Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Peygamberlerin Mirasını Devralan Alimlerin Evliyanın Derecesini Ölçmek Doğrumudur
#1
Dini-1 
[Resim: Peygamberlerin%20Miras%C4%B1n%C4%B1%20De...umudur.png]

Peygamberlerin Mirasını Devralan Alimlerin Evliyanın Derecesini Ölçmek Doğrumudur

Ebû'd-Derdâ: Ben Allah'ın Peygamber'inden işittim şöyle buyurmuştu:

    “Her kim bir yola girer ve onda ilim isterse, Allah onun için cennete giden bir yolu kolaylaştırır. Melekler ilim öğrenenlere, yaptıklarından hoşlandıkları için, kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde olanlar, hatta sudaki balıklar ilim öğrenen kimseye Allah'tan yardım ve bağış dilerler. İlim sahibinin âbitten (ibadet edenden) üstünlüğü, ayın diğer yıldızlardan üstünlüğü gibidir. Alimler, peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmadılar, ancak ilim miras bıraktılar. Şu halde o ilmi alan büyük bir pay almış demektir." (Buhari, İlm, 10; Ebû Davut, İlm, 1; Tirmizi, İlm,19; İbn Mace, Mukaddime,17).

Bu hadise mazhar olan kişileri tek tek saymak mümkün değildir. Her alim kendi derecesine göre bu hadise mazhardır.

"O Peygamberler Allah'ın Hidayet Ettiği Kimselerdir.
O Halde Sen de Onların Gittiği Doğru Yolu Tutup Onlara Uy, O Yoldan Yürü."
(En'âm: 90)
"Peygamberlerden Söz Almıştık. Resul'üm! Senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan, ve Meryemoğlu İsa'dan Pek Sağlam Bir Söz Aldık."
(Ahzâb: 7)
"İyi Bilin ki, Allah'ın Veli Kulları İçin Hiçbir Korku Yoktur, Onlar Mahzun da Olmayacaklar."
(Yunus: 62)
"Ümmetimin Âlimlerine Tâzim ve Hürmet Ediniz. Zira Onlar Yeryüzünün Yıldızlarıdır."
(Münavî)
"Allah Yolunda Öldürülenleri Sakın Ölü Sanmayın!"
(Âl-i imrân: 169)
"Allah Yolunda Öldürülen Şehiddir. Allah Yolunda Ölen Şehiddir. Tâundan Ölen Şehiddir. Karın Ağrısından Ölen Şehiddir."
(Müslim: 1915)

Kur'an kıyamete kadar hükmü baki olduğundan gelişen ve değişen zaman dilimi içinde, değişen anlayış ve görüşlere Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu anlatmak ve izah etmek gerekecektir. Bunu elbette "Âlimler" yapacaklardır. Bu âlimler "Allah'tan korkan(1) ve Kur'an'ın kastettiği manalara vakıf olan kişiler olmalıdır; yoksa din ve hukuk alanında uzman olanlar değil...

Bu âlimler "Peygamber varisi" olan mücedditlerdir. Peygamber varisi olmak demek, peygamber gibi vahye değil, bir nevi vahyin gölgesinde ilhama mazhar olan ilmi ile amil, kalbi ile ilham-ı ilahiye mazhar olabilecek safiyete malik olmaları gerekir. Allah'ın yardımına mazhar olamayanlar ne derece âlim olurlarsa olsunlar "Hidayet" dediğimiz Allah rızasına götüren yolu gösteremezler.

Müceddid, asrın hastalığını iyi teşhis etmeli, ıslah çarelerini göstermeli ve kendini o işe vazifeli görmelidir. Saf islamın ilim, ruh ve düşüncesini diriltmeli, ilmiyle amil olup, davranışları ile İslam'ı temsil etmelidir. Yine müceddidin dinde içtihad etme gücü olmalıdır. Metot göstermeli, din düşmanları ile mücadele etmeli, farz ve sünnetleri ihya etmeli ve tecdidi cihanşümul olmalıdır.

"Peygamberlere varis olma" bunların vasfıdır. "Tam müceddid, bu vazifelerin tümünü yapandır. Şimdiye kadar gelen müceddidler, bir kısmını yapmışlardır" Bu durumda ahir zamanda gelecek olan "Mehdi" tam müceddirdir.(2)

Karıncayı emirsiz, arıları ya'subsuz bırakmayan Yüce Allah, insanları da başıboş bırakmamıştır. Yüz yirmi dört bin peygamber göndermiş ve Hatemü'l- Enbiya Hz. Muhammed (SAV) ile bu kapıyı kapamıştır. Hz. Muhammed (SAV) son peygamber olduğu için, kıyamete kadar onun şeriatını koruyacak olan müceddidlerin, ümmetinden geleceğini de "Muhakkak ki Allah bu ümmete her yüz yılbaşında bir müceddit göndererek dini yeniden ihya eder"(3) hadisi ile bildirmiştir. İslam bilginleri yüzyıl başı olarak genellikle hicri yılı kabul etmişlerdir.

İslam dinin kuvvetli ve güçlü olduğu zamanlar vardır. Güçlü olduğu zaman herkesin dini konuda bilgi sahibi olduğu, âlim konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği, cahil konuşunca susturulduğu zamandır. Zayıf olduğu zaman ise herkesin dini konuda cahil olduğu, âlim konuşunca dinlenilmediği, cahil konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği zamandır. Bunun için dinin ihyası ilimle, zaafı da cehaletledir. Bunun için mücedditlerin görevi ilmi yaymaktır. Dinin tecdidi, onun ihyası demektir. İlmin ihyası dinin ihyası demek olduğundan müceddit mutlak surette âlim olacak ve yazdığı eserler ile ilmi ihya edecektir. Müceddidin âlim olması hususunda ulemanın ittifakı vardır.

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bağdat’a uzak bir yerde yaşayan bir talebe, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerini çok seven, hep ondan anlatan hocasına gelip der ki:
— Efendim, evdeki kitaplığımda büyüklerimizin kitapları var. Mesela İmam-ı Rabbani hazretlerinin ve oğlu Muhammed Masum hazretlerinin Mektubat’ı var, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin İtikadname kitabı var. Bunları dizerken veya okuyup birbirinin üstüne koyarken, İmam-ı Rabbani hazretleri daha büyük diye, Mektubat’ı üste koyuyorum, sonra oğlunun Mektubat’ını koyuyorum ondan sonra da Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin kitabını koyuyorum. İçimde bir sıkıntı olduğu için soruyorum. Acaba, bu yaptığım doğru mu?
— Evladım, yaptığın basit bir şey değil. Arkadaşlarını topla! Yatsıdan sonra izah etmeye çalışayım.
O gün yatsı namazından sonra hocaları, bugün bana şöyle bir sual soruldu, onu size izah edeyim der ve şunları anlatır:
“Rahmet-i ilahi her kuluna, her an gelir. O kul, dinli olsun, dinsiz olsun, bilsin bilmesin, istesin istemesin, fark etmez. Ancak, Peygamber efendimizden gelen nimetlerin şartı vardır, herkese gelmez. Bu iki şart kimde varsa ona gelir.

Birinci şart: Onu tasdik etmektir. Yani bu zat peygamberdir, son peygamberdir, ben buna iman ettim, inandım, getirdiklerini kabul ettim, beğendim demektir. Peygamber efendimizden gelen nimetlerin vasıtası kalblerdir. Nasıl ki, elektrik kabloyla gelir, yani vasıtası kablodur, nasıl ki su boruyla gelir, vasıtası borudur; Peygamber efendimizden gelen nimetlerin vasıtası da kalblerdir. Bu tasdik olunca, bizim bilmediğimiz, görmediğimiz, anlamadığımız şekilde, o şahısla Peygamber efendimizin mübarek kalbi arasında bir hat kurulur.

