur,
Onsuz okur isen Kur’ân degil.
Herze nefsin tutsagıdır, hân degil,
Bu bahre dalmıyan sultân degil.
Nice âsık olmamıssan ol yüze,
Ara yerde küfr imis, îmân degil.

Her nâmerdin yerin dâr-ı meydân degil,
Bu yola kosulmıyan merd âdem degil.
Bir kuru gövde gezer ol cân degil,
Rahmet-i Hak kalbine iyân degil.
Bu salâta gelmiyenin savmı yok,
Bundan özge pâdisâhın emri yok.
Hakkın emridir, isit ey mü’minân,
Mustafâ dîninden özge kavli yok.

Islemiyen kisi gâyet yorulur,
Hac ve zekât boynuna Hak buyurur.
– 512 –
Vesveselerini kalb içinden süre ol,
Cennete onun için dîn-i islâm süre ol.
Bu sebebden nice ise, dürlü yol,
Hâk-ı pâyini gözüne süre ol.
Girdi onun eline dosdogru yol,
Bil yakîn ki, yetdi bugün yere ol.

Yâd önünce tutmayasın kâhe sen, [kâhe: saman, çöp]
Çıkma yoldan, düsmeyesin çâhe sen. [çâh: kuyu]
Sev onları, yanmayasın nâra sen,
Pismân olup, kılmayasın ahe sen.

Binme bunda her gün nefsin atına,
Özünü yetir onun Hazretine.
Her deminde kalbine nûr akıta,
Gel ey âsî, yan askının oduna.
Âsıkı mest eyleyen o kokudur,
Seyyid-i sâdât onların sâhıdır.
Bu sülûke girmeyen sâlik degil,
Ol kokudan almıyan âsık degil.

Her nefesde nice perde geçilir,
Kande baksan yüzüne bâb açılır.
Durma yürü, râh onların râhıdır,
Taht-ı sultân senin kalbinin mâhıdır.

Mustafânın serî’ dosdogru yolun,
Onlar ile okunur, dâim hâlin.
– 513 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:33
Kamu bilsin hoca hos ola huyun,
Bu sülûkden açılır, perr-ü bâlin.
Ol kisinin hükmü erdi bâtına,
Kim ki erdi onların hazerâtına.
Ver salevât onların kuvvetine,
Din açıldı onların heybetine.
Durma din zât gele, kalbe dola,
Ver salevât dînine hem kuvvet ola.
Kande olsa kogala, çevkân topunu,
Yol eri isen, sa’îd eyle cânını.
Sen serîfsin, cümle nebîden güzîn,
Seyyid-i sâdât, hâtem-i dünyâ ve din.
Hak teâlâ rahmetidir, kovanları,
Tâ gele, hasrde bile sevenleri.
Meydân içre ask atını çâpesiz,
Kim ki hasrde onlar ile kopensiz.
Kalk ayaga sen dahî, sirâne gel,
Sen dahî merd isen kos meydâna gel.
Sen çırâgı ümmetânsın, ey sefi’il müznibîn,
Olma melûl hasr için ey mü’minîn.
Ümmet isen, durma sev gel onları,
Mü’min isen ayrı görme onları.
Bil yakîn kim hulle olur donları,
Her kisi ki, bunda sevse onları.
Vasla yetmis evveli ve âhıri,
Ebter olmaz herkiz onun sonları.

Senden oldur ki, onları sevesin,
Ölmek için yollarında ivesin.
– 514 –
Cân ve dilden tesbîhini diyesin,
Hulle-i tecellî rıdâsın giyesin.
Çünki tecellîn âsıka don imis,
Bî-haberler isbu sırdan nâdan imis.
Allah ile bî’at eden ol imis,
Dogru gider kim ki, yolun tanımıs.
Dogru git ki yetesin menzilgehe,
Sapma yoldan irmisken iyilige.
Ver salevât Mustafâya sıdk ile,
Dayanak ola her dilekde dînine.
Nice onlar dînin diregidir,
Cemi’ muhtâcların diledigidir.
Ondan oldu Ars ve Kürsî, Levh-ü Kalem,
Nice kim cümle Nebînin önüdür.
Ver salevât onlara din açıla,
Üstünüze dürr-i rahmet saçıla.
Meclis içre sâd-ı serbet içile,
Kalbimizden fikr-i vesvâs saçıla.
Din odur ki, onlar gele açıla,
Kanat oldur, onlar gele uçula.

Pes gerek ki onlar ile uçasın,
Her deminde maksûduna yitesin.
Sıdk ile hem ma’bûduna yitesin,
Benligini kalb içinden atasın.
Gül içinde buy veresin güle sen,
Dönesin bu hâllerine gülesin.
Bulmaya hiç kimse senden bir haber,
Gül olup, bülbül önünde bitesin.
– 515 –
Gök içinde benzeyesin güne sen,
Öyle san ki, ma’sûkunla bilesen.
Pes gerek kim yoluna seyr olasın,
Cân-u dilden âna esîr olasın.
Arta kemâl Mûsâya tûr olasın,
Nice müskillere tedbîr olasın.

Ver salevât meclise açdı cemâl,
Mustafâdan açılır zevk-u kemâl.
Kim kemâli Mustafâdan aldı ise,
Kalbi ayılmaz ânın gözü humar.
Hiç humardan almak olmadı haber,
Bu haberden özge olmaz mu’teber.
Bu haber eyler seni zir-ü zeber,
Bu haberden baglanır bele kemer.
Mustafâya her zemân getir îmân,
Çâr-ı yâra olmasın sek ve gümân.
Cânın her dem önlerince peyk ola,
Hazret-i Hakdan sana rahmet ine.

Mustafâ kavliyle tut dâim isi,
Mustafâ kavli mum eyler, her tası.
Delîl oldun, bil yakîn her râhe sen,
Kande gidersin imdi ey kisi sen.
Himmet ile kisi oldun ey kisi,
Tâbi’ oldun, dahî çekme tesvisi.
Tâbi’ olan Hakdan alır, alısı,
Âyinedir gösteren her bir isi.
– 516 –
Âyineye baku ben özün göre,
Her arada Mustafâ sözün göre.
Her ne hâcet dileye Allahdan ol,
Her kapıyı yüzüne açık göre.

Basına dâim hisârda olasın,
Kalbine bir yeni mühr vurasın.
Açıla rahmet kapısı yüzüne,
Cümle esyâyı tecellî bürüye.
Isi gerek, her kisinin isi bu,
Seyri uça fahr ana kim hos huylu.
Çâr-ı yâr hubbını al kalbine,
Mustafâ âyine ola, aynına.

Emîn eyle tasranı endîseden,
Ehem bil sen bunları her pîseden.
Hâk-ı bay-ı Mustafâdan yâ ganî,
Sen bizi ayırmagıl bu rîseden. [rîse: kök, asl]
Dâimâ perde açılır, yüzüne,
Meclis ehli rahmet ala özüne.
Ver salevât durma meveddetine,
Mustafâ ve Çihâr yâr hazretine.
Âcizin derdine merhem olur,
Nice ki, Allaha, ulu yâr olur.
Onların nazarına yokdur hicâb,
Her dem onlara, olubdur, feth-i bâb.
Enbiyâdan, Evliyâdan, yâ Ilâhî,
Sen bizi ayırma, hiç, ey Pâdisâh.
Okuyanı, dinleyeni, yazanı,
Rahmetinle, hesâba çek, yâ Ganî.