İkinci şart: Peygamber efendimizi çok sevmektir. Gelen nimetlerin derecesi bu sevgiye bağlıdır.

Bu Peygamber efendimizin zamanında, yani O hayattayken böyleydi, vefat ettikten sonra ne oldu? Bunu Peygamber efendimiz bildiriyor, (Kalbimde ne varsa, kardeşim Ebu Bekrin kalbine akıttım) buyuruyor.
Yani, Peygamber efendimizin vefatından sonra, Ondan gelecek nimetler artık Hazret-i Ebu Bekir’den gelecektir. Ondan sonra da Selman-ı Farisi hazretlerinden… Bu silsile yoluyla yani silsile-i aliyye büyüklerinden devam ederek geliyor. Bu büyükleri inkâr eden, bu nimetlere kavuşamaz.

Silsile-i aliyye büyükleri, birbiriyle mukayese edilmez. Peygamber efendimizin mübarek kalbindeki emanetlerin hepsi, nakledilerek bu büyüklere geçer. Bu büyüklerin hangisi daha büyük diye mukayese etmeye kalkmak, cahillerin, ahmakların işidir. Bu iş, ihtiyar genç işi değildir, tecrübeli tecrübesiz işi de değildir. Bu Peygamber efendimizin mübarek kalbindeki o ilahi emanetlerin verilme işidir. Kime verilirse sultan odur, vâris odur, yetkili odur. Bu iş, ilim, medrese işi de değildir, öyle olsaydı Ehl-i sünnetin reisi, dörtte üçünün sahibi, dörtte birinin de ortağı İmam-ı a’zam hazretleri, Cafer-i Sadık hazretlerine talebe olmaz, talebe olduğu bu iki seneyi kastederek, (Ömrümün son iki senesi olmasaydı, Numan helak olurdu) buyurmazdı. Medrese, tedrisat görmekle İmam-ı a’zam hazretlerinin ilim derecesine ulaşabilirler mi? Makamına yaklaşabilirler mi? Hiç mümkün değil. Hâlbuki o büyük imamımız, yolunda yani mezhebinde olmakla şeref duyduğumuz, hadis-i şerifte, (O, ümmetimin ışığıdır) diye methedilen İmam-ı a’zam hazretleri, o zamanın silsile-i aliyye büyüğü olan Cafer-i Sadık hazretlerine talebe olmuştur. Hâşâ, boşu boşuna, (Bu iki sene olmasaydı helak olurdum) buyurmadı. Demek ki işin içinde, bizim bilmediğimiz, anlamadığımız şeyler var.

Bu büyükleri ölçmek, hâşâ bu büyük, bu küçük diye ayırmak bize düşmez, kimseye de düşmez. Bir tek şunu biliyoruz, onu da bildirildiği için biliyoruz: Hepsinin kalbinde, Peygamber efendimizin mübarek kalbindeki emanetler vardı, başkasını, daha fazlasını bilmeyiz. Büyüklerin meydanında küçüklerin işi ne? Hele hele yine onlardan, onların kıymetli kitaplarından öğrendiği birkaç kelimeyi ezberleyip de, kendisini bir şey zannedenlerin işi ne? Bu din, edep dinidir, haddini bilme dinidir. Edep, haddini bilmektir. Herkes haddini bilmelidir.

Şimdi zamanın büyüğü, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleridir. Biz, dinimizi ondan öğrendik. Bu büyükleri bize, o tanıttı, o sevdirdi. O mübarek zatların kitaplarını açıklayıp bize vermişse, bu kitapları okuyun, evinizde sadece bunları bulundurun demişse, artık o kitaplar bizim için Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin kitabı olmuş olur. Böyle olunca da, hocamızın kitapları arasında da ayırım yapmak, yani bu kitabı iyi, bu kitabı daha kıymetli, bu kitabın kıymeti az gibi ayırım yapıp üst üste koymak ayrı bir edepsizlik olur. İmam-ı Rabbani hazretlerine giden yol da, Muhammed Masum hazretlerine giden yol da, bütün büyüklere giden yol da, şimdi, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin mübarek kalbinden geçer. Bu kalbden geçmeyen, İmam-ı Rabbani hazretlerine ve diğer büyüklere kavuşamaz, istifade edemez, onlardan zırnık alamaz. Alamadığı gibi, suç işlemiş olur. O andaki yetkiliyi kabul etmemiş olur, kusurlu, eksik görmüş olur. Niyetine göre felakete bile gider. Vârise ne yapılsa, Peygamber efendimize gider; çünkü yol aynı. Allahü teâlâ bu hâle düşmekten bütün Müslümanları muhafaza etsin! Âmin.”

Veliler Üç Kısımdır:

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e vâris olan veliler üç kısma ayrılır:

• Hem Sehm-i nübüvvetine hem de Sehm-i velâyetine vâris olanlar,

• Sehm-i nübüvvetine vâris olanlar,

• Sehm-i velâyetine vâris olanlar.

1. Sehm-i Nübüvvet ve Sehm-i Velâyetine Vâris Olanlar:

Bunlar bizzat Resulullah Aleyhisselâm'ın vekilidirler. Kalpten kalbe dökülen emânet-i ilâhîye mazhar olanlardır.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:

"Allah-u Teâlâ benim göğsüme ne döktüyse ben de onu olduğu gibi Ebu Bekir'in göğsüne boşalttım." buyuruyorlar.

Kalpten kalbe dökülen ilâhî emânetullah kıyamete kadar devam eder.

Üzerindeki hâl nübüvvetin bir cüzü, iç âlemi Hâtem'ül-enbiyâ -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in bir emanetidir ve bütün fazilet de o emanettedir.

İşte bunlar Hakk iledirler ve Hakk'tan bahsederler. Onların muallimi bizzat Hazret-i Allah'tır.

Allah-u Teâlâ onları Âyet-i kerime'sinde şöyle tarif ediyor:

"Allah'tan korkar, takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur." (Bakara: 282)

Diğer bir Hadis-i serif'te şöyle buyuruluyor:

"Ümmetimin âlimleri benî İsrâil'in peygamberleri gibidir." (K. Hafâ)

Enbiyâ-i izam Hazerâtı ümmetlerini kati delillerle Allah yoluna dâvet ettikleri gibi, Vâris-i enbiyâ olan ümmetin seçkinleri de halkı Hakk'a davet ederler. Onların tebliği daima kati delillere dayandırıldığından, onları yıkmak ve çürütmek imkânsızdır. Zanlarıyla karşı çıkanlar her zaman için zelil düşmüşlerdir.

Bir Hadis-i kudsî'de şöyle buyuruluyor:

"Böylelerinin sözleri peygamberlerin sözleri gibidir." (Ebu Nuaym. Hilye)

Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük şeref tasavvur edilemez.

Onlar şu Âyet-i kerime'nin lütuf tecelliyatına mazhardırlar:

"Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk'a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler." (A'râf: 181)

Onlar Resulullah Aleyhisselâm'ın nurunu taşıyanlar ve Allah-u Teâlâ'nın kudsî ruh ile desteklediği kimselerdir. Öyle bir ruhtur ki sevdi, seçti, kendisine çekti. Başka kimsede bulunmayan bir nur, bir ruhtur.


Hâtemü'l-Evliyâ:

Hâtemü'l-enbiyâ olduğu gibi bir de Hâtemü'l-evliyâ vardır. Zira velâyet nübüvvetin bâtınıdır. Nübüvvetin zâhiri, dini hükümleri ve şeriatı haber vermek; bâtını ise, haber verilenleri bizzat yaşamak ve bu şekilde nefislere tasarrufta bulunmaktır. Her ne kadar tebliğ etme bakımından nübüvvetin zâhiri tamamlanmışsa da, ilâhî kemâlin yeryüzüne tecellisi olan velilerin tasarruf vazifeleri sürdüğü için nübüvvet, velâyet şeklinde de devam etmektedir.

Hâtemü'l-evliyâ'ya gelince; âhir son zamanda gelecek velilerin sonuncusu demektir.

Bu "Hâtem" meselesi gizlidir.

Allah-u Teâlâ'nın sevdiği seçtiği birçok veli kulları Hâtem-i veli'nin âhir son zamanda gönderileceğini Allah-u Teâlâ kendilerine bildirdiği için biliyorlardı.

Ümmül-kitab'ı okumuşlar, bütün hayatımın satırlarını çizmişler. Bunlar Ümmül-kitab'ı okumakla olur. Allah-u Teâlâ mukadderâtı yazıyor, onlar bakıyor, baka baka yazıyorlar.

İki Hâtem:

Bu ihsan edilen ilim has ilmullah olduğu için, bu ilmin üstünde de ilim yok. Onu ancak dilediğine vermiştir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in ilmi var mıydı? Her hangi bir kimseden ilim tahsil görmüş müydü? O ümmî idi, yazısı bile yoktu.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Sen bilmezken doğru yola eriştirmedi mi?" buyuruyor. (Duhâ: 7)

Ona Rabbül-âlemîn tarafından öğretildiği için her şeyi biliyordu.

Allah-u Teâlâ onun hakkında:

"Resul'üm! Seni okutacağız da hiç unutmayacaksın." buyurdu. (A'lâ: 6)

Zira o; okumak ve yazmak için değil, okutmak ve yazdırmak için gönderilmişti.

Diğer Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyuruyor:

"Sen kitap nedir, iman nedir önceleri bilmezdin." (Şûrâ: 52)

Ümmî peygamberin ilmi, ilm-i ilâhî'dir. Onun ilmi hep Hazret-i Allah'ın bildirmesi iledir, ilmullah'tır.

"Daha önce ne sen bunları biliyordun, ne de kavmin biliyordu." (Hûd: 49)

Okuyup yazmak için bir muallimden öğrenmek lâzımdır. Onun böyle bir kimseye minnettarlığı, beşeri bir ilim kaynağına ihtiyacı yoktur. Muallimi ve mürebbisi bizzat Allah-u Teâlâ'dır.

Hâtem-i nebi böyle olduğu gibi, Hâtem-i veli de böyle oldu. İkisi de ümmî. Doğrudan doğruya Hakk tarafından gönderildiklerine en büyük alâmet.

Fakir, hiçbir yerden tahsil görmedim, hiçbir şey de bilmiyordum. Gelen o kanaldan geliyor. Hazine-i ilâhî'den akıyor. Yani hazine-i ilâhî'den Resulullah'a gelen kanal devam etmektedir. İlhamât-ı ilâhî'nin hududu yoktur.

Onun için deriz ki; "Kitaplarda yok ki okuyayım, ben bilmiyordum ki söyleyeyim. Ne verilir, ne dökülürse o." Öyle ise bu ilim ilmullah'tır.

Geçmiş Enbiyâ-i izam Hazerâtı, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in geleceğini, yapacağı icraatları haber vermişlerdi. Hâtem-i veli de böyle oldu. Gerek Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri, gerekse diğer birçok evliyâullah da ondan haber verdiler. İkisi de hep bir noktaya geliyor.

Muhyiddin İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

"Demek oluyor ki asıl olan varlık birbirine benzemeyen sıfatlarla vasıflanmayı kabul ettiği gibi Hâtemü'l-evliyâ da birbirine zıt sıfatlar takınmayı kabul eder. Celil ve Cemil, Zâhir ve Bâtın, Evvel ve Âhir gibi. Halbuki o kendi nefsinin aynıdır. Kendisinden başka değildir. Fakat o, hem bilir, hem bilmez, hem anlar, hem anlamaz, hem görür, hem görmez." (Fusûsu'l-Hikem, s. 66; Beyrut, 1994)

Gerçek budur. Gerçek bu olduğu için kabul ediyorum. Hiçbir ilgim, hiçbir bilgim yok. Fakat Allah-u Teâlâ'nın bildirdiği her şeyi biliyorum, O'nun bildirdiğini biliyorum. Ben biliyorum yok. Şu halde O'nun bildirdiği ilim benim değil, O'nun ilmi oluyor.

Bunu siz kavrarsanız, inanıp iman ederseniz, bu ilmin ilmullah olduğunu kabul edeceksiniz. İman edene âittir bu!

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin:

"Aynı ona benzeyecek."

Buyurmalarındaki benzeyiş bidayetten, yani Âyân-ı sâbite'den başlıyor.

Binaenaleyh Allah-u Teâlâ Hâtemü'l-enbiyâ'yı böyle kıldığı gibi, Hâtemü'l-evliyâ'yı da böyle kılmayı murad etmiş.

Onun da hiç ilmi yoktu, bizim de hiç ilmimiz yok. Bu bilgiler Allah-u Teâlâ'nın duyurmasıyla, bildirmesiyle, göstermesiyle ve yönetmesiyle husule gelir. "Ben gönderdim, ben öğretiyorum, ben yürütüyorum!" mânâsına geliyor. Bu has ilmullahtır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e böyle verilmişti, Hâtem-i veli'ye de aynısı verildi. O da sonuncusu, bu da sonuncusu!

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyuruyorlar:

"Bil ki, Allah Tebâreke ve Teâlâ kullarından bir kısmını peygamber, bir kısmını da veli olarak seçmiştir. Peygamberlerin (İbrahim Aleyhisselâm gibi) bazısını dostlukla, (Musa Aleyhisselâm gibi) bir başkasını kelâmla, (Dâvud Aleyhisselâm gibi) bir diğerini Zebur'u senâ etmekle, (İsa Aleyhisselâm gibi) bir başkasını ölüleri diriltme ile ve (Muhammed Aleyhisselâm gibi) bir diğerini de günahlardan mâsumiyet ve kalp diriliği ile ilgili üstünlüğü nedeniyle diğerlerinden üstün kılmıştır. İşte velilerin kimini kiminden üstün kılması da böyledir.

O, âlemlerden hiç kimseye vermediğini Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-e tahsis etmiştir.

Halka kapalı tutulan bir şeyi açıklamak, kendisindeki şeyin başkası için mümkün olmaması ve kendisinden öne geçecek herhangi birinin bulunmaması da, ancak O'na has kul olmaya ehil olan kimseye verilmiştir.

Allah var idi ve hiçbir şey yoktu. Zikri meydana getirdi, ilmi izhâr etti ve irâdeyi vâretti. Henüz hiçbir şey başlamamışken evvelâ onun zikrini başlattı. Daha sonra kendi ilminin içinde onun ilmini, sonra da kendi meşîet'i içinde onun meşîet'ini izhâr etti. O makâdir'de evvel, Levh'te evvel, misakta evvel, mahşer gününde evvel, hitapta evvel, vakarda evvel, şefaatte evvel, civarda evvel, cennete girmede evvel, ziyârette evveldir. İşte bu nedenle de o Enbiyâ Aleyhimüsselâm'ın efendisidir. Hiç kimsenin kaldıramayacağı "Hâtemü'n-nübüvve" ona tahsis edilmiştir. O kıyamet gününe kadar Azîz ve Celîl olan Allah'ın yarattıkları üzerine hüccetidir. Peygamberlerden hiçbiri işte bu hususlarda ona erişememiştir.

Onunla konuşan dedi ki: "Hâtemü'n-nübüvve" nedir?

Buyurdu ki: Allah-u Teâlâ'nın:

"İmân edenlere, Rabb'leri katında kendileri için bir Kadem-i sıdk bulunduğunu müjdele!" (Yunus: 2)

Buyruğunun hakikati olarak, Allah'ın yarattıkları üzerine bir hüccetidir. O'nun "Ubûdiyet sıdkı"na bizzat Allah şâhitlik edecektir. Deyyân olan; yani herkesin hakkını en iyi bilen ve veren Allah, kıyamet gününde Celâl ve Azamet'i içinde açığa çıktığı vakit şöyle buyurur:

"Ey kullarım! Sizi kulluk için yarattım, sizin ise kulluğunuz çok zayıf!.. Bu makâmın çevresinde Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-den başkası hissiz ve hareketsiz kaldı."

O işte bu doğruluk ayağını bütün nebî ve resullerin saflarının en ilerisine atar. Çünkü o Allah-u Teâlâ'ya "Ubûdiyet sıdkı" ile gelir; Allah da onu kendisinden kabul ederek, onu "Kürsî"nin yanındaki "Makâm-ı mahmûd"a gönderir.

Nihayet bu "Hatm"den perde kaldırılır, kendisini ihâtâ eden nur ve bu Hatm'in şûleleri O'nu açığa çıkarır. O, yarattıklarından hiçbirinin işitmediği bir senânın diliyle onun kalbinden haber verir. Peygamberlerin bile hepsi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-i Azîz ve Celîl olan Allah'ın bildirmesiyle bilmiş olurlar.

O ilk hitapta bulunan ve en ilk şefaat edendir. "Livâü'l-hamd" ve "Kerem anahtarları" ona verilecektir. Livâü'l-hamd umum müminler için, kerem anahtarları peygamberler içindir.

"Hâtemü'n-nübüvve"nin bidâyeti ve durumunun derinliği, onun bu taşıdıklarından daha da derindir. Fakat bu değerli ilmin dahi sana yeteceğini ümit ederim!"

"Allah Azze ve Celle Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-ini aldıktan sonra, ümmetinden kırk kişiyi onun yerine oturtur. Arz onlarla ayakta durur. Onlar O'nun ehl-i beyt'idir. Onlardan biri ölünce yerine bir diğeri geçer.

Bunların sayıları tükenip, dünyanın zevâl vakti gelince Allah bir velî gönderir. Bu velîyi seçmiş, kendine yaklaştırmıştır. Evliyâya verdiğini buna vermiş, ona bir de "Hâtemu'l-velâye" tahsis etmiştir. Bu, kıyâmet gününe kadar Allah'ın, diğer velîlere hücceti olur. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in "Nübüvvet sıdkı" bulunduğu gibi, onun da bu "hatm" nedeniyle yanında "Velâyet sıdkı" vardır. O'na şeytan musallat olamaz, nefis onu velâyet'ten alıp zevkine düşüremez!

Kıyamet gününde velîler açığa çıkıp, kendilerine velâyet ve ubûdiyet sıdkı gerektiğinde, bunun "Hâtemu'l-velâye"nin yanında tam olarak bulunduğu görülür. Böylece o, onlara ve kendisinden sonra gelen diğer Tevhid ehli üzerine Allah'ın bir hücceti olup; kıyâmet gününde onların şefaatçisi ve evliyânın imamı olur.

O onların efendisidir. Nasıl ki Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- peygamberlerin efendisi ise, o da evliyânın efendisidir. Ona şefaat makâmı tayin edilir ve o Allah-u Teâlâ'yı senâsıyla anıp, hamdiyle metheder; diğer veliler de onun "İlm-i billâh"; yani "Allah-u Teâlâ'yı bilme" hususunda kendilerinden daha üstün olduğunu kabul ve tasdik ederler.

Bahsettiğimiz bu velî, başlangıçta evvel olma hususunda da geri kalmaz. O zikirde evvel, ilimde evvel, meşîette evvel, makâdirde evvel, Levh-i mahfûz'da evvel, misakta evvel, mahşerde evvel, hitapta evvel, vakarda evvel, şefaatte evvel, civarda evvel, cennete girmede evvel, ziyârette evveldir. Nasıl ki Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- her yerde peygamberlerin evveli ise, o da velilerin evvelidir. Diğer veliler Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-e kafa durumunda, o ise kulak durumundadır.

İşte o, makâmı Mülk'ün Melik'inde, Allah'ın huzurunda bulunan bir kuldur. Burada yer alan "Meclisü'l-A'zam"da; yani "En ulu meclis"te O'nunla karşılıklı olarak konuşur. O Rabb'inin himâyesindedir. Diğer velîler derece derece onun arkasında; nebîlerin yerleri ise onun önündedir." (Hatmü'l-Evliyâ: 5. Bölüm)


2. Sehm-i Nübüvvetine Vâris Olanlar:

Bunlar zâhirî ilme sahiptirler, faydalı ilim diye tarif edilen ilme de mazhardırlar. Hakiki âlimler bunlardır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah'a inanırsınız." buyurmaktadır. (Âl-i imrân: 110)

Hiç kimseden menfaat beklemez. Okuttuğu ilimden aslâ ücret almaz. Her işleri yalnız ve yalnız rızâ-i Bâri'ye dayanır, bütün icraatları liveçhillâhtır.

"Onlar Kur'an ehli, Allah ehli ve Allah'ın has kullarıdır." (İbn-i Mâce: 215)

Diye Hadis-i şerif'te tarif edilenler bunlardır.

Hazret-i Kur'an'ı yaşarlar. Bütün iş ve icraatlarını ahkâma uydururlar. Halka nur saçarlar, beşeriyeti irşad ederler. Bunlar irşad memurlarıdır. Sayıları pek azdır.


3. Sehm-i Velâyetine Vâris Olanlar:

Bunlara mukarrebun denir. Allah-u Teâlâ'nın sevdiği, seçtiği veli kullarıdır, makamları çok âlidir, daima huzurda, huşudadırlar. O huzurdan ayrılmak istemezler. Kendilerine gelen emir ve ilhama bakarlar. Fakat irşad memuru değildirler, halk ile hiçbir ilgileri yoktur.

Âyet-i kerime'de:

"Eğer bilmiyorsanız dini müşküllerinizi ehl-i zikirden sual ediniz." buyuruluyor. (Nahl: 43 - Enbiyâ: 7)

Ehl-i zikirden murad evliyaullah hazeratıdır.

Bunlar Allah-u Teâlâ'nın huzur-u izzetine kadar çıkardığı kimselerdir.

Bu sevgili kullarını daire-i saadetine almış, merkez-i selâmetine çıkarmış, huzuruna kadar almış ve en büyük saâdetine eriştirmiştir.

"Onlar sıdk makamında kuvvet ve kudret sahibi hükümdarın huzurundadırlar." (Kamer: 55)

Kimi sevmişse onu seçmiş, kimi de seçmişse onu kendisine çekmiştir. Huzur-u ilâhisine ancak sevdiğini seçtiğini alır.

Allah-u Teâlâ bu sevdiği kullarını kendine çektiği için, içini nurlandırmış, her türlü ahlâk-ı zemime'den temizlemiş, ahlâk-ı hamide'ye de nail etmiş:

"Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur." (Nûr: 35)

Âyet-i kerime'si mucibince o kul Allah-u Teâlâ'nın nuruna ve lütfuna kavuşmuştur.

Bu gibi kimselerin dünyadaki durumları da budur, ahiretteki durumları da budur. Aynı durum dünyadan ahirete intikal etmiştir.

"Allah o kimselerle beraberdir ki, onlar takvâ sahibidirler ve onlar öyle kimselerdir ki muhsinler vasfını almışlardır." (Nahl: 128)

Allah-u Teâlâ kiminle beraber olursa, o kimse en büyük saâdete ermiştir.

"Allah dilediği kulunu zâtına seçer." (Şûrâ: 13)


Âlimler Üç Kısımdır:

• Ulül'elbab'a çıkmış olan âlimler,

• Nakilci ulvî âlimler,

• Molla.


1. Ulül'elbâb'a Çıkmış Olan Âlimler:

Ulül-elbab iki türlüdür: Zâhirî, batînî.

Zâhirî Ulül-elbâb'a varan âlimleri Allah-u Teâlâ ilimde derinleştirmiş ve:

"İlimde derinleşmiş olanlar." buyurarak onları övmüştür. (Âl-i imrân: 7)

Bu ilim kesbîdir, okumakla mümkün olur. Bu hakiki âlimler şeriatın zâhirine vâristirler. Bu ilim de bir Allah vergisidir.

Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm ahlâk... sahalarında kitaplar yazarlar, müslümanlara ışık tutarlar. İçtihatlarında isabet ederlerse iki sevap aldıkları gibi, yanılsalar bile bir sevap alırlar. Çünkü niyetleri güzel.

Dört büyük mezhep imamı; İmam-ı Âzam, İmam-ı Şâfi, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Ahmet -rahmetullahi aleyhim ecmain- Hazerâtı olsun, diğer müctehidler, müfessirin-i izam, muhaddisin-i izam olsun, hep bu kısma dahildirler.

Din-i İslâm'a nûr saçan, ümmet-i Muhammed'e yol gösteren ve bu uğurda her türlü ibtilâlara göğüs geren hakiki âlimlerin İslâm dininde çok mühim mevkileri vardır.

Allah-u Teâla Ku'ran-ı kerim'inde onları övmüş, ilmi ve ilim sahiplerini müteaddit defalar zikretmiş, fazilet ve meziyetlerini beyan buyurmuştur.

Nitekim bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur:

"Allah içinizden iman edenleri yüceltir. Bunlardan kendilerine ilim verilmiş olanları ise kat kat derecelerle yükseltir." (Mücadele: 11)

Bu yükselme; dünyada hayırla anılmaları, âhirette ise cennetlerdeki derecelerin yüsekliğidir.

Allah-u Teâlâ veli kullarına gösterilmesi gereken sevgi ve saygının, hakiki ulemaya da gösterilmesi gerekmektedir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Ümmetimin âlimlerine tâzim ve hürmet ediniz. Zira onlar yeryüzünün yıldızlarıdır." (Münavî)

İlmiyle âmil olan ulemaya daima hüsn-ü zan beslemelidir. Onlar halka hakikati öğretirler, şeriat ahkâmını talim ederler, bid'atlardan sakındırırlar. İlâhî hükümleri tahrifattan, cahillerin tevillerinden korurlar. Bunu da ancak hakiki âlimler yapar. Allah-u Teâlâ'ya vâsıl olmak, bu ahkâmın icrasına, emir ve yasakların tatbikine bağlıdır.


2. Nakilci Ulvî Âlimler:

Ulvî olan nakilci âlimler, müslümanlara dinlerini öğretecek tefsir gibi kitaplar yazmaya kendileri muktedir değildirler. Ancak "Filân şöyle söyledi, filân böyle söyledi." diyerek hakiki âlimlerin beyanlarını naklederler. İctihad yapamazlar. Ancak hakiki âlimlerin eserlerinden alıp naklederek kitap yazarlar, halka vaaz ve nasihat ederler.

Bu nakilci âlimler de iki kısımdır. Eğer İslâm'ı yaşıyorsa, telif ettiği kitaplar, yaptığı vaaz ve nasihatlar, yaşadığı nispette halka tesir eder. Yaşamıyorsa hiçbir tesiri olmaz.

Bir de şu var ki, halka âlim olduğu zannını verdirmek için konuşuyorsa, halkı başına toplamak gibi bir gaye güdüyorsa gizli şirktir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Gizli şirk, insanların methini ve ihsanını veya tâzimini kazanmak maksadıyla amel ve ibadet eylemektir." (C.Sağir)

Kendinde varlık gördüğü için "Ene Kabuğu"ndan çıkamaz. Hakikattan haberi olmadığı için de kendi zannını hakikat diye satmak ister.

Bir zâhirî âlim satırdan almasına rağmen, ilimde derinleştiği nispette cehaletini öğrenmiş olur. Eğer ilimde ihlâs sahibi ise ilmi arttıkça âcizliğini duyar, Hazret-i Allah'a sığınır, âcizliğini itiraf eder. Her mevzuda Hazret-i Kur'an'a ve Sünnet-i seniye'ye müracaat eder. Her iş ve icraatı Ahkâm-ı ilâhi'ye uygun olmasını ister.

3. Mollalar:

Bunlar halkın avam tabakasına yakın âlimlerdir. Hem bilir, hem bildirir, tarif eder. Bunlar muttakilerden sayılırlar.


Şehidler ve Şehidlik:

"Şehid" cennetlik olduğuna şâhitlik edilen kişi demektir. Allah yolunda öldürülen müminlerin ruhunu Allah-u Teâlâ'ya yükseltmek için bir çok melekler hazır olur ve onun Allah yolunda öldürüldüğüne şâhitlikte bulunurlar.

Şehidlik Allah-u Teâlâ'nın mümin kullarına bahşettiği en yüksek mertebelerden birisidir. Kur'an-ı kerim'de on beş yerde şehidler övülmekte, Âyet-i kerime'lerde Allah yolunda hayatlarını fedâ etmekten çekinmeyen muhterem şehidlerin yüksek mertebeleri, ilâhî lütuflara mazhar kılındıkları, ruhânî bir haz içinde ebedî bir hayat ile berhayat oldukları haber verilmektedir:

"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın!" (Âl-i imrân: 169)

Bu hitâb-ı ilâhi her ne kadar Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e ise de, kıyamete kadar gelecek bütün müslümanlara şâmildir.

Diğer bir Âyet-i kerime'de ise:

"Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin." (Bakara: 154)

Buyurularak onlara "Ölü" denilmesi yasaklanmıştır. Çünkü onlar Allah yolunda hayatlarını cömertçe feda ettiler. Onların diğer ölüler gibi olmadıkları apaçık bir gerçektir.

"Bilâkis onlar diridirler, Rabb'leri katında rızıklanmaktadırlar." (Âl-i imrân: 169)

Bu Âyet-i kerime onların ölü zannedilmemesi hususunda kati bir delildir.

"Onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz." (Bakara: 154)

Onlar fani hayatı terk ederek ebedî bir hayata ermişlerdir. Kendilerine tahsis edilen yüksek makamlarda merzuk olmaktadırlar. Yerler, içerler, dünyadaki hayatın kat kat fevkinde bir hayat yaşarlar. Tasavvur buyurun ki Allah-u Teâlâ onlara nasıl bir hayat bahşetmiştir.

Allah-u Teâlâ yine haber veriyor ki, şehidler hayatın diğer bir hususiyetine de nâil olmuşlardır:

"Allah'ın kendilerine verdiği ihsanlardan dolayı sevinç içindedirler." (Âl-i imrân: 170)

Onlara bağışlanan böyle bir kurbiyetten, böyle bir hayatta olmaktan, Rabb'lerinin kendilerini şehidlik gibi bir mertebeye muvaffak kılmasından dolayı sevinirler. Allah-u Teâlâ'nın rızâ-ı Bâri'sinin bulunduğu bir nimet ve rızıktan daha çok hangi şey onları sevindirebilirdi?

"Arkalarından henüz kendilerine katılmayan kimselere de hiçbir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler." (Âl-i imrân: 170)

Onlar diri oldukları gibi, dirilerle de beraberdirler. Kardeşlerinden alâkalarını kesmemişler, onlarla olan bağlarını koparmamışlardır.

Cihadda henüz canlarını vermemiş olan mücahid kardeşlerinin, şehid oldukları takdirde, ölümden sonra mazhar olacakları nimetler sebebiyle, hem kendileri adına hem de arkada bıraktıkları kardeşleri adına sevinirler. Çünkü ahirette kardeşlerinin herhangi bir korkuları olmayacaktır ve dünyadan ayrılmalarına da üzülmeyeceklerdir.

"Onlar Allah'tan olan nimet ve keremin; Allah'ın müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler." (Âl-i imrân: 171)

Âyet-i kerime'ler Ashab-ı kiram hakkında nazil olmakla beraber, sebebin hususi oluşu hükmün umumi oluşuna mani olmadığı için; sözü edilen bütün bu ihsanlar, kıyamete kadar gelecek bütün şehidlere ve mücahidlere de şâmildir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in Ashab-ı kiram'ı şüphesiz ki bu hususta en büyük ve en canlı numunedirler.

Yalnız ve yalnız Allah için harbe giden, hiçbir gaye ve menfaat taşımayan ve kelimatullah'ın yükselmesi için gayret edenler şehiddir.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"Allah yolunda öldürülen şehiddir." buyurmuşlardır. (Müslim)


Şehidler Üç Kısımdır:

• Cephede şehid olanlar,

• Hükmen şehid olanlar,

• Aşk şehidleri.


1. Cephede Şehid Olanlar:

Kâfirlerle harp ederken harp âletlerinden biri sebebiyle öldürülenlerdir. Bunlara hem dünyada hem ahirette şehid hükmü verilir.

Dinimizde Allah rızâsı için cihad etmek her müslümana farzdır.

Cihaddan maksat, hak din olan İslâm'ın, cihanın her köşesine yayılmasıdır. İnsanların küfür karanlıklarından iman nuruna kavuşmaları için bütün müslümanların tüm güçleriyle çalışmaları gerekir.

Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm'ın ve ona tabi olan müminlerin Allah yolunda yaptıkları cihad sebebiyle ne kadar büyük mükâfatlara nâil olduklarını Âyet-i kerime'lerinde beyan buyurmaktadır:

"Fakat o Peygamber ve onun maiyyetinde bulunan müminler, mallarıyla canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır. Saâdete erişenler de onlardır." (Tevbe: 88)

Dünyada insan için en kıymetli iki şey vardır. Canı ile o canı yaşatacak malı.

Müminlerin dünyada bunun her ikisini de fedâ ederek canları ve malları ile cihada atılmalarına karşılık olarak ihsan ve ikram edeceği mükâfat elbette büyük olacaktır.

Ebu Saîd -radiyallahu anh- anlatıyor:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bir gün şöyle dedi:

"Kim Rabb olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan, peygamber olarak Muhammed'den râzı ise, cennet ona vacip olmuştur."

Bu sözü hayretime gitti ve: "Yâ Resulellah! Bir kere daha tekrar eder misiniz?" dedim. Aynen tekrar etti, arkasından da şunu söyledi:

"Bir şey daha var ki, Allah onun sebebiyle kulun cennetteki makamını yüz derece yükseltir. Bu dereceler arasındaki uzaklık gök ile yer arasındaki mesafe gibidir."

Ben: "Öyleyse bu nedir?" diye sordum.

Şu cevabı verdi:

"Allah yolunda cihad, Allah yolunda cihad, Allah yolunda cihad!.." (Müslim: 1886)

Allah-u Teâlâ'nın cennet sakinlerine lütfettiği nimetler, beşer aklına gelmeyecek kadar farklı ve çeşitlidir. Bunların birbiri arasındaki farklar da büyüktür.

Bir Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:

"Allah yolunda öldürülenlere gelince, onların amellerini aslâ boşa çıkarmaz." (Muhammed: 4)

Şehidlerin Allah katında kazanmış oldukları mertebe, Resulullah Aleyhisselâm tarafından muhtelif Hadis-i şerif'lerde belirtilmiştir.

Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:

"Şehidden başka cennete giren hiçbir kimse yoktur ki, dünyaya dönmeyi ve yeryüzündeki her şeyin kendisinin olmasını dilesin. Şehid ise gördüğü ikramdan dolayı dönmeyi ve on kere öldürülmeyi temenni eder." (Müslim: 1877)

Bu Hadis-i şerif, şehidliğin faziletini gösteren delillerin en büyüğüdür.

Bazı rivayetlerde belirtildiği üzere Allah-u Teâlâ: "Bir arzun var mı?" diye sorar. Şehidler hiçbir arzularının olmadığını, sadece yeryüzüne dönerek Allah yolunda tekrar şehid olmayı temenni ettiklerini belirtirler.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir başka Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Müslümanın aldığı her yara Allah yolundadır. Sonra kıyamet gününde bu yara, vurulduğu günkü kılığında olacak, kan fışkıracaktır. Renk kan rengi, koku misk kokusudur." (Müslim: 1876)

Şehidin misk gibi güzel kokusu onun fazilet ve şerefini mahşer halkına duyurmak için yayılacaktır. Kanının ve cenazesinin yıkanmaması da bundandır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu mertebeyi her vesile ile beyan etmiş ve ümmet-i muhteremesini daima teşvik etmiştir.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:

"Muhammed'in nefsini kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, Allah yolunda savaşıp öldürülmeyi, sonra tekrar savaşıp öldürülmeyi, sonra tekrar savaşıp öldürülmeyi ne kadar isterdim." (Buhârî - Müslim: 1876)

Aslında savaşa ölmek için değil, düşman öldürmek, saldırı ve azgınlığı durdurmak için gidilir. Ölümden korkmaya gerek yoktur. Çünkü bu Allah-u Teâlâ'nın değişmeyen kanunudur.

Şehidlik kul hakkı dışında, bütün günahların bağışlanmasına vesiledir.

Ebu Katâde -radiyallahu anh- anlatıyor:

Bir kimse: "Yâ Resulellah! Ne buyurursun? Allah yolunda öldürüldüğüm takdirde bütün günahlarım affolur mu?" diye sordu.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

"Evet, ihlâsla sabrettiğin halde ileri gidip geri dönmeyerek Allah yolunda öldürülürsen!" buyurdu.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz sonra: "Nasıl dedin?" diye sordu.

O kimsenin, sorusunu aynen yenilemesi üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz sözlerini şöyle tamamladı:

"Evet, ihlâsla sabrettiğin halde, ileri gidip geri dönmeyerek Allah yolunda öldürülürsen! Yalnız borç müstesnâ. Zira bunu bana Cebrâil Aleyhisselâm söyledi." (Müslim: 1885)

Ancak denizlerde Allah yolunda savaşıp şehid düşenlerin diğer bütün günahlarıyla birlikte kul hakkından doğan günahları da bağışlanır, Allah-u Teâlâ hazine-i gaybından ihsan eder.

Mikdam -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Şehide, dökülen ilk kanı esnasında altı haslet verilir:

1. Günahları bağışlanır.

2. Cennetteki makamını görür.

3. Cennet hurisiyle evlendirilir.

4. (Kıyametin) büyük korkusuna karşı teminat verilir.

5. Kabir azabından emin kılınır.

6. İman elbisesi ile ziynetlendirilir." (Buhârî)

Şehidlik öyle büyük bir lütuftur ki, cennetin bütün yollarını açar ve hurilerin istikbale çıkmasını sağlar.

Rahmet meleklerinin refakatine sebep olur. Şehidin ruhunu yetmişbin melek elleri üzerinde yükseltir.

Ruhları bedenleri ile devamlı irtibat halindedir. Bu bakımdan bir çok şehidlerin bedenleri çürümez. Yalnız kendileriyle meşgul değil, aynı zamanda dünyadaki müminlerle de yakından ilgilidirler. Şehid düşecek olanları müjdelemekte ve hiçbir korku ve üzüntü görmeyeceklerini haber vermektedirler.

Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Amcam Enes bin Nadr -radiyallahu anh- Bedir savaşında uzakta bulunduğu için: "Yâ Resulellah! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta uzakta bulundum. Eğer Allah müşriklerle bir savaş daha nasip eder de beni bulundurursa neler yapacağımı elbet Allah görecektir!" demişti.

Uhud günü müslümanlar bozguna uğrayıp geri gidince amcam: "Allah'ım! Şu arkadaşlarımın çekilmesinden dolayı özür dilerim. Şu müşriklerin yaptıklarından da sana iltica eylerim." dedi. Sonra müşriklere doğru ilerledi. Bu sırada Sa'd bin Muaz -radiyallahu anh-e rastgeldi. Ona dönerek: "Ey Sa'd! Canım cennet istiyor. Babam Nadr'ın Rabb'ine yemin ederim ki ben cennetin kokusunu Uhud'da duyuyorum." dedi.

Savaştan sonra Sa'd bin Muaz -radiyallahu anh- Resulullah Aleyhisselâm'a gelerek: "Yâ Resulellah! Biz Enes bin Nadr'ın yaptığını yapamadık." dedi.

O şehid olmuş, teninde seksenden fazla ok, kılıç, süngü yarası bulunmuş, kolları kesilip parça parça edilmişti. Onu hiç kimse tanıyamadı da, kız kardeşi (halam) parmak ucundan ancak tanıyabildi.

Zannedersem şu Âyet-i kerime Enes bin Nadr ve benzerleri hakkında nâzil olmuştur:

"Müminler içinde öyle erler vardır ki, Allah'a vermiş oldukları ahde sadâkat gösterirler. Onlardan kimi bu uğurda canını fedâ etti, kimi de bu şerefi beklemektedir.

Ahidlerini hiç değiştirmemişlerdir." (Ahzâb: 23)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir mesele ile ilgili olarak onun hakkında:

"Allah'ın kullarından öylesi var ki, şöyle olacak diye yemin etse muhakkak Allah onun yeminini yerine getirir." buyurmuştu. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1186)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şehitler için hazırlanan üstün nimetleri anlatırken gördüğü bir rüyayı şöyle haber vermiştir:

"Bu gece iki adam gelerek beni bir ağaca yükselttiler. Derken bir saraya soktular. Ondan daha güzel, daha üstün bir bina görmüş değilim. Sonra bana dediler ki: Bu gördüğünüz saray, şehidlerin konağıdır." (Buhârî)

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-, Numan bin Mukarrin -radiyallahu anh- kumandasında bir orduyu İran'ın fethine yollamıştı. Ordu İran içlerinde ilerledikleri zaman, Nehavend civarında kırk bin kişilik İran ordusuyla karşılaştılar. Başlarındaki bölge valisi müslümanlardan bir elçi istedi. Elçi olarak Muğire bin Şûbe -radiyallahu anh- uygun görüldü.

Vali tercüman vasıtasıyla: "Siz Araplar en çok açlık çeken, her çeşit hayırdan en uzak olan kimselersiniz. Size yine açlık ve yokluk uğradı da onun için geldi iseniz, size yiyecek yardımı yapalım da dönün!" gibi küçük düşürücü bazı sözler sarfetti.

Muğire bin Şûbe -radiyallahu anh- İslâm adına şu sözleri söyledi:

"Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-, Rabb'imizin risaletini getirmiştir. Bir de bize bildirdi ki, bizden kim öldürülürse cennetlik olacaktır. Bu sebeple biz ölümü, sizin hayatı sevdiğinizden daha çok seviyoruz." (Buhârî, Cizye 1)

Ashab-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazeratı sadece ve sadece rızâ-i Bâri'yi düşünüyorlar, Allah-u Teâlâ'nın vâdettiği uhrevî makamlara bir an önce kavuşmak istiyorlardı.

Meselâ Enes bin Nadr -radiyallahu anh-: "Ben cennetin kokusunu duyuyorum." diyerek savaşa katılmıştı. Bazıları elindeki hurmaları atıp ölünceye kadar çarpışmıştı. Amr bir Cemuh -radiyallahu anh- gibi bazıları savaşa giderken: "Allah'ım! Beni artık âileme döndürme!" diye duâ etmişti. Sâbit bin Vakş -radiyallahu anh- gibi bazıları yaşlı oldukları için Resulullah Aleyhisselâm tarafından şehirde bırakıldıkları halde, şehid olmak ümidiyle habersizce katılmışlardı.

Ashab-ı kiram'dan bir çok şehid vardır.

Bir zat Resulullah Aleyhisselâm'a gelerek: "Yâ Resulellah! Şehid dışında kalan müminler niye kabirde imtihan edilirler?" diye sordu.

Resulullah Aleyhisselâm şu cevabı verdi:

"Şehidin ölüm anında tepesinin üstünde kılıç parıltısını hissetmesi imtihan olarak ona kâfidir." (Nesâî, Cenâiz: 112)

Câbir -radiyallahu anh- der ki:

Babam Abdullah'ın Uhud savaşında şehid edildiğinde ağlayarak üzerindeki elbisesini çıkarıyordum, beni ağlamaktan men ediyorlardı. Halbuki Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- men etmiyordu. Halam Fâtıma da ağlamaya başladı.

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:

"Ona ağlasan da ağlamasan da siz şehidi kaldırıncaya kadar melekler onu kanatlarıyla gölgelendirdiler." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 621)

Şehidliğin bir çok mertebeleri vardır. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz savaş meydanında öldürülen üç kimsenin erişeceği sonucu bir Hadis-i şerif'lerinde beyan buyurmuşlardır:

"Savaşta öldürülenler üç kısma ayrılır:

Biri, mümin bir adam canı ve malı ile Allah yolunda cihadda bulunur, tâ ki düşman ile karşılaşır ve öldürülünceye kadar onlarla vuruşur. İşte bu, göğsü Hakk'a açılmıştır ki, cennettedir. Allah'ın Arş'ının altındadır. Peygamberler ancak peygamberlik derecesiyle ondan üstündürler.

İkincisi, günah ve hatalarından dolayı korku ve endişe içinde olan adamdır ki, düşman ile karşılaşır da öldürülünceye kadar savaşır. İşte bu durum temizleyicidir, onun günah ve hatalarını siler. Çünkü gerçekten kılıç, hataları çokça silendir. Cennete istediği kapıdan sokulur. Çünkü cennetin sekiz kapısı, cehennemin de yedi kapısı vardır. Cennet kapılarının biri diğerinden üstündür.

Üçüncüsü, münafık bir adamdır. O da malıyla cihad eder, tâ ki düşman ile karşılaşır ve öldürülünceye kadar Allah yolunda vuruşur. İşte bu cehennemdedir. Çünkü kılıç nifakı silmez." (Ahmed bin Hanbel)

Sehl bin Sa'd -radiyallahu anh-den rivayet edilmiştir:

Uhud'da müşriklere ok yağdıranların ilki Kuzman'dı, müslümanlar bozulup dağıldıkları zaman kılıcının kınını kırmış, müşriklerden bir kaç kişiyi yere sermişti. Kendisi de yaralandı.

Daha önceleri Kuzman'ın adı anıldıkça Resulullah Aleyhisselâm:

"Dikkat edin. O adam cehennemliktir!" buyururdu. (Müslim)

Derken Kuzman ağır şekilde yaralandı. Acısına dayanamayarak kılıcının kabzasını yere, sivri ucunu da iki memesinin arasına dayadı, sonra kılıcının üzerine yüklenerek intihar etti.

Durum Resulullah Aleyhisselâm'a intikal ettiğinde şöyle buyurdu:

"Bazen bir adam cehennemlik olduğu halde görünürde cennetlik bir kimsenin yaptığını yapar. Bazen de bir adam cennetlik olduğu halde insanların gözleri önünde cehennemlik bir kimsenin yaptığını yapar." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1609 - Müslim: 112)

Diğer bir rivayette Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hazret-i Bilâl -radiyallahu anh-e emir buyurmuş, o da cemaatin içinde şöyle seslenmiştir:

"Müslüman kişiden başka kimse cennete giremez. Elbette ki Allah bu dini fâcir bir adamla da destekler." (Müslim: 111)

Şehidlik mertebesi ayrıca şefaat makamına da vesile olur.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde:

"Her bir şehid, kendi hane halkından yetmiş kişi için şefaat etmeye yetkilidir." buyurmuştur. (Ebu Dâvud)

Şehidlik büyük bir nimettir. Bir insanın müslüman olarak yaşayıp şehid olarak vefat etmesi pek büyük bir saâdettir. Ancak şehidlik pek az kimseye nasip olduğu için, her müminin gönlünde böyle bir şuurun bulunması bile kâfidir.

Bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:

"Allah'dan şehid olmayı sadakatle isteyeni Allah yatağında bile ölse şehidlerin mertebesine ulaştırır." (Müslim: 1909)

• Allah yolunda şehid olanlar, yıkanmadan namazları kılınarak kanları ile kanlı elbiseleri ile gömülürler.

Ancak üzerlerindeki elbiselerden şapka, sarık, kuşak, kemer, zırh, pamuklu hırka gibi kefen olmaya yaramayan şeyler ve ayakkabılar çıkarılır. Ayrıca saat, yüzük, para gibi kıymetli eşya da alınır.

Üzerlerinde bulunan elbiselerden sünnete uygun kefenden yani üç kattan fazla olanları varsa soyulur, eksik kalanı olursa tamamlanır.

• Allah yolunda öldürülen şehidlerden, cünüp olan, mecnun olan veya büluğ çağına ermemiş bulunanlarla, öldürücü bir şekilde harp meydanında yaralandığı halde hemen ölmeyip tedavi için başka yere taşındıktan sonra veya konuştuktan, yiyip içtikten sonra, aklı başında olarak üzerinden bir namaz vakti geçmiş bulunan müslümanlar yıkanmadan gömülmezler.

Savaşta yaralanan mümin ölmeden önce dini bir vasiyette bulunursa yine yıkanmaz. Nitekim Uhud'da yaralanan Sa'd bin Rabi' -radiyallahu anh- vefatından önce Ensar'a:

"Gözünüzü açıp kapayacak kadar bir vakit ve güç bulduğunuz halde Resulullah öldürülürse Allah katında hiçbir mazeretiniz yoktur." diye vasiyette bulunmuş ve yıkanmadan defnedilmiştir.

• Şehidlerin elbisesinde necaset bulunduğu takdirde yıkanır, o halde defnedilmesi saygısızlık olur.

2. Hükmen Şehid Olanlar:

Bir de âhiret şehidleri vardır ki, bunlar ahiret hükmü bakımından şehid sayılırlar.

Allah yolunda şehid olanlarla diğer şehidler arasında fark vardır. Bunlar ahiret bakımından şehid olmakla beraber, dünya hükümleri bakımından şehid sayılmazlar. Haklarında şehid muamelesi yapılmaz. Ecelleriyle ölen müslümanlar gibi yıkanır, kefenlenir ve namazları kılındıktan sonra defnedilirler.

Umulur ki hükmî şehidler de hakiki şehidlerin mertebesine yakın olurlar. Zira Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunlara da şehid adını vermiştir.

Hadis-i şerif'lerinde buyurur ki:

"Zulmen kesici aletlerle öldürülen, tâun, binaların yıkılması, yırtıcı hayvanların yemesi, boğulma, ishal sebebiyle için kuruyup yanması, zâtülcenb hastalıkları, bunların hepsi şehid olarak ölmeye sebeb olur." (Buhârî)

"Gurbette vefat edenler şehiddir." (İbn-i Mâce)

"Humma ile vefat edenler şehiddir." (Münavî)

"Mazlum olarak haksız yere öldürülenlerin bütün günahları bağışlanır." (Nesâî)

"Malını korurken ölen şehiddir." (Buhârî)

Bu suretle ölenlerin şehid sayılması, çektikleri büyük elem ve acılara karşılık bir lütuf ve ihsandır.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: "İçinizden kimi şehid sayarsınız?" diye sordular. "Yâ Resulellah! Allah yolunda öldürülen şehiddir." dediler. "O zaman ümmetimin şehidleri gerçekten azdır." buyurdular. "Peki kimlerdir yâ Resulellah?" denildiğinde buyurdular ki:

"Allah yolunda öldürülen şehiddir. Allah yolunda ölen şehiddir. Tâundan ölen şehiddir. Karın ağrısından ölen şehiddir." (Müslim: 1915)

Bunun gibi elli kadar ahiret şehidi vardır ki, ihlâs derecelerine göre ahirette şehidlik sevabından nasiplerini alırlar.

Hadis-i şerif'te "Allah yolunda öldürülenler" ile "Allah yolunda ölenler" ayrı ayrı beyan edilmiştir. Zira öldürülenlerin içine cephede şehid olanlar girse de, kendisini Allah yoluna adamış, bu maksatla çalışırken şu veya bu şekilde ölenler girmez. Bu gibi kimseleri insanlar bilmese de Allah-u Teâlâ bilir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz "Allah yolunda ölenler"i şehid ilân etmekle, şehâdetin sahasını fevkalâde genişletmiş, düşmanla savaş hali olmadan bile, bu yüce mertebenin her hal ve şartlarda kazanılma imkânını her müslümanın önüne koymuş olmaktadır.

İrbâz bin Sâriye -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Şehidlerle yataklarında ölenler, tâundan ölenler hakkında Rabb'imize birbirlerini şikâyet ederler.

Şehidler:

'Onlar bizim kardeşlerimizdir, onlar da bizim gibi öldürüldüler!' derler.

Yataklarında ölenler de:

'Onlar bizim kardeşlerimizdir, bizim gibi öldüler!' derler.

Rabb'imiz onlara şöyle seslenir:

'Yaralarına bakın, öldürülenlerin yaralarına benziyorsalar onlardandırlar ve onlarla beraber olurlar!'

Bakılır ve onlardaki yaranın, öbürlerininki gibi olduğu görülür." (Nesâî, Cihad 36)

Diğer bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Ümmetimin şehidlerinin çoğu, başı yastıkta ölenlerdir. Savaş meydanında nice öldürülenler vardır ki, onların niyetini ancak Allah bilir." (Ahmed bin Hanbel)

Bir de dünya hükümleri bakımından şehid sayılmakla beraber ahirette şehid hükmünde olmayanlar vardır. Bunlar ise savaştan kaçarken öldürülen kimse veya ganimet malında hiyanet eden gazidir.

3. Aşk Şehidleri:

Aşk ile ölenler de şehiddirler.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse; işte onlar Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, sâlihlerle beraberdirler.

Onlar ne güzel birer arkadaştırlar." (Nisâ: 69)

Bu ilâhî beyanda peygamberlerden sonra sıddîkler anılmakta, şehidler ise daha sonra gelmektedir.

Onların rütbelerini ve mertebelerini yalnız Allah-u Teâlâ bilir.

Diğer bir Âyet-i kerime'de ise şöyle buyurulmaktadır:

"Allah'a ve peygamberlere iman edenler, işte onlar Rabb'leri katında sıddîklar ve şehidlerdir.

Onların mükâfatları ve nurları vardır." (Hadîd: 19)

Sıddîklar Hazret-i Allah'ı ve Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini tasdiklerine sâdık kalmada en ileri gidenlerdir. Şehidler ise Allah yolunda can veren mücahidlerdir. Birisi bir anda canını vermiş, diğeri ise bir ömür boyu gönlünü vermiştir.

Mükâfat ancak nur ile beraber olduğu zaman tamam olur. Onlar nurlar içinde haşrolunacaklardır. Onların payı bugünden takdir edilmiştir.

Şeyh Es'ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz bir şiirinde buyururlar ki:

"Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i ışk'ı gasl etmek,
Cesed âteş kefen âteş hem âb-ı hoş-güvâr âteş."





Signing of RasitTunca Original
By Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca
Alıntı


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi